alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2016 Cumartesi

BÖLÜM XI : Eski Örf, Âdet, İnançlar ve Milli Oyunlar






Doğu illerindeki halkın ve en çok Alevi aşiretlerin eskiden kalma âdetlerinden birisi, rumi birinci kânun ayında yapılan (kalkağan) türesidir. (1) Bu türe bugün bile unutulmamış, birçok bölgelerde oynanmaktadır. Kalkağan şenliği gecesinde köyün bütün delikanlı ve kızları bir ev boşaltarak burada el ele verip bar tutar, ve sabahlara kadar oynarlardı. Bu barda, varsa davul çalınır, yoksa delikanlılar türkü söyler oynanılırdı. Bar başlamadan önce bir oğlan, kadın elbisesini giyer, yüzünü kızıl ipekli bir peçe ile örterek güzel bir gelin gibi süslenir. Ayrı bir delikanlı da, başına kalın şal ve keçe parçalarını bağlar, kafasına keçeden bir külah geçirir külahın etrafını ot burmalarıyla sarar, ve bu burmadan beline bir kuşak bağlar, ve keçi kılından düzdüğü bir ak sakalı çenesine yapıştırır, bu adam genç bir kadınla evlenmiş, vahşi bir ihtiyara benzerlik yapar.


Bu komik ihtiyarın adı (Kalkağan) koca, ve genç bir gelin kıyafetine giren delikanlı da onun karısıdır. Kalkağan karısını arkasına takarak elinde müthiş bir sopa ile evleri dolaşır. Yolda yürürken kaba, kaba mırıldanarak ortalığı velveleye verir. Bütün köyün çapkın delikanlıları onun peşine sıralanıp gezerler. Genç kadın kocasından gönülsüz olduğu için arasıra gizliden yüzünü arkasında dolaşan delikanlılara çevirir, onlara işaret eder, kalkağan bu işareti görünce elindeki sopa le delikanlılara saldırır, onları sopalar, kaçırır, karısını hem sopa ile tehdit eder ve hem de kendisine hainlik yapmaması için yalvarır ve öper. Delikanlılar kalkağanın bu kılıbıklığını görünce kahkahayı savururlar. Kalkağan bundan öfkelenerek geri döner, delikanlıları kovalar. Genç gelin meydanda yalnız kalınca, delikanlının birisi onu kaçırmak için bir tarafa saklar. Kalkağan dönüp karısını bulamayınca, küplere biner, yaygarayı koparır. Elindeki sopa ile rastgele saldırır. Nihayet karısını bir gencin yanında bulunca ona sarılır, öper hiçbir şey olmamış gibi; gelini okşar kendisini kayıp ettiği için suç işlediğini ve bu suçunun affını diler, onu tekrar peşine takarak evleri dolaşır. Delikanlılar da yine kendisini takip eder dururlardı.


Kalkağan girdiği her evin sahibi karşısında dikilerek müthiş sesle selâm verir, ve hemen karısının elini tutarak oynar. Türlü maskaralıklar yapar. Bu oyunda delikanlıların genç işaret ettiklerini görünce oyunu bırakarak elindeki sopa ile bunlara saldırır ve öfkesinden ölmüş gibi ev sahibinin önünde yere serilir. Karısı kalkağanın başı ucunda ağlar, onu ayıltır. Ev sahibi kalkağana bahşiş olarak yağ, bulgur, un verir, kalkağan bu suretle topladığı bahşişleri yanındaki delikanlılara sırtlatıp, bar evine döner. Bu evde kazanlar kurulur, aşçılar işler, bütün köyün kız ve delikanlıları sabahlara kadar bar tutar ve şarkı söyler eğlenirlerdi.


Halk, milli âdetlerin ocağa gösterdiği saygıyı unutmamış, eski Türklerde olduğu gibi doğu illerinin bütün kabile ve boyları baba ocağına ve asırlarca önce şehit düşen atalar mezarlarına ve eski Türk bilginlerinin kurdukları ocaklara büyük bir saygı göstermiş, buralarda kurbanlar kesmiş ve ibadet etmişlerdir.


Âdetlerin en önemlisinden birisi de, ölülerin hayratıdır. Bütün köyler her yıl sonbaharda önceden ölmüşlerin hayratını verir. Bu hayrat için birkaç kurban kesilir, kazanlarla et, pilâv, helva pişirilerek bütün köy ve hattâ civar köylere okunarak dağıtılırdı. Bundan başka her köylü, Allah yolunda sadaka olarak birkaç kurban keser, etini bölerek, çiğ olarak komşulara taksim ederdi.


Doğu illerindeki halk ve en çok Aleviler; 17 rumi mart gününü yılbaşı ve bayram sayarlardı. Bunların inanlarına göre, o günü gecesinde herkes uykuda iken bütün dağlar, ağaçlar, nebat ve mahlukat Tanrıya secdeye iner. O gün herkesin yıllık rızk ve mukadderatı tâyin edilirdi. Bu maksatla her evin aile reisi akşamdan evindeki nüfusların adedine göre ufak taş toplar, bu taşları ev bacasının dış kısmında yere kordu. Her taşın hangi nüfusa ait olduğunu içinden belli eder, sabah bu taşlar yoklanırken hangisinin altına kırmızı böcek girmişse, o evin rızkı, o nüfusun yüzünden verilir, diye itikat edilirdi. 17 mart sabahı herkes, güzel giyinir, bayram yapar, bütün evlerde yemekler ve ziyafetler yapılır, köylüye ikram edilir ve yemeğin sonunda ölülerin ruhuna bir fatiha okunurdu.


İklimi havadar olan doğu illerinin köylerinde, eskiden pek az hastalık vardı. İç hastalıklarını bilen yok gibi idi. Sıtmalar iple bağlanırdı. Yalnız, otuz, kırk yılda, bir kere lekeli humma-tifus hastalığı salgın halinde köylere girer, insan kırımı başlardı. Halk bu hastalığın adını ve korunma çarelerini bilmez, buna (hal) hastalığı denirdi, bu hastalığın batın adamları tarafından aşılandığına ve hasta düşeceklerin adlarının batın adamları defterinde yazılı olduğuna ve halkın fermanı olmadıkça, hiçbir kimsenin bu deftere yazılmayacağına ve yazılanların sadaka ve Allaha yalvarışla kurtulacağına itikat edilirdi. Bunun için sağ bir adam hastadan kaçmaz, onun kaşığiyle yemek yer, hastanın terine girer ve hastayı türbe ve şehitlere götürür, bazan böylelerin hastalanmadıkları gibi, hastalar da, vardığı türbe ve ocaklarda iyileşir, halkın itikat ve inanları artar. Sadaka ve şükran kurbanları kesilir ve hiç kimse mikrobun adını bilmezdi.


Hal hastalığı sonbahar ve kış aylarında kendini gösterir, bu aylarda ölüm çoğalırdı. Yaz aylarının güzel kokulu havasında sıtmadan başka hastalık yoktu. Sıtma yüksek yerlerde değil, alçaklarda olurdu. Halk bu sebeple bahar ve yaz aylarını cennet, ve kışı cehennem diye vasıflandırırdı. Baş ağrısı ve sancı için bazı otlar kullanılırdı. Çıkık ve kırık için halktan çok iyi doktorlar yetişmiş, bunlar birçok âzası kırılan bir adamı ayağa kaldırabilirlerdi.


Hasta düşenleri görmeye gitmek ve beraber helva, bal, meyve götürmek, her komşu ve hattâ civar köylü için insani bir borç halini almıştı. Hastanın kuvvet bulması için yağlı yemekler ve helvalar yemeye zorlanırdı.


Ölüme karşı herkeste sonsuz bir saygı ve korku vardı. Azrailin dolaşarak iyi ruhları şefkatle ve kötüleri hışımla alacağına inanılırdı. Herkes bu hükme karşı boynunu büker durur, “ölüm Allahın emridir, bir gün doğan bir gün ölür” diye teselli bulurlardı. Yalnız insanı öldüren, telin ve tedip edilirdi. Çünkü adam öldüren hakkın binasını yıkmıştı.


Ölünün ayaklarının baş parmakları ve çenesi bağlanır, gözleri yumulurdu. Bütün halk ölünün etrafında toplanır, aile halkıyla birlikte ağlardı. Ölüyü yerde bırakmamak için çabuk gömmek ve mezar kazmaya gitmek herkesin borcu idi. Cenaze merasimine bütün köylü ve hattâ civar köyler katılır, bir cenaze alayı halinde mezar başına gidilirdi. Burada matem deyişi olan (suvare) söylenir, halk ağlatılırdı. Eğer ölü bir aile başı veya kabile reisi ise, herkes kara giyer, aylarca matem tutarlardı. Kabile reisinin cenaze alayına gelen diğer bir düşman kabilesi reisi, iyi karşılanır, ve hattâ iki kabile arasındaki düşmanlık kalkar, kanlar bile bağışlanırdı.


Cenaze alayı toplu olarak köye döner, ölünün komşuları tarafından konuklanırdı. Ölünün mezarı terk edilirken birer avuç toprak atılır, oraya götürülen odunlar geri getirilmezdi. Ölünün evinde birkaç gün yemek pişirilmez ve işe bakılmazdı. Ölünün ev halkı, komşuları ve dostları evvelâ ziyaret ve sonra davet edilerek teselli edilirlerdi: Taziyeye gelen civar dostlar ve komşular, ölü ev halkının elbiselerini yıkatır ve karalarını indirirlerdi.


Ölünün elbisesi fakirlere ve ölüyü yıkayan ve namazını kıldıran kimselere verilirdi. Her ölünü başında mutlaka yasin okunur ve gömüldükten sonra telkin verilirdi. Ölünün fesi, saçı vyahut başka bir asârı evde saklanır, bu eşyalar yılda bir kere ortaya dökülerek matem edilirdi. Eğer ölü düşman kabileler tarafından öldürülmüş, bir aşiret ağası veya sayılı bir yiğit ise, bütün kabile halkı yıllarca candan matem tutar, mevcudiyetini intikam uğrunda harcar, intikam alınmadıkça, karalar indirilmezdi. Kabile şairleri, bu acı olay için hazin türküler düzer, onları yanık yanık okuyarak halkı bu intikama teşvik ederlerdi.


Doğu illeri halkının atalarından kalma âdetlerin birisi de mezar kaldırma türesidir. Asya’da eski Türk ataları tarafından düzenlenen bu türe, Rumi haziranın üçüncü günü başlar. O gün ölünün mezarı başında köy ve civar köyler halkı, toplanır, gelen her aile söğüş, kapama, helva, peynir getirir, buraya gelen bütün delikanlı ve kızlar süslü elbiseler giyer. Mezarın başına deste çiçek koyarlardı. Hazin bir türe ile mezarın üstü sökülür, yapılmış taşlar dikilir, mezara iyi bir şekil verilirdi. Bundan sonra yasin okunur, dua edilirdi. Ve daha sonra ziyaretçilerin getirdikleri yemekler birkaç sofra ile yere konur, yemekler yenildikten sonra umumi bir fatiha ile törene son verilirdi. Mezar kaldırma töreninden sonra ölünün karısı veyahut kocası evlenebilirdi. Hiç evlenmeyen ve kocalarının hâtırasiyle yaşayan kadınlar da vardı. Kardeşin kardeş karısiyle evlenmesi içtimai bir borç sayılırdı.


Doğu illerinde Alevi halkında, karısını boşayan yoktu. Kocasını sevmeyen bir kadını hiç kimse kabul etmez, çünkü namus telâkki edilen bu dava ölümle sona erebilirdi. Başkasının karısına göz koymak pek azdı. Aleviliğin bu iş üzerinde çok tesiri vardı. Zina edenler, nikâhlı kadın kaçıranlar, ayin-ceme alınmaz, köylere sokulmaz, bu gibilerle yoldaşlık edilmezdi. İmam Cafer mezhebi üzerine kesilen nikâhta boşanmak yasaktı. İntihar Allaha karşı isyan sayıldığı için hiç kimse intihar edemezdi. Bazan zorla kaçırılan genç kızlar kendilerini iple asarak intihar etmişlerdi.


Lohusa kadınlara çok dikkatli bakılırdı. Kadın doğurur doğurmaz, oğlanın göbeği yeni bir bıçakla kesilirdi. Bıçak akar bir suda yıkanarak sargıya sarılır, oğlanın başı ucuna konulurdu. Kadının sancısını durdurmak için yere biz dikilirdi. Kadın gece beklenmezse, cin, peri ve kâbusların içeri dalarak, kadının ciğerlerini koparacaklarına inanılır, bu sebeple köyün kızları lohusa evinde toplanarak sabahlara kadar bar tutar, şarkı söyler, hastayı bekler ve eğlendirirlerdi.


Kadın yedinci günü çocuğunu beşiğe kor ve kırk gün kimseye göstermezdi. Bu kırk gün içinde lohusa evinde ateş, tuz, kap gibi şeyler dışarı verilmezdi. Erkek evlâdın kızdan büyük bir farkı vardı. Kız el-ateşi, oğlan baba-ocağı sayılırdı. Kızlara, evlenme çağına gelinceye kadar çok iyi bakılır ve iyi beslenirdi.


Kırkını bitirmeyen bir çocuk evde yalnız bırakılmazdı. Çocuğun başı altına bir miktar ekmek konur, yüzü örtülü bırakılırdı. Kırktan sonra çocuğa ad takılır ve kutlanırdı. Zayıf çocukların beline ve başına mavi boncuklar takılırdı. Gece sayıklayan çocuklara cin sataşmış diye başları altına hamail konur ve ip bağlanırdı. Çocuk bir yaşına gelinceye kadar saçları tırnakları kesilmezdi. Çocukları yaşamıyanların üzerinde cinlerin bulunduğuna hüküm edilir, böyleleri için kenarı Kur’an ayetleriyle yazılı tas indirilir, boy ölçüsü baba ve hocalar tarafından bağlanırdı. Yahur nefesi keskin erlere ve türbelere gidilerek teherrik alınırdı.


Büyümüş bir çocuğun vazifesi; babasının huzurunda konuşmamak, sigara içmemek, babasıyla sofraya oturmamak, köy içinde haylazlık, kumarbazlık gibi şeylerden kaçınmaktı. Çocuk akrabasından ve köy halkından büyüklere karşı terbiyeli davranır, onlara saygı gösterir, yalan söylemezdi. Çocuklara babaları yüz vermez, kızlarını terbiyeli ve oğlanları hem terbiyeli ve hem de her güçlüğe karşı koyabilecek metin birer delikanlı olarak yetiştirirlerdi. Bu halk arasında zührevi hastalıklardan eser yoktu.


Doğu halkının ve Alevi aşiretlerinin en eski âdetlerinden birisi de sünnet düğünleridir. Bunun tarikatta büyük bir önemi vardır. Çünkü Hazreti Peygamber, torunları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i sünnet ederek kirveliğe büyük bir kıymet vermişti. Kirvelerin aralarına imam kanı girer, kirveye hıyanet yapılmaz, çocuğunu sünnet eden kimse ona; sevdiği ve beğendiği bir kimseyi kirve eder, kirvesini merasimle evine davet ettikten sonra komşularını ve dostlarını bir davetiye (mum) ile toplar, düğün evinde ve köy meydanında davullar çalınır, atlılar cirit oynar, kadın erkek bar tutar, şenlik yaparlardı. Akşam bar için bir ev boşaltılır. Davetliler ve köy halkı sabahlara kadar burada davul çaldırır ve oynarlardı. Konaklarda sazlar çalınır, eğlenilirdi.


Ertesi günü çocuklar kirvenin kucağında oturtulur, sünnet edilirdi. Sünnet arasında kirve çocuğa getirdiği elbiseleri, parayı verir, sünnet yapıldıktan sonra çocuğun babası bu hediyelerin iki katını kirveye verir, mecliste bulunanlara da ayrı ayrı hediyeler verirdi. Bundan sonra şerbetler dağıtılır, meydanda birkaç kilim serilerek et, pilav, helva, hoşaf kaplarından büyük bir sofra kurulur, bütün davetliler ve halk yemek yer, meydanda cirit ve milli oyunlar oynanarak törene son verilir, herkes izin alarak evine giderdi.


Sünnet evinin köylüsü ve akrabası çocuğun babasına yardım eder, misafirleri konuklardı. Bazan kirvelik birbirinden adam öldüren iki aile veya aşiret arasında olur, kirveliğin hürmetine kanlar bağışlanırdı. Bu şekil kirveliğin önemi artar, düğün evine yüzlerce atlı yığılır, tören bir hafta sürer, böyle bir kirvelikte yüzlerce sarı altın harcanır, büyük masraflar yapılırdı.


Doğu illerinin bütün kabile ve boylarından düğün türeleri en başta gelir. Halk ötedenberi serbest bir şekilde biribirinden sakınmadıkları için bir delikanlı istediği zaman bir kızı görebilir ve evlenebilirdi.


Oğlan kızı gördükten sonra yakın bir sırdaşiyle annesine haber gönderir, annesi bu işi babasına duyururdu. Baba ilk önce yakın akrabasına ve dostuna danışarak işe başlar, ya kendisi veyahut hatırı sayılan bir adamını kızın babasına gönderir, kızın babası; annesi vasitasiyle kızı yokklar, rızası varsa oğlan babasına söz verirdi.


Oğlanın babası bu sözden sonra akraba ve köylüsünü toplıyarak kızı istemeye gider, kız evinde büyük bir cemaat toplanırdı. Meclisin bir diyeceği olmadığını söylerdi. Ve sonra kalınığ-başlığını iki kat olarak ister, bunun bir mislini meclisin hatıraına bağışlari başlığı keseri meclis diz üstüne gelip Allahın emri der seslenirdi. Kızın babası başlığından bir miktarını Allah emri için bağışlar, dua okunur, meclis ayağa kalkıp öpüşür, şerbet içilir, törene son verilirdi. Köy delikanlıları bar tutardı.


Kız istenildikten birkaç ay sonra oğlan kızı görmeye gider, ikinci bir nişan takardı. Oğlan, kız evinde üç gün konuklanır, kız evine getirdiği hediyeleri verirdi. Oğlan evine döneceği gün kayınbabası ona, ve beraber geldiği atlılara birer hediye verirdi. Oğlanın hediyesi bir at veyahut bir tüfekti.


Kız isteme dışında olarak, kız kaçırma suretiyle evlenenler de pek çoktur. Bu işte ilk önce kız, oğlan birbirini görür, beğenir, ondan sonra oğlan bir gece içinde kızı kaçırır, akrabasından veyahut hatırı sayılan bir adamın evine götürürdü. Ev sahibi iki gün içinde etrafını dinler, kızdan gönüllü olduğunu sorar, nikahlarını kıyardı. Gerdek gecesi ev sahibi et, pilav dağıtır, düğün yaptırırdı. Ev sahibi düğünü yaptıktan sonra, oğlanın babasiyle görüşür, bir alay atlıyla kızın babasına giderlerdi. Kızın babası önce kızar, öfkelenir, sert yüz gösterir, fakat oğlan tarafı bunlara katlanır, yalvarır, kızın babasının gönlünü alır, istediği başlığı verir barışırdı.


Eğer bu kaçırma başkasını zarara sokmuş, veyahut ayrı bir kabileyi ilgilendirmişse ve kız nişanlı ise, o zaman iş değişir, bazan bu yüzden iki kabile veya köy birbirine girer, ortada kanlar dökülürdü. Akranıyla kaçmıyan bir kız affedilmez, hatta hizmetçisiyle kaçan bir ağa kızı, oğlanla birlikte öldürülürdü.


Kız istenilip nişanlı tarafından görüldükten sonra kız ve oğlan babaları görüşerek gelin getirme günü tayin ederler. Bu süre en çok bir yıl veya altı aydır. Düğünler sonbaharda yapılır, çiftçi bu mevsimde işlerini toplamış altına bakmış, durumunu düzeltmiştir.


Düğün günleri yaklaşınca oğlanın babası civar köylere (mum) denilen birer elma veya şeker parçası evlere göndererek, halkı düğüne davet eder. Bu suretle çağrılan bölgenin bütün atlıları düğün köyüne gelir, konaklara yerleşirler. Düğüncüler, arasında hatırı sayılır ağalar ve zenginler de bulunur, bunların hizmetçileri beraber gelir, ayrıca düğüne piyade köylü de gelir, bunlar bar tutar, düğün alayı ile kızın köyüne gitmez kız gelinceye kadar güveyi eğlendirirlerdi. Oğlanı giyindirir ve eline kına yakarlardı.


Düğün alayı oğlanın köyünde toplanır, babası kendi evinden veya akrabalarında düğün alayla gitmek için iki genç gelin hazırlar, bunlara (berbü) namı verilirdi. Berbüler gelini getirmek için düğün alayıyla giderlerdi.


Düğün alayı ve berbüler binerken, düğün alayı yolda cirit oynar, türkü söyler, kızın köyüne gidilirdi. Bazan kız tarafından atlıları düğün alayını bir saatlik yoldan karşılar “hilât” verilmezse külâh kaçırırlardı. Düğün alayı köye gidince düğünün başı ve berbüler kızın evine iner, diğer atlılar köye dağılır, köylü bunları gayet iyi karşılardı. Kız tarafı o akşam bar için bir ev boşaltır, kız tarafının bütün kız ve delikanlıları ve düğün alayı bu evde sabahlara kadar bar tutar ve davul çaldırırlardı. Ve her gün sabah akşam köyün meydanında cirit oynanılırdı.


Bar evinde kız tarafı maskaralık olsun, (eşek) ister, düğüncülerden gözlerine kestirdikleri birisini eşek diye gösterirlerdi. Bu hadise bazan gülüşmeler ve bazan kavgalarla biterdi. Ciritten sonra her iki tarafın en iyi atları koşuya gider, hangi at çıkarsa o taraf şöhret kazanırdı. Düğünlerde bazan her iki taraf delikanlıları güreşir, ağır taş atar, mania atlar, ve meclislerde şairlerini imtihan ederlerdi.


Kızın babası bir taraftan düğüncüleri idare eder, diğer taraftan kızın hazırlığiyle uğraşırdı, kızın çıkacağı sabahın akşamı, bütün köyün kız ve gelinleri, kızın odasına girer ellerine kına yakar, bar tutar ve türkü çağırırlardı. Berbüler; kızın el ve ayaklarına, ve düğün alayı atlılarının ellerine kına yakar, herkes kına hediyesi diye gelinin sandığına bir miktar para bırakır, bu paralar berbüler tarafından toplanarak kıza teslim edilirdi. Kızın kardeşi öz eliyle kızın kuşağını bağlarken berbüler ona münasip bir hediye verirlerdi. Kız bütün gün ve gece ipekli perdeler arkasında berbülerin yanında oturur ve kimseye görünmezdi.


Kızın evden çıkacağı sabah, babası kazanlar dolusu, koyun ve kuzu eti, pirinç pilavı, helva ve hoşaflar, yoğurt ve peynirleri meydanda birkaç kilim üzerine düzer, bütün düğün alayı ve köylü saf saf bu sofraya oturur, yemek yer , ayrıca bütün evlere kaplarla yemek gönderilirdi.


Yemekten sonra bütün düğün alayı atlara binerek kızın kapısına gelir. Evvela gelini, sonra berbüleri bindirerek türkü ve silah sesleri arasında yola çıkarlar, kızın kardeşi veya akrabası birkaç atlı ile bunları bir saatlik yolda uğurlar, bunlar hilatları verilerek geri çevrilirdi.


Düğün alayı oğlanın köyüne yaklaşınca: atına güvenen bir delikanlı, cihazın yastığını köye doğru kaçırırdı. Düğün alayında bir kafile atlı, bunu takip eder, yetişirlerse yastığı bir başkası alır köye gider, yetişmezlerse, atlı yastığı kurtarmış ve köye gitmiştir. Güvey bu atlıya bir hediye verir, at nam kazanır. Güvey düğünün köye yaklaştığını anlayınca, komşulardan birisinin evine gider, bir sürü delikanlı etrafında toplanır, onu “elma atma” töreninden savunmak için ellerine birer sopa alırlardı.


Düğün alayı oğlanın evi kapısında atbaşı eder. Oğlan sağdıç ve delikanlılar girdikleri evden çıkar, düğün evinin siviğine gelirler. Oğlan ve sağdıç (ağızları mendillerle örtülü olarak) ellerindeki elma ve yemişleri siviğin önünde at üzerinde duran gelinin başına saçar, çocuklar bu yemişleri toplar, onlar da evvelce oturdukları eve doğru kaçarlar. Düğün evinin kapısında bir alkış tufanı kopar, kayın atası gelinin hilâtını vererek attan indirir, berbüler gelinin ayakları önünde desti kırar, onu alıp içeriye perdelerin arkasına götürürlerdi.


Gelin istirahat dalar, güvey bulunduğu evde, arkadaşlarıyla vakit geçirir, düğün alayı inmeden meydana girip cirit oynar. Akşam yemeğinden sonra bütün düğüncüler bir evde toplanarak çaldırır ve bar tutarlardı. Güneş doğarken oğlanın evinde et, pilav ve helva kazanları ortaya çekilir, iyi bir salon veya damda büyük bir sofra kurularak yemekler yenir, yemekten sonra gelinin cihazı açılır, geline ait eşyalar kendisine gönderilir. Çorap, heybe, çamaşır ve at çulu gibi şeyler, düğün atlılarına ve köy halkından münasip olanlara dağıtılırdı. Cihaz fazla olursa, kızın babasının kıymeti yükselirdi. Düğüne davet edilenler, hallerine göre düğün evine koyun, yağ, bulgur gibi şeyleri beraber getirirlerdi. Böylelerine at çulu ve çamaşır verilirdi. Hediyenin en ağırı düğün alayı başına verilirdi. Ve düğün alayı dağılırdı.


Gelin perde arkasına geldikten sonra berbüler ellerine “çeres” sinisini alarak güveyi görmeğe gidip kızın yanına getirirlerdi. Güvey gelin odasına girince gelin onu karşılar ellerini birbirlerine takar görüşürlerdi. Sağdıç kapıda nöbet bekler, gelin güvey murat alınca sağdıç, beş el silah atar, içeride bar tutan kızlar gülerek barı terk edip evlerine giderlerdi. Gerdeğin sabahı, oğlanın annesi büyük bir sofra kor, köyün bütün kâmil kadınlarını davet eder, kızın bekâretini temiz bir bez içinde kadınlara gösterip, kızın namuslu olduğunu ispat ederdi. Bekâreti kadınlara gösterilmeyen kızın kızlığından şüphelenir, bozulan bir kız ertesi gün babasının evine geri çevrilirdi. Eğer erkek kılıbık ise, veyahut kızın geri gitmesinde mühim, ve güç bir iş doğarsa, buna göz yumulsa dahi, o gelin bütün hayatında karanları ve halk arasında namussuz olarak sayılır, kocası sırası geldikçe onu zehirler ve öldürürdü. Böyle bir kadın öldürülmezse dahi, ebediyen kocası, annesi, babası ve öz akrabaları yanında gözden düşerdi, fakat bu hadise ancak binde bir ya olur veyahut olmadı.


Bir gelin yaşlı kadın ve erkeklerle kocasının babası ve ağabeyesi ile konuşmaz ve onlara yüzünü göstermezdi. O ilk gün oğlan evine gelince kayın annesiyle konuşur, bir evlat gibi ona sokulur, onun hizmetinde kusur işlemezdi. Gelinin babası ve komşuları onu ziyarete gelince, gelin kendisinden büyüklere yüzünü göstermez ve onlarla konuşmazdı. Onların hal hatır sormalarına karşı, elini göğsüne basarak saygıyla eğilir ve getirdikleri hediyeleri alır kabul ederdi. Bazan da kayın annesi geline tercüman olur, söylediklerini ziyaretçilere anlatırdı. Gelen ziyaretçiler gelinin genç akrabaları, dostları ve çağdaşları ise, gelin bunları tatlı yüzle karşılar, kendileriyle konuşur ve yanlarında otururdu. Gelin bunların hediyelerini bir kardeş gözüyle kabul eder ve kendilerine karşılık olarak, çorap, mendil ve sarma gibi hediyeler verirdi. Gelin huysuz tanıdığı bir akraba veyahut dost delikanlı ile konuşur, hediye alır, verir, fakat yanında oturmaz ve yüzünü göstermezdi. Gelin evde kendisinden büyük olanların yanında çocuğunu kucağına almaz ve ilk çocuğunu doğuruncaya kadar başka birisinin kız çocuğunu kucağına almazdı.



Milli inanlara gelince: 

Doğu illerindeki boy ve kabileler ayrı ayrı birçok inanlara kapılmışlardı: bunlardan bazıları; güneş doğarken, selavat verir ve omuzunu öperlerdi. Ay ve güneş karşısında dua ve ibadet edilirdi. Bilhassa Aleviler ay Ali’nin, güneş Muhammed’in nurudur derlerdi. Ay ve güneşin, yıldızların ve eşref saatinin insanlar ve insan hayatı üzerindeki tesirine herkes inanırdı. Husuf, küsuf hâdiselerini bir gazabi-ilahi telâkki eder, böyle hallerde kurban keser, ve sadaka dağıtırlardı.


Yüce dağların uçlarına, asırlık ağaçlarla, şehitlere, bir yerden akan sayısız pınarlara saygı gösterilir, bunlara gerçekler ve erenler durağı denilirdi. İyi adamların Tanrı timsali ve kötülerin şeytan misali olduğuna inanılır ve insanları yoldan çıkaran şeytana her konuşmada lanet söylenirdi.


Halk her türlü hastalık ve ağrının Tanrı buyruğuyla gezen batın erenleri tarafından aşılandığına, ölen ve kurtulan kimselerin adlarının batin erleri defterinde yazılı olduğuna inanırdı. Her hastanın başı ucunda bir batin erinin beklediğine hüküm edilirdi. Halkın en çok korktukların hepsine birden hal denirdi. Sayıklayan hastanın “hal” adamlariyle konuştuklarına inanılırdı. Hal bütün hastalıkların en ağırı ve kötü-dert dedikleri (cüzzam illeti) de hastalıkların en kötüsü ve korkuncu idi. Bu illete yakalananın evine gidilmez, yanına oturulmaz, elini sürdüğü yemek ve eşya parçasına hiç kimse dokunmazdı. Cüzzam illeti, Allahın şifası mümkün olmıyan bir kahrı idi. Böyle bir hasta için hiçbir ümit beslenmez ve doktora götürülmez evinde düşünür ölümü beklerdi. Diğer hastalıklarda hiç kimse birbirinden kaçmaz, sakınmaz, hasta ile beraber yatırılır, kaşığından yemek yenir, adı gayp defterinde yazılı olmadıkça hiçbir hastalığa yakalanmazdı.


Çor, veba gibi esrarlı hastalıklardan pek fazla korkulurdu. Birisine beddua edilirse, çor, kötü-dert, yanıkara diye söylenirdi. Bu kelimeler bazan ağır yemin ve şartlarda kullanılırdı. Bunlardan başka bir de cin ve periye inanılır, saralı insanlara cinlerin musallat olduğuna hüküm edilirdi. Halkın itikadına göre, bir cin veya peri güzel bir gelini ve bir peri kızını, genç bir delikanlıyı sevdiği için ona sataşıyordu. Bunlar cin veya peri ile uyuşmadıkları için, bunlar tarafından boğazları sıkılarak köpükler içinde kalıyorlardı. Böylelerini hocalara götürüp daire indirir. Kur’anın âyetleri yazılmış tunç taslar indirilir, boy ölçüleri bağlanır ve bazan isabet hasıl olur, bu yüzden halkın inanışı kuvvetlenirdi.


Halk günlerin iyi ve kötüsüne inanır ve bu sebeple bazan önemli işlerini tehire uğratırlardı. Salı günü ağır ve saygılı idi bu günde önemli işler yapılmaz ve sefere çıkılmazdı. Cumartesi meşumdu, bugün düğünlere gidilmezdi. Pazartesi ve Perşembe günleri çok uğurlu ve hayırlı sayılırdı. Cuma günleri rahmet, hayır ve ihsan günleriydi. Bütün hayrat Perşembe ve Cuma akşamları verilirdi. Dualar ibadetler hep Cuma gecesi yapılırdı. Bu gecede hayır meleklerinin göklerden ineceğine ve zikr yerinde hazır bulunacaklarına itikat edilir, bu sebeple Cuma geceleri evlerin  bütün köşe bucakları süpürülür, mumlar yakılırdır. İbadetler, gerdekler, Cuma gecesi yapılır, köşe bucakta süprütü bırakılmaz, soğan ve sarımsak yenilmezdi. Pazar günleri alışveriş için iyi sayılırdı. Çarşamba günü tohum atılır, binalara başlanırdı.


Doğu illerindeki Sünni halk tavşanı sever ve yerlerdi. Tilki eti Şafilerde helâldi. Buna mukabil Aleviler tavşandan fazla iğrenir, tavşan yolda uğura çıkınca dönerlerdi. Tilki ve kurt uğura çıkarsa, hayırlı sayılırdı. Tilkiye dokunulmaz ve avlanmazdı. Kuşların en meşumu baykuş, en müfsidi keklik ve en hayırlısı turna idi. Kırlangıç mukaddesti, hudhut hayır bekçisi sayılırdı. Turnada İmam Ali’nin sesi vardı. Geyik Peygamberin sevdiği bir hayvandı, bunlar avlanmaz ve öldürülmezdi. Güvercin mübarek bir hayvan sayılır, fakat evlerde saklansa uğursuz sayılırdı. Horoz sabahı haber veren hayrın elçisi idi. Fakat tavuk horoz gibi öterse derhal kellesi kesilirdi. Hayvanların en melunu domuzdu. Ayı, merdut ve habisti. Peygamber çağında sadaka vermiyen bir Yahudi ayı olarak dağa çıkmıştı. Koyun mübarek, koç kurban ve at kardeş ve murattı. At ile savaş kazanılır, düşman kovalanır, at ile dar günde kaçıp kurtulunur. At ile bir sevgili kız kaçırılır, at ile darda kalanların imdanına gidilir. Darda kalanların canına yeten Bozatlı Hızırdır denilirdi.


Zor işlerde doru ata güvenilir,demirkır atlar mübarek ve süslü sayılır, al at hünersiz, kula meşum yağız huysuzdu. Bir atlı ile bir yayanın saygısı arasında çok fark gözetilirdi. Her yıl birçok atlar koşuya gönderilir, bunlardan birinci gelene herkes bir sevgi ve saygı gösterirdi. At sahibi ayrıca bir şeref kazanırdı. İyi bir at, bir koyun bir kabilenin yüzünü ağartırdı. Halk baytarları, atları çok güzel tanıyor, her atın ne kadar mesafe gideceğini biliyorlardı. Bu baytarlar, çöpleme, salım, şecere, su inme, beğe, sancı, bürün ve göz gelmeleri, kurbağa ve domuzbaşı gibi hastalıkları ot ilaçları ve dağlarla tedavi ederlerdi.


Kurban bayramında koyun kesmek, aşure aşını vermek büyük bir hayır sayılırdı. Kanun aylarında bozatlı hızıra ve muharremde imamlara, oruç tutulurdu. Üçler, beşler, yediler, kırklara manevi bir sevgi ve saygı gösterilir, gayip erenlerin her yerde hazır olduğuna itikat edilirdi. “Hızır cuması” kurban kesilir, ibadet edilir ve delikanlılar o gece su içmez, rüyada hangi kızın elinden su içerlerse, onunla evleneceğine inanılırdı. Bazı delikanlı veya kızlar o gecenin sabahında karların üzerine bir parça ekmek korlardı. Karga o ekmeği hangi tarafa götürürse, o köyden evleneceklerine inanırlardı.


Milli oyunlara gelince: doğu illeri halkının en eski oyunlarından birisi cirit oyunudur. Herkes eylülden sonra atını bağlayıp arpasını bol verir ve idman ederdi. Düğünlerde geniş meydanlarda karşı karşıya ellişer ve daha fazla atlı seçilir,cirit oynarlardı. Her iki alay atlı arasında yüz metreye yakın boş bir saha bırakılır, saflardan ayrılan bir atlı, bu boş sahanın ortasına gelerek karşıdaki alaya cirit atar ve geri dönerdi. Karşıki alaydan çıkan bir atlı, bu atlıyı kovalar, ciriti ya ona veyahut onun arkadaşlarından birisine atar, bazan isabet ettirirdi. Bu suretle başlıyan cirit oyunu ortadaki hududu geçmemek üzere saatlerce sürer, en son her iki alaydan seçilen iyi atlar bin metrelik bir koşuya gider ve merasime son verilirdi.


Sonbahar aylarında köy delikanlıları çal oyunu oynarlardı. “Çal” oyununda üç ayaklı, otuz santim yükseklikte bir ağaç dikilir, buna korucu denilir, bir nöbetçi sıra ile tutulur, köyün delikanlıları yirmi metreden çalasopa atarlardı. Atılan sopalar isabet etmezse, hep korucunun önüne gider, hiç kimse sopasını almağa gitmezdi, bunlardan birisi isabet ettirirse, delikanlılar hep birden koşup sopalarını almağa başlar, bu sırada korucu el çabukluğu yapar, çalı diker ve elindeki uzun ağaçla bu delikanlıların birisini vurursa, o delikanlı korucu yerine girer, korucu yakasını siler sopa atanlara karışırdı.


Köylerde bir de gelin oyunu vardı. Bu oyunla karşı karşıya üçer taş dikilir, delikanlılar ikiye ayrılarak bu taşlara nişan atarlardı. Hangi taraf tez taşlarını devirirse öteki tarafa binerdi. Bundan sonra delikanlı güreşleri başlar, buna bütün köy katılır, hasmını sırt üstü indiren alkışlanır ve sevilirdi.


Köy delikanlıları eskiden askerlik oyununu oyar, ağaçtan ata biner ve ağaçtan kılıç ve tüfek kuşanırlar ve iki parti olarak dövüşürlerdi. Partinin birisi leventler, ötekisi askerlerdi. Bunlar saatlerce çarpışır, yorulunca dururlardı.


Doğu illerinin hemen bütün kesimlerinde eskiden çir oyunu oynanırdı. Pek eski adetlerden oluğu anlaşılan bu oyun, muntazam bir spordu. Bu oyun kar yağınca başlar, geniş bir meydanın altına ağaçtan bir hedef konulurdu. Köyün delikanlıları ikiye ayrılarak karşı karşıya geçerdi. Yukarıya geçen takım aşağıda bulunan takımın önünden koşup hedefe varacaktı, fakat aşağıdaki takım, bunların önüne geçip hedefe varmadan herkes hasmına hafif bir tekme ile işaret edecek, yine bunları geri döndürecekti. Eğer aşağıdaki takımdan birisi koşu ile hasmını tutmaz, hedefe varmasına yol vermişse bu defa aşağıdaki takım yukarıya geçer, öteki taraftan tekme yerdi. Bu şekilde başlayan oyun saatlerce sürer, oyuncular ter altında kalır. Bazı meşhur oyuncular hasımlarının kafaları üstünden aşarak hedefe varırlardı. İzzetinefis davası olan bu oyuna bütün köylü, halkın eşraf ve ileri gelenleri temaşaya gelir, bunlar oyuncuları idare ederlerdi. Bu oyun seferberlikten sonra yazık ki, terk edilmiş bulundu.


Doğunun birçok kesimlerinde kar yağınca, köy atlıları birleşerek kurt avına giderlerdi. Bu atlılar kurt sürülerini önlerine katar, akşama kadar kar içinde kovalar, kurt yorulunca ağzını açar, atlı inip kurdun ağzına soktuğu bir sopa ile ağzını bağlayarak köye getirirdi. Ve köyde köpeklere gösterilerek oynatılırdı. Korkak köpekler kurdu görünce yaygarayı koparır, kaçar ve ciğerli köpekler hazır bağlı olan kurdun üzerine atılır, hayli bir boğuşma sonunda kurdu boğardı. Sonbahar aylarında silahla ayı avı yapılır ve kurşunla vurulurdu. Bazen ayı yaralı olduğu sırada atlılara saldırır; pençesine geçirdiklerini yırtar ve parçalardı. Bunun için ihtiyatla hareket edilir, bilhassa yaralı ayı üzerine varılmazdı.


Yaz ve sonbahar aylarında keklik, bıldırcın avına giden bazı avcılar da vardı. Ördeğe fazla itibar edilmez, sonbaharda bazı bölgelerde toy kuşu avlayanlar vardı. Geyiğe, turnaya kurşun atılmazdı. Bazı kesimlerde sansar avı yapılır, küçük köpeklerle bu hayvan ininden çıkarılarak derisi ağır fiata satılırdı.






(1) Besim Atalay, Bektaşilik edebiyatı adlı eserinde; Kalmok Türklerinin en büyük bayramlarından birisi bu aydadır diyor.











28 Kasım 2015 Cumartesi

Bölüm X : Doğu İlleri ve Varto Alevilerinde Eski Tarikat Türeleri







Şorik köyünde bulunan tarihi secereden anlaşıldığına göre, Varto’daki Hormek, Lolan alevileri, Hacı Bektaşi Veli’nin zuhurundan önce Horasan ve Nişabur’da kurulan Alevilik ve tasavvuf tarikatına girip Erzincan bölgesine gelmişler ve 628-1212 tarihinde Selçuk Sultanı Alâettin-Keykubat tarafından rehberliği tasdik edilen Derviş Beyaz’la Baba-Mansur ailelerine çırak hakkına bağlanmışlardır. O çağda Aleviliği kabul eden bu halk 680-1264 tarihinde Hacı Bektaş’ın kurduğu Bektaşiliğin türelerini olduğu gibi tarikatlarıne karıştırmışlardır.


Bu halk dahi Anadolu’daki Alevi-Bektaşiler gibi ibadetlerini Türkçe yapmış, âyin-cem meydanlarında öz Türkçe, nefes, koşma, deyiş ve gül-benklerini bu tarikat içinde bir inan haline getirmiş, meselâ Palas Kalmukları’ndan kalan tenâsüh faslına inanmışlardır.


Bu inana göre: İnsanlar imtihan ve seyran için ervah âleminden bu dünyaya gelir, bu fânide; her türlü bekasız ve aldatıcı eşyadan ve kötülükten ve nefsin mekrinden sakınarak, ve bir mürşidi-kâmilin eteğinden tutarak kendi nefislerini karanlıktan kurtarırlarsa ve benliklerini atarak Tanrıya öz yüreklerinde görürlerse, böyleleri ölmez. Don Değişir.


Çünkü, onlar sağlığında ölmüşler, âşık, maşukla birleşip hakkı özlerinde görmüşler, onların batın gözleri açıktır, her an Cemali İlâhi’yi görürler. Onlar halkla birleşmiş ve kendilerini unutmuşlardır. Böylece bir can dünyadan göçeceği gün, gözlerini kapar ölümü taklit eder, uyur. Ruh, fâni olan cesedi terk ederek ayrı bir ceset ve canla mahlukun gözlerinden kayıp olup batına geçer, bir anda yıldızları, ayı, güneşi, arş ve kürsü gezer dolaşır, her yerde hazır ve nazır olur… Toprağa gömülen ceset bile hak yolunda dünyada eridiği için çürümez. Su gibi erir, toprağa ve asıl mayasına karışır.


Dünyadaki imtihanını vermiyen, nefese ve şeytana uyup hakkın buyruğunu yerine getirmiyen, nefsini karanlıktan kurtaramıyan eline, beline, diline mukayyet olmıyan bir adam, bu dünyada hayvanı-natık gibi yaşar, yeryüzündeki insanları ve batın ruhlarını inciden bu adam, hakkı burada göremediği için kör ve hayvan suretlidir. O, ölürken ruhu bir hayvana girer, cesedi derhal çürür, işlediği suçlara göre bu azap devresini geçirir ruhu, hayvandan hayvana geçer, azap müddeti bitince ikinci bir defa yine insan kalıbında olarak dünyaya gelir, eğer bu ikinci gelişinde kendisini tanır, gördüğü azabı, hatırlar ve özünü idrak eder de Hakka dönerse, bağışlanır, ölürken bir insan olarak erenlere erer. Eğer kendini idrak edip Hakkı kendinde görmezse, bu ikinci ölümünde bütün ebedi hayatın sonuna kadar hayvan sıfatına girer ruhu kalıptan kalıba geçer dolaşır.


Yukarı bölümlerde açıkladığımız gibi, bu görüş Alevi ve Bektaşiler arasında türlü türlü şekillerde nefsir edilmiş, hatta büyük gönülcü yunus Emre bile deyişlerinin birkaçında bu türlü inanışın tesiri altında kalmıştır.


Varto’daki Aleviler Zazaca konuştukları son çağlarda bile kurdukları ayin-cem meydanlarında Türkçe sözleşir, bu meydanlarda Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma, deyiş, gülbenkler birbirini kovalar, ayin-cem’in manzarasında; eski Türk atalarının birçok âdet ve inanışları gözlere çarpardı. Ayin-cem’de ince sazların ötüşü ve çeşit makamlarla okunan Türkçe deyiş, nefes ve gülbenklerin bir Türk edeb-erkânı içinde gönüllere verdiği ruh sevgisi, insanları vecde sürükler, ilâhi ve insani sevgiler milli ve ruhani birlik burada kendini gösterir, “kırkımız bir, birimiz kırk” gibi bir bütünlük ve bol sevgi ve yol kanunu üzerinde bütün canları bir, ve müsavi gören adil bir hak ve haklı bir hürriyet vardı. 


Herkes yerinde diz çökmüş, derin bir sessizlik içinde cemde okunan, Abdal Pirsultan, Kaygusuz Abdal, Şahhatayi, Genç Abdal, Seyrani, Dertli gibi birçok Türk ozanlarının deyişlerini dinliyor, sıra bunların adlarına geldi mi, sağ elini göğsüne koyarak niyaz ediyorlardı.


Ayin-cem herhangi bir büyük oda veya ev damında yapılırdı. Bu evin en üst yerinde “Pir” için bir post serilir, Pir postuna geçer otururdu. Ayin-cem’e gelenler, ikişer dörder olarak bir sini üzerine koydukları bir niyazla (çörek, meyva gibi) meydanın ortasına gelerek rükua gelir gibi eğilir, Baba’dan Türkçe bir gülbenk duasını alır, niyazi niyazciye teslim ederek, Baba’nın önünde diz çözüp elini niyaz eder, boş bulduğu bir yere oturur. Ayin-cem’e gelenler bu suretle meydana gelerek, sıra halinde edep ve erkânla otururlardı. Bazan meydana nasip almış kadınlar da gelir, meydanın bir tarafından saf tutarlardı. Cem’e gelen her kadın ve erkek bir yol ve hakikat kardeşi sayılır, yoldan çıkan kocasına uymayan, veyahut zina ettiği işitilen kadın, ve yol yezitliğini yapan, iftira ve nikahlı kadın kaçıran, zina yapan erkek, cem’e alınmazdı. Cem’de şehvet ve kötü gözle bakan kadın ve erkek derhal Pir’in emriyle cem’den sürülür ve artık hiçbir cem’e alınmazdı.


Ayin-cem meydanlarında: kapıcı, yoklamacı, çirağcı, niyazcı, süpürgeci, saki, aşçı, zakir, haberci, nöbetçi, selman gibi on iki hizmetçi vardı. Bu hizmetçiler Pir’den birer Türkçe gülbenk duasıyle vazifelerine tâyin edilirlerdi. Bundan sonra baba Türkçe bir gülbenkle çırağı yakar, sazı kendisi veyahut zakire verir, bütün cem “edep-erkân” nutkiyle dize gelir, ayin-cem başlardı. Bütün cem susar, derin bir aşk içinde zakirin okuduğu Türkçe deyişleri ve sazın sesini dinlerdi. Bu deyişlerden sonra birkaç düvazde imam okunur ve sonra Kul-himmet dedenin “bugün Pir bize geldi, güllerimi taz geldi. Önüsıra Kmaberi, Ali Murteza geldi.” Deyişi ile Şah Hayati’nin “- Benim pirim Muhammed, benim şahım Muhammed, illerin Kâbesi var. Benim Kâbem Muhammed” başlıklı ilahisi okunur, bütün cem dizde sallanarak, hak hak, Allah Allah sedasiyle meydanı titretir. Pir, uzun bir Türkçe gülbenk duasını okur ve fasla son verir, mümin sefası der, bütün canlar birbirini niyaz ederek, herkez bağdaş kurar, sigaralarını içer, ve süpürgeci ortalığı süpürür, Pir’in huzurunda rükua gelerek: “Süpürgeciyim, Gürühü nacim Pir divanında durucuyum”, der. 

Pir ona: “Allah, Allah hayırlar gele, şerler defola, münkir mınafık matola, süpürgeci Selman, kör olsun mervan, çare gelsin Ali-Şahimerdan, hizmetin hakka geçe, hak divanında yüzün akola, nuru nebi, Keremi Ali, pirimiz hünkârımız Hacı Bektaşi Veli demine hu, diyelim hu.” Diye bir gülbenk verir.


Bu merasimden sonra sakiler su ve şerbet dağıtırlar. Cem bir miktar istirahat ve sohbet ettikten sonra, semâ faslı başlar, zakir sazını eline alarak: “ Karşımızda karlı  dağlar, başı dumanlı, dumanlı ikilikle yar sevenler, kalbi gümanlı, gümanlı. Deryanın üstünde gezer kayık, kimi mesttir, kimi ayık. Bir semâ edin Tanrıya lâyık”. Ve saireden sonra: Semaya kalkacak canların adlarını deyişle söyliyerek her dafasında üç küşü semâya kaldırırdı. Semâya gidenler, evvelâ meydan ortasında bir gülbenk duasını alır, birbirlerine niyaz ederek pervaz tutar ve ortada dönerler. Zakir semâ deyişlerini kesmeden okur. Bütün cem semâya saygı göstererek ayağa kalkar, Allah, Allah sedasiyle meydan titrerdi.


Semâ faslı bir saat sürer, semâdan sonra imam Hüseyin için mersiyeler söyliyerek ağlanır, pir, ceme büyük bir Türkçe gülbenk çeker, ayin-cem’e son verir ve yüzünü oradaki canlara çevirip şu nasihatları verirdi: “ – Hak Muhammed – Ali huzurunda yüzünüz akola, pir divanında utanmıyasınız. Şimdi ey canlar bilmiş olasınız ki, hak ceminde ayrık, ayrılık, senlik ve benlik yoktur. Siz hep ana, baba, kerdeşsiniz. Bu hak yolu kıldan ince, kılıçtan keskindir. Kul kusursuz olmaz, suçları Hak bağışlıya, esirgiye. Lâkin bu yola girecekler, haram yemeyecek, yalan söylemeyecek, zina etmiyeceklerdir. Komşu hakkı Tanrı hakkıdır, komşu hakkına dokunulmaz. Gönül kırılmaz. Emanete hıyanet edilmez. Hazreti Pir buyurmuş ki: Eline, beline, diline sahip olun. Şimdi, elinizle şer işlemeyin, elinizle komadığınız bir şeyi kaldırmayın. Dilinizle verdiğini sözü (ikrar) geri almayın. Yalan, gıybet, iftira, bühtan etmeyin. Belinizi saklayın, başkasının donuna girmeyin, zina etmeyin. Zina yapan adam yüzbin yıkansa temiz olmaz. Yezitle yatıp kalkmayın, herkesi bir müsahip ve ahiret kardeşi tutun” der ve ceme müminler sefası emrini verirdi.


Bundan sonra herkes yerinde rahat oturur, sigara, su, çay vesaire içerdi. Aşçı tarafından yapılan yemekler ve kurban etleri meydana çekilir, yenilir. Sonradan niyazlar getirilerek lokma halinde dağıtılırdı. Bundan sonra ceme gelenlerin hepsi birden izin alarak evlerine dönerlerdi.


Anadolu’daki Bektaşiler cem kururlurken aşka gelmek için türe ile bir mey sofrası kurar, duasını aldıktan sonra saki bu demi meydana gelen canlara sunardı. Doğu’daki Alevilerde dem yoktu. Bunlar esrar içerlerdi.


Bütün Alevilerde serini ver, sırrını verme, buyruğuna fazlaca riayet edilirdi. Bu sebeple cem kurulurken bacaya nöbetçi ve kapıya bekçi dikilir, meydan yerine erkekler ve agâh kadınlar gelince, bu hal komşuları olan Sünniler tarafından görülmüş, bunlar tahminen bu işe türlü manalar vermiş ve çeşit hikayeler uydurmuş ve en çok Alevilerin erkekli kadınlı bir eve toplanarak burada mum söndürüp birbirlerine girdiklerini, asılsız bir iftira halinde ortaya atmışlardı. Aleviler bu dedikodu karşısında sabırlı davranarak, sırlarını açığa vurmamışlardı. Bu esrar, ancak Cumhuriyet devrinde bu tarikatların ilgası ve hiç kimsenin din ve mezhep için sıkıştırılmaması yüzünden meydana çıkmıştı.


Alevilerde Pir, rehber ve babanın yoldaki buyruğuna baş eğmek şarttı. Çünkü pir, mürşit, erenler bezminin başı Muhammed, Ali’nin halifesi sayılırdı. Ayin-cem’i, Muhammed, Ali ve Kırklar icat etmişlerdi. Bunlar bu ibadetlerini ve hakikat esrarını, özünü tanımıyan kimselerden ve hattâ hakikat ilmine vâkıf olmıyan diğer üç çahariyadan bile saklamış, serini ver, sırrını verme, buyruğunu tarikata bir esas olarak koymuşlardı.



















24 Haziran 2015 Çarşamba

Bölüm VIII: Meşrutiyet Devri ve Birinci Dünya Savaşında Doğu İlleri ve Varto






Sultan Hamid’in istibdadına son veren Meşrutiyet devri, oldukça Türk milli birliği kaynaşmasının birinci merdiveni sayılır. Meşrutiyet idaresinde yer alan Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvet (kardeşlik) umdeleri; derebeylik, eşkıyalık ve zorbalığın ortadan kalkmasını sağlamış, doğu illerindeki Türk köylüsüne huzur içinde bir çalışma fırsatını vermişti. Artık köyleri basacak, dağlarda kervan soyacak ve adam öldürecek hiçbir şaki çetesi ve aşiret akınları yoktu.


Varto ilçesi halkı bu devirde huzur ve güven içinde yaşıyor, affa uğrayıp evlerine dönen Hormek ve Lolan halkı, aile ocağında çiftçilik ve koyunculukla uğraşıp çocuklarını Varto’da yeni açılan Rüştiye mektebine gönderiyorlardı.


Doğu illerinin birçok kesimlerinde ve Varto’da, senelerden beri istibdadın fikriyle zehirlenen Hamidiye alaylarına mensup aileleri: babaları Sultan Hamid’in ölümüne acıyor ve içten kan ağlıyorlardı. Aşiret ağalarının konaklarında Sultan Hamit türküsü söylenerek matem tutulurdu. Meşrutiyetin ilânından sonra Viranşehir’deki Hamidiye livası İbrahim Paşa isyan etmiş, devlet ordusu tarafından aşireti ile birlikte Şam’a kadar takibedilerek tenkil edilmişti. Malazgirt’teki Hasananli aşiretinden Rıza Halit meşrutiyet idaresine karşı geldiği için yakalanarak Muş ceza evinde ölmüştü. Bu sıkı takip karşısında diğer Hamidiye alayları ses çıkarmadan meşrutiyet idaresine boyun eğmişlerdi.


Hamidiye alay kumandan ve ümerasının, henüz aşiret eratı üzerindeki nüfuzları tamamen baki idi. Bu teşkilât aynen kabul edilmiş ve ancak bütün hareketleri nizamiye askerleri gibi kanunla tahdit edilmişti. Her Hamidiye alayı başında öz alay kumandanından başka bir nizamiye binbaşısı göndermişti. Bu binbaşı o Hamidiye alayının hükümet kanunlarına itaata zorlıyan, ve onlara askeri talim ve terbiye veren üstün bir âmir sayılırdı. Artık hiçbir Hamidiye alay kumandanı kimseyi öldüremez ve köy talanına gitmezdi.


Bu suretle değişen doğu illerinin havası içinde yer, yer dershaneler, mektepler açılmış, memleket servet ve saadet kaynağı olmuştu. Hamidiye alay ağaları çocuklarını okutmaya vermiş ve medeni bir şekle girmişlerdi. Bu durumdan en fazla sevinen eskiden mülkiye adı altında yaşıyan halk ve köylülerdi.


Bunlardan Hınıs’taki Çarekli Hasan ağalar, Varto’da Hormekli, Zeynel, Lolan ağaları ve Kârir’deki Hormekli Küçük ağa en başta halka önder olmuş, köy ve bölgelerinde bulunan okuma çağındaki çocukları yakın kasaba ve vilâyetlerin mekteplerine göndermişlerdi. Bunlardan fazla ilerleyen Kârirli Küçük Ağa idi. Senelerce Hösnek nahiyesi müdürü olan bu zat, istibdat devrinde on yedi tane oğlunu ve birçok akrabasını okutmuştu. Bunlar içinde küçük oğlu Haydar, cidden ilim ve irfaniyle temiz etmiş, doğu illerinde bir yıldız gibi parlamıştı. Fitri ve harikalı bir zekâ ve istibdada sahip olan genç Haydar, Türkçülük mefkuresi uğrunda yüzlerce genç yetiştirmiş ve irşat etmişti. Haydar bununla da kalmamış, kendi bölgesini zenginleştirmek için yüzlerce işçiyi Amerika’ya göndermişti.


Bunlardan başka Kiği Beyleri, Çarek’te Şah Hüseyin oğlu Haydar Bey, Hınıs kasabasındaki Alâettin oğulları, Muş eşrafından Hacı Derviş ve Muş eşrafı bir Türklük ve milliyetçilik çığırı üzerinde yürümeğe başlamışlardı.


Bütün Hamidiye alayları zahirde meşrutiyet idaresine bağlı görünmüşlerse de, içlerinde her an bu idarenin düşmanları kesilmişlerdi. Bunlar bu hal içinde devletten aldıkları bol maaş ve yüksek rütbeleriyle sessiz ve rahat yaşıyorlardı. Bütün doğu halkı iki yıl bu huzur ve rahatlık içinde yaşadı.


1328-1912 Balkan Harbi memleketin bu rahatına zehir katmış, doğu illerinde huzursuzluk belirmiş, Hamidiye alayları sıkı bir talim altına alınmıştı. Bu yılda Zeynel ve daha evvelki sene kardeşi Veli ölmüş, Hormek köylerini derin bir matem kaplamıştı. Selim’in kardeşi Veli ve Zeynel’in kardeşi Ali, Balkan Harbinde hükümete yardım etmek üzere köylerinden asker toplamaya başlamışlardı. Hükümetten gelen bir emir üzerine bu asker toplaması durdurulmuş, hükümet Balkan Harbinde doğu illerindeki halk ile Hamidiye alaylarından hiçbir kuvvetin Balkanlara gitmesine müsaade etmiyerek onları doğu cephesi için yerlerinde bırakmıştı.


1330-1914 yılı Cihan Harbi başlamıştı. Bu savaşta doğu illerindeki Hamidiye alayları ve Varto’daki  Cibranlılar Ağrı’ya, Rus ordusuna karşı gönderilmişlerdi. Hormek ve Lolan halkı, harbin ilânı gününde davullar çalınarak askere alınıp vatan müdafaasına gönderildi.


Savaş ilk yıl doğu hududunda bütün şiddetini gösterdi. Sayısız Rus ordusu karşısında intizamsız bir ordumuz ve 36 aşiret alayı vardı. Hamidiye alayları kırık silâhlariyle aylarca Rus ordusuna karşı dövüşmüş, Cibranlı üçüncü aşiret alay kaymakamı Maksut Halit Bey, büyük yararlıklar göstererek Pasinler’de şehit olmuş, Rus ordusu Pasinler’e kadar ilerlemişti. Pasinler’de ikinci Cibran aşiret alay kumandanı Halit Bey yaptığı fedakârlıktan ötürü miralaylığa terfi etmiş, Hasenanlı aşireti büyük yararlıklar yaparak Halil-Hasan ve birçok ağaları şehit olmuş, Sipkanlı Abdülmecit Bey savaş meydanında ağır yaralanmıştı. Fakat bütün bunlara rağmen Rus ordusu her gün için ilerliyor, asker ve alaylarımızı perişan ediyordu.


1331-1915 yıl baharında Harbiye Nazırı Enver Paşa, kuvvetli bir ordu ile Ağrı dağlarına gelmiş, bu orduya Allahekber dağlarının fırtınalarında boğmuştu. Hamidiye alayları bu mağlubiyetten sonra ümitlerini keserek kafileler halinde cepheden firar ederek, yine doğu illerinin dağlarında şekavet ve soygunculuğa başlamışlardı. Bu durum karşısında mevcutları azalan alaylar cephede birleştirilmiş, bütün Cibran alayları Miralay Halit Bey, Hasenan alayları Hasenli Miralay Halit Bey emrine verilmiş, bütün alaylar Mürsel Paşa fırkasına bağlanmışlardı.


Rusların 1331-1915 yılı yaz aylarında çok üstün kuvvetlerle yaptıkları saldırı karşısında, bu alayların bir miktarı cepheden firar ederek köylerine dönmüş ve kendileri gibi ordudan kaçan askerlerin silâhlarını alıp soymuşlardı. Bu sırada cepheden kaçan Anadolu’dan bir çavuşla, iki er, Karlıova’nın Ceban köyü meşeliğinde Cibran üçüncü alay firarilerinden yetmiş kişi tarafından kuşatılmış, çavuş ve arkadaşları bir kayalığa sığınarak silâhlarını almağa gelen Cibranlıların elebaşlarından Çirikli Musa ile dokuz arkadaşını öldürüp savuşmuşlardı.


Bu yılın sonlarında Rus ordusu Eleşkirt, Malazgirt ve Pasinler’e kadar ilerlemiş, bu ilçelerden kalkan muhacir göçleri Bingöllerden Varto ve Karlıova’ya akmışlardı. Doğudaki ordumuzun durumu müşküldü. En güzide ordularımız: Balkan hudutlarında, Irak ve Ege’de çarpışıyorlardı. Doğudaki zayıf ordumuzu müthiş bir tifo hastalığı kaplamış, günde yüzlerce yiğit yokluktan can veriyordu. Cepheden firar eden ve izinli gelen doğu halkı köylerine bu salgın hastalığı getirmiş, yurdu bir kara tufan sarmıştı.


Harbin başlangıcından beri doğu illerindeki Ermeni köyleri ve fedaileri Ruslara yardım etmiş, ordumuzda bulunan Ermeni askerleri kaçıp Rus ordusuna katılmışlardı. Ruslar Pasin’i işgal edince, Muş, Varto, Kiği, Palo bölgelerindeki Ermeniler açık olarak isyan etmiş, çeteler halinde İslâm köylerine saldırmışlardı. Cepheden firar eden Hamidiye süvarileri ve milisler bu asırlarla çarpışarak bir kısmını tenkil ve diğerlerini Rus ordusuna doğru kaçırmışlardı.


Cepheden firar eden Hamidiye atlıları yine doğunun birçok kesimlerinde köylere girerek asker kaçağı ve silâh toplaması bahanesiyle halkı soymağa başlamışlardı. Kış yaklaşıyor, ordumuz, Rusların çok üstün kuvvetleri karşısında Pasinler’de parça parça koparak geri çekiliyordu. Ordu ve köylerdeki tifo hastalığı bütün doğu illerini kara bir mateme büründürmüştü. 


Babaları harbde ölen binlerce öksüz yavru, harabe damların duvarları önünde aç ve çıplak titriyor, dileniyor ve en son açlıktan kırılıp gidiyorlardı. Evlâtlarını kaybeden anneler, kocalarını yitiren gelinler hep kara giymişlerdi. Köylerin bütün evlerinde hastalar hasır gibi yatmış, her köyden günde birkaç ölü çıkardı. (1) Bu hastalık 1331-1915 Ağustos’unda Varto’da bütün şiddetini gösterdi, doktorsuz ve bakımsız olan ilçe köylerinde binden fazla adam ölmüştü.


1331-1915 yılı son aylarında karlar yağmış, doğudan Varto ve Hınıs bölgelerine gelen Celâli, Hayderan, Sıpkan, Zilan göçmenleri ve her sınıf kasabalı ve köylü halk, buradan Diyarbakır – Elâzığ’a akmışlardı. Birinci kânun ayında kış bütün zorunu göstermiş, yollara metrelerce kar dolmuştu. Kışlık elbise ve vesaitle mücehhez olan Rus ordusu bir koldan Erzurum’u almış, diğer cepheden Hınıs’a akmış dağınık bir kolordumuzla, Hamidiye alay döküntülerini ric’ata mecbur ederek Varto’ya saldırmıştı. Bu sırada Varto ile Hınıs arasında bulunan “Zoru” deresinde bir Rus süvari fırkası Cibranlı Miralay Halit Beyin emrinde olan ikinci Cibran alayını çevirmiş, fırka komutanı öldürülmüş, Ruslardan hayli süvari yere serilmiş, Halit Beyin amcası oğlu Mustafa ile yirmi beş kişi şehit olmuş, Cibranlılar kuşatmayı yararak Varto’ya gelmişlerdi.


Rus ordusu 3/Şubat/1331-1915 günü Varto ilçesini işgal etmişti. Bu işgal, Varto halkı için büyük felâket olmuş, Lolan aşiretinin bütün halkı ve köyleri Rusların ellerine esir düşmüş, Cibranlılarla, Hormekli Zeynel’in kardeşi Ali (2) ve Selim’in kardeşi Veli iki yüz ev halkiyle kalın kar tepelerini aşarak Kiği ve Çapakçur bölgelerine göçmüşlerdi.


Ruslar şubat ayında Varto ve Hınıs bölgelerinde duraklamış, dağların fırtına ve tipileri yüzünden ilerliyememişlerdi. Bizim cephemiz, Kiği-Kârir dağlarında, Sığı boğazında ve Eşek-meydan’da kurulacaktı, fakat cephede asker namına hiçbir şey yoktu. Kârirli Küçük Ağa’nın önderliğiyle bütün bölge halkı toplanmış buralarda birer milli cephe kurmuşlardı. Kârir dağlarında Küçük Ağa oğlu Mehmet Efendinin emrinde olan Hormek milis alayı, Karabaş bölgesinde üçüncü Cibran alayı kumandanı şehit Halit Beyin oğlu “Baba” Beyin emrindeki yarım alayı, Sığı boğazında Gökdereli Şeyh Şerif’in emrinde olan Çapakçur ve Palo Zazalarından bin kişi ile, Kiği’nin Şahdeli aşireti vardı. Solhan ve Genç Zazaları Eşek-meydan cephesini tutmuşlardı. Çapakçur’a gelen iki fırka askerimiz bu cephelerdeki milli kuvvetler üzerinde taksim edilmiş, her üç cephe de emniyet altına alınmıştı. 5/Mart/1332-1916


Rus ordusu mart ayının son günlerinde üstün kuvvetleriyle bu cephelere yüklenmişti. Ruslar on beş gün arasız saldırdıkları halde, bu bir avuç kuvvetlerimizi yerinden kımıldatamamış, büyük bir zayiata uğrayarak geri çekilmişti. Milli ve askeri birliklerimiz çok muhkem olan bu cephelerde kahramanca dövüşmüş, koca Rus ordusunu Şerafettin ve Çivreş dağlarına kadar kaçırmışlardı. (3)


1916 yılının nisan ayında her taraf çayır ve çimenle dolmuştu. Ruslar ağır toplarını Şerafettin ve Çivreş dağlarına kurmuş, bu cephedeki kuvvetlerimizi toza dumana büründürmüşlerdi. Rus kıt’aları durmadan üstün kuvvetleriyle taarruz edip duruyorlardı. Kuvvetlerimiz bu müstahkem mevzilerinde ölüme, yokluğa katlanarak, mayıs ayı başına kadar yerlerinde sebat etmişlerdi.


Ruslar karşılaştıkları bu çetin müdafaa karşısında duraklayınca; tam hazırlanarak yedi yüz bin mevcutlu bir ordu ile 15/Mayıs/1332-1916 günü Eşek-meydan’dan Erzincan’a kadar bütün cephemize saldırmışlardı. Bu sırada Çanakkale’de cihanı hayretler içinde bırakan şanlı Türk ordusu yıldırım hıziyle bu cephelere yetişerek polattan yapılmış bir duvar gibi Rus ordusunu karşılayıp durdurmuştu.


Kahraman ordumuzun ikinci ordu kumandanı Ahmet İzzet Paşa, karargâhını Çapakçur’un Gazik köyünde kurmuş, ikinci kolordu komutanı Faik Paşa karargâhını Sancak nahiyesinin Simsor köyüne kurarak ordu birliklerini Kârir dağları, Haciyan boğazı ve Eşek-meydan cephelerine sevk etmişlerdi. Vahip Paşa üçüncü ordu ile Erzincan cephesinde bulunuyordu.


Rus ordusu ilk hücumunda kahraman ordumuzun bu yenilmez kuvvetiyle karşılaşarak on binden fazla ölü vererek şaşkın bir halde geri çekilmiş ve karşısındaki kuvvetin Çanakkale’de cihanı titreten Türk ordusu olduğunu anlıyarak ona göre tedbir almış, ve bir iki hafta içinde Hınıs ve Pasinler’de bulunan 60 ve 61inci kolordularını Kârir ve Sığı cephelerine yığıp ikinci bir saldırıya başlamışlardı.


Bu saldırı iki gün iki gece arasız devam etti. Her iki ordu boğaz boğaza geldi. En son yapılan süngü boğuşmasında : Türk ordusu tarihin kendisine ayırdığı şerefli noktaya çıkarak Rus ordusunu süngüsüne katıp, Çivreş dağlarına fırladı. Burada parçalıyarak, Göynük ovasına kadar kovaladı. Beş bin kişilik zayiatımıza karşılık, Rusların otuz binden fazla ölüsü ve binlerce esiri vardı.


Kârir dağlarında Rus çetelerinden geçilmezdi. Bu şerefli savaş, Kaluşk tepesinde ordunun başında bulunan ikinci kolordu komutanı Faik Paşa tarafından idare edilirdi. O büyük kahraman, bu şerefli vatan gazasında dürbiniyle harekâtı temaşa ve kıtalara emirler verirken alnından aldığı bir kurşunla sevgili yurdunun en yüce dağında Tanrısına kavuşurken, onun aziz ruhu yarattığı zafer üzerine çığlıklar kopararak Türk ordusu üstünde pervaz açtı.

Büyük şehidin cesedi Elâzığ’a kaldırılarak şehitlikte sevgili yurdum toprağına gömüldü. Yerine tâyin edilen birinci fırka komutanı Miralay Cafer-Tayyar, ikinci kolordunun başına geçerek çadırını Kârir dağlarına kurdu.

Rusların bu savaşta yenilerek ağır kayıplar vermesi, onları ordularını pek fazla takviye etmeye zorlamıştı. Birkaç hafta içinde içeriden ve Kafkaslardan sayısız Rus kıtaları sel gibi Kârir cephesine akmışlardı.

Ordumuzun birkaç misli olan bir Rus ordusu cephelerimizin önünde yığılmıştı. Ruslar bu kuvvetle cepheyi çözeceklerini sanarak 5/Haziran/1333-1916 günü bütün kuvvetiyle, Sığı boğazı ve Kârir dağlarının Kârir-baba, Eser-baba, Kaluşk, Zerdikan, Merhik, Bayındır-baba (4) tepelerindeki ordumuza hücum ettiler.


Ordumuz ilk önce bu saldırıya karşı sabırlı davranmış, hafif bir ateşle Rus fırkalarının mevzilerimiz önüne kadar gelmesini beklemiş, Eser-baba tepesinde olan kolordu komutanı Cafer Tayyar Paşa’nın emriyle bütün cephe boyunda şiddetle bir ateş açarak bu dağlarda mahşer kopmuş, iki saat süren bu kanlı çarpışma sonunda Ruslar ta mevzilerimize gelerek her iki ordu süngü süngüye gelmiş, sel gibi kanlar akmaya başlamıştı. Kârir dağlarında Mehmetçiklerin yıldırım haykırışı ortalığı çınlatıyordu. Son bir gayretle Rus ordusu bütün cephe kesimlerinde bozulmuş, ve sür’atle kaçmaya başlamıştı. Her birisi bir yeleli arslan kesilen Mehmetçikler, düşmanı şiddetle kovalıyor, Kârir dağlarının kuytu meşelerinde yerlere seriyorlardı. (5)


Ordumuzun bütün Rus ordusunu önüne katarak ve mevzilerini sökerek, gecenin zifiri karanlığında Göynük ovasına kadar sürmüş, sayısız silâh, cephane ve harb malzemesi almış, koca Rus ordusunu yarıya indirmişti. (6)


Bu zorlu savaşta tamamen yenilen Rus ordusu, Kârir dağlarından Sığı-Haciyan boğazından kaçarak sürülerek Göynük ovasına ve Şerafettin, Çivreş dağlarına çekilmişti ve Eşek-meydan cephesinden, Boğlan gediğine ricât etmişti. Ruslar çekildikleri yerlerde tutunmak için kuvvetli mevziler yapmakta idiler. Halbuki ordumuz daha ileri gidip, çok muhkem olan mevzilerini bırakamazdı. Ruslar bunu bildiği için çekildikleri yerlerde hazırlanıyor, tekrar taarruza geçmek istiyorlardı. Bir iki hafta içinde Erzurum’dan gönderilen iki Rus kolordusu , Rus ordusunu tekrar canlandırmıştı.


Türk ordusu durmadan Kârir dağlarında Sığı boğazında ve Haciyan ve Eşek-meydan cephelerinde mevzilerini tahkim ediyordu. Milli kuvvetlerin bir kısmı salıverilmiş, Cibran alayı istirahate çekilmiş, Haciyan boğazında Şeyh Şerif’in milisleri ve Kârir dağlarında Hormek milis alayı hemüz, 36. veya 38. Fırka komutanı Miralay Kâzım Bey’in (7) emrinde çalışıyorlardı.


Bu sırada, Dersim’in güney eteklerinde bulunan Hayderan, Demenan, Ariyan aşiretleri hükümetin bu zayıf durumundan faydalanarak bahardan beri Malazgirt, Pertek ilçelerini yağma etmişlerdi. Ordu Elâzığ’a yetişince, Galatalı Miralay Şevket Bey bu aşiretleri tedip ederek Dersim dağlarına kaçırmıştı. Bu tedip sillesinden ötürü Dersimliler bölgelerine doğru gelen Ruslara karşı hiçbir hareket göstermiyorlardı. Bu cephede Vahip Paşa’nın üçüncü ordusu ile Balaban aşireti reisi Gül Ağa’nın beş yüz milisi vardı. Ahmet İzzet Paşa, Dersimlileri harekete geçirmek için Kârir Hormek aşireti reisi Küçük Ağa’yı Dersim’e göndermişti. Küçük Ağa bir ay içinde Dersim ağalarından yirmi dört aşireti reisini Gazik’te Ahmet İzzet Paşanın yanına getirip hükümete dehalet ettirmişti. (8)


Ahmet İzzet Paşa, Küçük Ağa’yı bir sadakat nişanı ile taltif ederek bütün Dersim ağalarına ayrı, ayrı hediyeler vermiş, bunlar yerlerine dönerek Ovacığa doğur yürüyen bir Rus fırkasını imha etmiş, ve Rus ordusuna karşı Pilümer ve Dersim dağlarında kuvvetli bir cephe kurmuşlardı. (9)


Bir aydan beri Şerafettin ve Çivreş dağlarında ve Boğlan gediğinde hazırlanmakta olan Rus ordusu nihayet 15/Temmuz/1332-1916 günü Kârir dağlarına Sığı ve Eşek-meydan’daki cephemize dördüncü büyük taarruzunu yaptı. Bu kuvvetli saldırıya karşı büyük bir taarruza geçen kahraman ordumuz, bir gün süren arasız ve zorlu bir karşılaşma sonunda yine Rus ordusunu yerinden oynatarak, Kârir ve Sığı boğazından Varto hududuna ve Eşek-meydan cephesinden Muş’un ziyaret nahiyesine kadar Rusları geri çekilmeye mecbur etmiş ve bu savaşta top, tüfek ve çok miktarda harp malzemesiyle esir ele geçirmişti. Bu son hezimetten sonra artık Rus ordusu bir daha kendini toplayamamış ve ordumuza saldırmaktan vazgeçerek çekildiği yerlerde tutunmaya çalışmıştı.


Ordumuz zaferinden duyduğu güvenle cephesinde kış tedarikiyle uğraşarak, milli kuvvetlerin de Malatya ve Diyarbakır’a inmesine müsaade etmiş, Cibran alayları Urfa iline, Şeyh Şerif kuvvetleri Palo’ya, Hormekliler de ikiye ayrılarak Kârir halkı, Küçük Ağa’nın emrinde Malazgirt ilçesinin Sorak ve Göktepe bölgesine Varto halkı Zeynel’in kardeşi Ali ile Malatya ilinin Akçadağ ilçesine bağlı Kurşunlu nahiyesinin Engüzek köyüne gitmişlerdi. (10)


1332-1916 rumi yılının kışında Ahmet İzzet Paşa karargâhını Elâzığ’a nakil etmiş, ordumuzun bir kısmı Kârir dağlarında ve Eşek-meydan cephesinde ve Palo’nun Sekrat köyüne yerleştirilmiş, Diyarbakır’daki ordu komutanlığına Gazi Mustafa Kemal gelerek Bitlis ve Muş’u işgal etmişti.


18/I.Kânun/133-1917 günü Erzincan’da Rus ordusu ile Osmanlı ordusu arasında mütarekenâme imza edilmiş, bir müddet sonra Ruslar çekilirken, doğu illerini Ermenilerin hâkimiyetine teslim ederek, bunlara sayısız cephane, yiyecek, top tüfek ve sair malzeme bırakmıştı. 


Ermeniler : Erzincan, Pülümer, Tercan, Erzurum, Varto, Hınıs ve Pasinler’de kuvvetli hükümet idare merkezlerini kurmuştu. Bu bölgeler halkının çoğu hicrete vakit bulamamş, Rusların eline esir düşerken, Ermeniler tarafından öldürülmüş, bütün mal ve yiyecekleri ellerinden alınarak sefil bırakılmış, Kafkas Türkleri gayrete gelerek bu bölgelerdeki kandaşlarına sayısız miktarda zahire, elbise ve para toplayıp “iştâp” adı verilen birer heyetle göndermişlerdi. Bu iştâplar, Erzurum, Erzincan, Hınıs ve doğunun halkla meskun bölgelerinde kurulmuştu. Bu şubeler doğu illerinde Rusların elinde kalan halkın iki yıllık yiyecek, elbise ve harçlığını vererek bunları Ermenilerin, bin çeşit saldırışından kurtarmışlardı. Ruslar çekilirken bu iştâplar da Ermenilerden korkarak birlikte gitmişlerdi. Ve halkın Ermenilere karşı koymasını tenbih etmişlerdi. 

Bu sırada Varto’daki Hormke ve Lolan halkı, Hınıs’taki Çarek aşireti köylerine göçmüşlerdi. Bunların başında bulunan Zeynel’in kardeşi oğlu Selim, Türk iştâplarından aldığı direktifle Hınıs’ta bir birlik vücuda getirip Ermenilere karşı koymuş, Ermeniler bu tehlikeyi anladıkları için, bin bir hile icat ederek Selim’i, amcası oğlu Haşim’le aldatıp Hınıs merkezine (mühimmat ambarlarını teslim etmek bahanesiyle) götürmüşlerdi. Ermeniler aynı gece Selim’i ve Haşim’i bayağılıkla öldürerek ertesi günü, 2/Mart/1334-1918 sabahı, bir tabur askerle Hınıs’ın Başköyü deresine gelmişlerdi. Bu köyde Çarekli aşiret ağası, Başköylü Hasan ile 1321 Cibran savaşında ölen Hormekli Selim’in oğlu Haydar ve bir miktar kuvvet vardı. Haydar büyük bir cesaretle akrabasında Ali-Ulaş, Hasan-Faki ve Şadili Hasan-Reso ile Hasan Ağa’nın birkaç adamını alarak, Başköy deresinde Ermeni taburunun önüne geçmiş, burada büyük bir yiğitlik göstererek Ermenileri durdurmuş ve kar üzerinde birçok Ermeni leşlerini sererek onları Hınıs’a doğru püskürtmüştü.


Ermeniler aynı günde Hınıs’ın Mirseyit köylü Hasan Ağa ve kabilesini basmış, burada hayli insan öldürmüş, Hasan Ağa ve kardeşleri silaha sarılarak kurtulmuşlardı. Varto’daki Ermeniler Bingöl eteklerinde kalan bir avuç Lolan halkı üzerine akmış, bunlar ; Kestemert köyünde Lolanlı Hüseyin Ağa ve akrabası tarafından püskürtülmüş ise de , Karaköy bucağında bulunan Lolan halkından erkek, kadın, çoluk çocuk, bin kişi evlere doldurularak öldürülmüş ve yakılmıştır.


Ermeniler iki gün sonra Varto ve Hınıs’tan çıkarken bu ilçelerdeki mühimmat depolarına, zahire ve elbise yığınlarına ateş vermişlerse de, Hınıs ve Varto halkı ellerindeki silahlı kuvvetlerle bu ilçelere yetişerek ambarları söndürmüş, sayısız miktarda silah zahire ve elbise elde etmişlerdi.


Ermeniler artık doğu illerimizi tamamen terkederek Kars’a doğru kaçıyorlardı, çünkü Erzurum ve Bitlis üzerinden harekâta geçen askeri kıtalarımız karları yararak ilerliyorlardı. Ermeniler, Erzurum, Erzincan, Bitlis, Muş, Hınıs ve Pülümür’deki mühimmat depo ve ambarlarına ateş verip kaçıyorlardı. Bu illerden hududa kadar uğradıkları köy ve bölgelerdeki Türk halkını katliâm, (yoketme) etmiş, gebe kadınların karnını deşerek reşimlerini yere dökmüş, memedeki çocukları süngülere takmak, kestikleri insanların derilerinden cep yapmak, gibi türlü ve vahşetler yapmış, bir aralık kadın, çocuk ve erkek kafilelerini damlara doldurup gazladıkları bir camuşu ateşleyip, bunları camuşun ayakları altında ezdirmiş v üstelik dama ateş verip bunların hepsini kül etmiş ve henüz memede olan çocukların karınlarını yarıp tuzlatmış ve bazen bir süt emerin kellesini keserek annesinin karnına sokmuş…İnsanlığa ve akla sığmayacak eziyetlerle doğu illerinde on binden (10.000) fazla can yakmışlardı.


1334-1918 Nisan ayında askeri kıtaatımız doğu illerini tamamen Ermenilerin zulmünden kurtararak bütün il ve ilçelerde hükümet teşkilâtını kurdu. Hicretten ötürü Malatya, Urfa, Diyarbakır, Elâzığ bölgelerine giden bütün doğu göçmenleri yerlerine döndüler. Doğunun birçok kesimlerinde bulunan Rus ambarları üzerinde askeri kıtalar vardı. Bu çağda Varto’nun mülki teşkilâtı tam olarak kurulmuştu. (11)


Bir müddet sonra doğu illerindeki askeri birlikler ve Hamidiye alayları Rasul-âyin, Midyat, Siirt istikametinde Nasturileri takip ederek İran’a girmiş, diğer tarafta Kars ve Sarıkamış’ta askeri ve milli bir cephemiz kurulmuştu. İran’a geçen Hamidiye alayları birçok İran kasaba ve köylerini talanlıyarak Ali-İhsan Paşa ile Tebriz’e girmiş bu alaylar 1334-1918 yılının sonbaharında terhis edilerek yerlerine dönmüş, bu alaylar tamamen ilga edilinceye kadar hükümetin hiçbir işinde kullanılmamış ve o günden itibaren devlet idaresine karşı kin beslemişlerdi.


1334-1918 yılın son aylarında bütün doğu illerinde dehşetli bir açlık başgöstermişti. 1335-1919 yılının baharında takattan düşen birçok köylü açlıktan ölmüştü. Fazlası otla geçinirdi. Bu açlığın en fazlası Varto’da idi. Varto halkı ilkbaharda kervanlarla Diyarbakır, Farkın, Siverek gibi ekin yerlerine giderek bir miktar zahire getirmiş ve bazı evler ilkbaharda birer darı veyahut çavdar tarlasını ekmişlerdi.


Doğu illeri bu yokluk ve sefalet içinde çırpınırken Ermeniler bu yılın orta baharında Kars ve Sarıkamış cephelerinde yurdumuza saldırdılar. Bu sırada Mondros mütarekesi imzalanmış Padişahın “evet” demesiyle yurdumuz parçalara ayrılmış, doğu illerimizin bir kısmı Ermenilere peşkeş çekilmişti. Ermenilerin bu mütarekenâmeye dayanarak doğu illerimize saldırmaları, esasen büyük harbte tamamen harap olan bu iller halkı üzerinde derin bir üzüntü ve ıstırap yarattı. Erzurum’dan hareket eden milli ordumuz ve Kâzım Karabekir Paşa ve kaymakam Halit Bey, Sarıkamış cephesinde Ermenilerin önüne geçerek halkın telâş ve korkusunu azalttı.


Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu ve ülkesi resmen çökmüş demekti. Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Paşa bu esareti çekemiyerek İstanbul’dan ayrılmış, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkmış, Türk milletinin sevgili yurtlarını kurtarmak için öz silahına sarılmalarını emir buyurmuştu. Bu emir üzerine doğunun birçok kesimlerinde milli birlikler kurularak şark cephesinde Ermenilerle savaşa gittikleri halde, tek bir Hamidiye alayı bu kutsal vatan savunmasına katılmak istemiyordu. Bu alayların bütünü gizliden beraberce sözleşmiş ve Kürt istiklâl fikrini yürüten Cibranlı Miralay Halid’e bağlanmışlardı. Bu zat kendisi bu savaşa katılmadığı gibi, Varto’daki Hormek ve Lolan aşiretinden kurulan yedi yüz kişilik bir milli kuvvetin cepheye sokulmamasını Kâzım Karabekir Paşa’dan telle rica etmiş ve bunların cephede hiyanet yapacaklarını söyliyerek, Paşa’yı kandırıp bu milli kuvvetleri geri çevirmeye sebebolmuştu. Hormek ve Lolan aşiretleri haftalarca Varto telgraf merkezinden yüzlerce tel çektikleri halde kendilerine cepheye gitmek için izin verilmemiş; Halit Bey’in ortaya attığı zehirli bir balgam bu halkı bu kutsal savaştan mahrum bırakmıştı.


Cibranlı Miralay Halit ve akrabası Binbaşı Kasım bu sırada Varto hükümet teşkilâtını emirlerinde tutuyor, ve istedikleri gibi harekete geçiriyorlardı. Bütün Hamidiye alay komutan ve ağaları son kararını vermişlerdi. Onlar milli kongre ve Gazi Mustafa Kemal’in kutsal ülküsü karşısında bir hilâfet ve padişah kolu olmaktan ziyade o günkü durumdan ve düşmanların yurdumuzu parçalara ayırmasından faydalanarak doğu illerinde bir Kürdistan ve derebeylik yaratmak için çalışıyorlardı. Bunların başında ilk önce Cibranlı Miralay Halit Bey vardı. Bu adam bu sebepledir ki, o gün Türkçülük ülküsünü taşıyan hormek ve Lolan aşiretlerini muntazam bir alay halinde tanzim ettirip doğudaki milli birliklerin karşısına diktirmek için elinden gelen her şeyi yapmış ve yapacaktı.


Yunanlılar 1336-1920 yılında Anadolu’ya saldırmışlardı. Cibranlı Halit ve diğer Hamidiye başkanları bu zehirli fikirleri ortaya döküp milli hükümetin bu zayıf durumundan faydalanmayı düşünmüşlerdi. Varto, Karlıova, Malazgirt, Bulanık, Hınıs ilçelerindeki Hamidiye alay kumandanları bölgelerindeki şeyh ve hocalarla görüşerek ve onlara dinin, şeriatın kalkacağını aşılıyarak idareleri altındaki yerlerde Milli Kongre aleyhinde muzir propagandalar yapıp halkı zehirliyorlardı.


Cibranlı Miralay Halit, ve Hasananlı Miralay Halit’le kardeşleri, ittifaklarına aldıkları aşiretleri silahlandırıyor, onları güya eski kürt kıyafetleriyle gezmeye ve kürtçe okuyup yazmaya teşvik ediyor, ve Cibranlı Halit’in bizzat yazdığı (nübâra-büçükân) adlı kürtçe eseriyle Cezireli Molla Ahmed’in kürtçe şiir divânı, ve Ahmet hanının (memo-zin) adlı şiir ve aşk kitabı köylere dağıtılıyor ve birbirlerine kürtçe mektuplar yazıyorlardı.


Doğu illerindeki Hamidiye alayları yeni baştan dirilmiş ve Sultan Hamit çağındaki kuvvete ulaşmışlardı. Her aşiret ağasının kapısında yüzlerce silahlı hizmetkâr besleniyor, her aşiret ağası; bulunduğu ilçenin hükümet reisi, ve hiçbir kanuna tâbi tutulmayan bir mutlak derebeyi sayılırdı. Bu ağalar yine dağlarda kervan soyar, köylere saldırır, biran içinde bir bölgenin asayişini bozar, Hamidiye ve kendilerine taraftar olmayan halkı yok etmek için alaylarıyla harekete geçerlerdi.


Birçok il ve ilçelerdeki kaymakam ve üstün memurlar ya bu alay ağalarından veyahut bunların fikirleriyle hareket eden kimselerdendi. Bunlar da bu aşiret ağalarının fikirlerini açığa vurmak için milli hükümetin üstlerini iğfala çalışıyorlardı.


10-8-1920 tarihinde Sevre Muahedesi imzalanmış, doğu illerini Ermenilerle Kürtler arasında paylaştırıldığı haberi bütün doğu illerine yayılmıştı. Gerçi Ermeniler, Kâzım Karabekir Paşa’nın idaresindeki milli ordu tarafından mağlup edilmiş, şark hududu emniyet altına alınmıştı. Doğu illerimizin içinde bu tehlikeden daha yıkıcı bir fikir, bu illerin her tarafını karanlığa boğuyor, İstanbul işgal kuvvetlerinin ayakları altında ağlıyor, Yunanlılar güzel Anadolumuzun büyük bir kısmını tutmuş, yakıp yıkıyorlardı.


Bu ümitsizlik içinde bir yıldırım gibi Ankara’da parlıyan Türk istiklâlinin nurlu sabah yıldızı kahramanı Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan sıfatiyle kılıcını çekmiş, “- Türk milletini ve Türk yurdunu kurtaracağım” diye haykırıyordu. Bu ilahi ses, yurdun her tarafında olduğu gibi, doğu illerinin de yüce dağlarını çınlatmış, milli hükümetin aleyhinde bulunan doğudaki muhalifleri şaşırtmıştı. Bunlar o çağda hazır bir isyana cesaret etmiyerek, haklarının kendiliğinden verileceğini birbirlerine söyliyerek siyasi hayata atılmış ve İstanbul’daki milli hükümetin düşmanlarıyle muharebeye girişmişlerdi.


Bu fikir üzerinde oynayan Cibranlı Halit, 1920 yılının yaz aylarında İstanbul’da bulunan Kürt taâli cemiyeti reisi Abdülkadir, Hakkârili Abdurrahim ile anlaşarak bunların vasıtasiyle Meclisteki Bitlis Mebusu Yusuf Ziya ve arkadaşlariyle anlaşmış, haklarını Cemiyet-i Akvam vasıtasiyle alacaklarına inanmışlardı. Halit Bey bir taraftan doğudaki hazırlıkları ikmal ve kuvvetlerini toplu bulunduracak ve diğer taraftan milli hükümeti iğfal edecekti.


Cibranlı Miralay Halit bu sıralarda Varto, Bulanık, Malazgirt, Hınıs, Karlıova, Solhan, Çapakçur bölgelerindeki aşiret ağalarından, şeyh, hoca ve köy muhtarlarından aldığı mühürlü mazbataları Kürt taâli cemiyetine ve oradan güya Cemiyet-i Akvam’da bu iş için çalışan Mustafa-Nemrudi ile Kürt Şerif’e gönderiyordu. Cibranlı Halit ve arkadaşlarının fikirlerine göre artık bu beylik işi olmuş ve olacaktı. Fakat bölgelerinde birkaç alevi aşireti vardı. Bu aşiretlerin ve bilhassa büyük bir mevcudiyet olan Hormekli aşireti ağalarının fikirlerini çalıp bunlardan istifade etmek lâzımdı.


Halit Bey bu sırada Varto merkezinde ve akrabası binbaşı Kasım Lolan aşiretinin Karaç köyünde oturuyordu. Bu işi gizli olarak konuşmak için kendisi Karaç köyüne gelmiş, 15-Haziran 1336-1920 günü Hormek ağalarını ve Lolan eşrafını bu köye davet edip uzun uzadıya bir nutuk söyledi, Cibranlı Halit, nutkundu: “ – Kürtlerin Nemrud’un neslinden ve asırlarca dünyayı ellerinde tutan ulu bir soydan olduklarını ve bunların ittifaksızlıkları neticesi olarak Türklerin boyunduruğu altına girdiklerini, ve altı yüz yıldan beri Türklerin esareti altında yaşıyarak uşak derecesine indiklerini, ve bugün kurtuluş yıldızının doğmuş, ve Türk idaresinin yıkılmış ve parçalanmış bulunduğunu, doğu illerinde yaşıyan bütün alevilerin de diğer doğu aşiretleri gibi Kürt ve bir soydan olduklarını ve ancak bunların bir mezhep ihtilâfı yüzünden Kürtlerden ayrılarak sebepsiz yere yıllarca birbirlerini öldürdüklerini ve artık birleşip müşterek haklarını Türklerden almanın zamanı gelmiş olduğunu, Sevr Muahedesi gereğince Kürt istiklâlinin Cemiyet-i Akvam tarafından tasdik edileceğini ve bu işi biran önce başarmak için her aşiretin silahına sarılarak Türk memurlarını kendi bölgelerinden kovmaları gerektiğini ve esasen Padişaha asi ve şeriata mugayir olan Ankara Hükümetinin Yunanlılar tarafından yıkılmak üzere bulunduğu ve bütün alevilerin bu hayırlı işe katılmalarını bilhassa Hormek ağalarından beklediğini” söylemiş, binbaşı Kasım da Halit Bey’in sözlerini teyit ederek birkaç ateşli kelime ile yersiz ve dipsiz olan Kürtlüğünü övmeğe başlamıştı.


Konferans odası ağzına kadar doluydu. Sedirin yanıbaşında oturan Hormekli Mustafa – Zeynel’in torunu Veli ağanın ve Zeynel’in kardeşi Halo’nun sesleri birden yükseldi:

“ – Halit Bey, Erkekçe konuşalım! Biz Kürt değiliz. Nemrut’la akrabalığımız yoktur. Bizim size itimadımız yoktur. Siz, Hamidiye alayı olduğunuz yıllarca birbirimizi kırdık. Bu defa sultan olmak istersiniz, biz de size kul olamayız. Biz beylik istemiyoruz. Bırakın kardeşler gibi yaşıyalım.” Diye haykırmışlardı. Biran içinde konferans salonu karışmış, ağalar kafile halinde atlarına binerek köylerine savuşmuşlardı.


Halit Bey artık bölgedeki alevilerle uyuşamıyacağını ve isyan çıkarsa bu aşiretlerin milli hükümete taraftar olarak kendileriyle çarpışacaklarını anlamış, bir taraftan eldeki üstün kuvvetle bunlara saldırmayı ve diğer taraftan bunların isyan ettiklerini Ankara hükümetine bildirip alacağı emir ve kuvvetle bu aşiretleri yoketmeyi düşünmüş, kardeşleri Selim ve Ahmed’in emrine verdiği beş yüz kişilik bir kuvvetle kendilerine hudut olan Lolan aşiretininin Kestemert köyüne ani bir baskın vermişti. Halit Bey’in bu fikrini keşfeden Lolanlı Hüseyin ağa, hâdiseden bir gün önce Kasman köyüne gelip bu haberi Hormekli Hallo ile Zeynel’in oğlu Ali Haydar’a vermiş, Lolan köylerinde silah sesi çıkınca, bunlar yüz yirmi atlı ile Kestemert köyüne yetişmişlerdi. Bu sırada Cibran atlıları köyün içine kadar sokulmuşlar, Hormek atlılariyle Cibran arasında süren çetin bir çarpışmadan sonra, Cibranlılar bozulmuş, Halit Bey’in atlılarından yedi kişi öldürülmüş, Koyik köyünde bulunan Halit Bey’in kardeşi Ahmed’in evi talanlanmış, Cibranlılar Lolan köylerini terk edip Varto merkezinde toplanmışlardı.


Halit Bey, ilk tedbirinde muvaffak olamamış ve acı bir mağlubiyete düşmüştü. Bu defa ikinci tedbirini kullandı. Sahte bir şekilde milli hükümete bağlanarak günlerce Varto telgraf merkezini işgal edip Hormek aşiretinin, Hallo ve Lolan ağalarının milli hükümete karşı isyan ettiklerini ve bu maksatla kendisine ve Varto hükümet merkezine saldırdıklarını, Büyük Millet Meclisine ve Erzurum’da bulunan 15 inci kolordu kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’ya birçok tellerle bildirmişti. Halit Bey’in adamı olan Varto kaymakamı bu şikayetleri tasdik ederek kuvvayi tedibiyenin gelmesini temin etmişti.


Kâzım Karabekir Paşa’nın emriyle; Erzurum’dan binbaşı Nazım Bey, yüz asker, iki top, dört makineli tüfek, ve dört zabit ile Muş ve Genç mutasarrıfları, Hınıs kaymakamı, Hınıs jandarmaları, Muş jandarma kumandanı binbaşı Resul Bey ve jandarmaları, Genç ve Çapakçur jandarma kuvvetleri, Cibranlı Miralay Halit Bey’in emrinde bulunan Karlıova üçüncü Cibran alayı, Bulanık ve Varto’daki Cibran atlıları ve Hınıs’ın Tekman bölgesinde olan Zırkan alayı kumandanı kaymakam Haydar ve Miralay Madraklı Selim Beyler ve süvarileri ve Melekânlı Şeyh Abdullah’ın emrindeki Çapakçur ve Solhan Zazalarından ibaret olan 1200 kişilik bir atlı kuvveti Varto’da toplanmış ve bu harekete “Hallo İsyanı” adı verilmişti.


Muş Mutasarrıfı Mustafa Fehmi Bey, ilk önce isyanın şeklini anlamak için askeri zabitan ve küçük bir kuvvetle Kestemert köyüne gelerek, Hallo ile görüşmüş ve burada köy muhtarlarını dinleyerek bunun basit bir aşiret kavgası olduğunu anlamış, bütün halk hükümete muti olduklarını beyan etmişlerdi. Hormek ve Lolan halkı arasından seçilen birkaç kişi mutasarrıf ve zabitleri bir kenara çekerek, Halit Bey’in Karaç’ta verdiği konferansı ve onun bu işi kasten tertiplediğini ve kendisiyle beraber bütün Hamidiye alaylarının yakında isyan edeceklerini anlatmış ve bu hususta hazırladıkları mazbataları mutasarrıfa vermişlerdi.


Mutasarrıf Varto’ya dönerken işi Kâzım Karabekir Paşa’ya telle bildirmiş, Halit Bey ayrıca Paşa’ya çektiği tellerde mutasarrıf ve zabitlerin, Hormekli gençler tarafından aldatıldığını ileri sürerek eski dileklerinde israr etmiş, nihayet Paşa halkın dehaletini kabul edip yalnız Hallo ve arkadaşlarının, tenkili için kat’i emirler vermişti.


1920 yılı Temmuz ayının son günlerinde bin ikiyüz atlı, top ve makineli tüfekle harekete geçen kuvayi tedibiye, Üstünkran nahiyesi üzerinden Bingöllere çıkıp, burada Hallo çetesiyle temasa gelerek onu Şuşar mıntıkasına püskürtüp geri dönerken, Cibranlı Miralay Halid’in amcaları İsmail ve Hasan’la Zırkan aşiret alay kumandanı Haydar’ın kurdukları bir plan üzerine, yaylada bulunan Hormek kabilesinin Rakasan ve Tatan halkı üzerine yüklenmiş, bunları top ateşine tutarak köylerine indirmiş, bu köylerden dokuz adam öldürmüş, üç köyün bütün eşya, mal ve vadarını talanlamışlardı. Aynı günde kuvayi tedibiyeden ayrılan Cibranlı Halid’in amcası Hasan, bir kafile atlı ile Köşkâr deresinde Lolan gençlerinden İbrahim ve Şükrü ile karşılaşıp bunları hile ile iğfal edip yanına çağırdıktan sonra hemen üzerine atılarak tutmuş ve öldürmüştü.


Bu haksızlıkları bizzat gören kuvayi tedibiye kumandanı askerini ve  toplarını alarak Varto ilçe merkezine dönmüş, Hormek ve Lolan aşiretlerinin kendilerini, Hamidiye alaylarına karşı savunmalarına emir vermiş, bu durum karşısında aşiret alayları dağılmışlardı.


Muş Mutasarrıfı Muş’a ve Nazım Bey de Erzurum’a dönerken, Hormek ve Lolan muhtarlarının mazbatalarını orduya verip Cibranlı Halid’in milli hükümete karşı bir isyan çıkarmak istediğini ve Kürt istiklâli için çalıştığını, Hormek ve Lolan halkının kendisine uymadıklarından hem onlara saldırdığını ve hem de onları hükümetin emriyle tedip etmek için, isyan ettiklerini iddia ettiğini anlatmışlardı. Bu durum karşısında Kâzım Karabekir Paşa Hallo için idari bir af çıkarmış, Hallo iki hafta sonra Muş Mutasarrıfına istimân edip evine dönmüştü. Halit Bey ikinci defa Muş adliyesinde bulunan dostlarına müracaat ederek köy basması ve yedi adam öldürmesi hadisesini adli bakımdan Muş mahkemesine vermiş, dinlettiği yüzlerce şahitle Hormek ve Lolan halkından yetmiş kişiyi gıyaben idama mahkum etmişti.


Bu hadiseden sonra Cibranlı Halit Bey’in milli hükümete karşı cephe aldığı kolorduca şüpheli görülmüş, bölgedeki aşiretlerin başından ayrılması düşünülmüş ve bu sebeple Erzurum’a çağrılarak miralaylık rütbesi baki kalmak şartiyle, kolordu divânı muhasebat komisyon reisliği ödeviyle Erzurum’da alıkonulmuştu. 19/Ağustos/1336-1920






(1) Kârir’de Küçük Ağa oğlu meşhur Haydar, 29 yaşında iken bu hastalıktan öldü. Bütün Hormek kabilesi ve Kiği muhiti bu harikali genç için kara bağlanmıştır. Hatırımda kaldığında göre iki ay zarfında bizim Kasman köyünden bu hastalıktan 63 kişi öldü, mezar kazacak kimse kalmamış gibiydi.
(2) Ali benim babamdır. Ben o sırada yeni Varto rüştiyesinden çıkmış, onaltı yaşlarında bir gençtim. Babam hasta ve halsiz olduğu için akrabaları onu Kârir dağlarına kadar kızakla götürmüşlerdi.
(3) Bu savaşta milli kuvvetlerimiz Rus kıtaatını Alipiran köyüne kadar sürdü. Bu savaşta gerçek bir kahraman olan Kârirli Kamer ağanın kardeşi genç “Ağa” şehit oldu.
(4) Bu tepeler Kârir dağlarının en yüce noktalarıdır. Her tepenin sivri ucunda etrafı taşla çevrilmiş birkaç eski mezar vardır. Bu mezarlar Romalılar çağında şehit düşen Türk kumandanlarınındır. Tepeler üzerindeki bu adlar onlardındır. Halk bu makberlere şehit der ve bunlara ibâdet ederdi. Halk bunlardan mucize görmüştür.
(5) Ben o gün Hormek milli kuvvetleriyle beraberdim. Bu savaşı bizzat gördüm.
(6) 1333-1919 yılında hicretten dönen Kârir halkı, Rus ölülerinin yanı başında, bu meşelerde düşen binlerce silâh ve cephane bulmuşlardı. Bunların büyük bir kısmı çürümüş, kullanılmaz bir hale gelmişti.
(7) Eski Büyük Millet Meclisi Reisi sayın Kâzım Paşa
(8) Bu sırada Orgeneral Salih Omurtak, Ahmet İzzet Paşa’nın erkâni harbiyesinde idi.
(9) Bu kuvvetler o çağda merhum Kâzım Orbay’ın emrinde çalışıyordu. Bu aşiretlerden en fazla çalışan Balabanlı Gül Ağa, ve daha sonra Çarıklı Mustafa Bey ve Kureyşanlı Şah Haydar olmuştu. Şah Haydar bu savaşta şehit olarak ve büyük yararlıklar gösterecek canını vatanına kurban vermişti.
(10) Küçük Ağa o kış Sorak köyünde ölmüş, Ahmet İzzet Paşa büyük bir kadirşinaslık yaparak bu köye kadar gelmiş, Küçük Ağa oğlu Mehmet Efendi ile akrabalarını alıp Elâzığ’a götürmüş, birçok iyilikler yapmıştır. Babam Ali ile biz de Vartolu muhacirlerini alıp Akçadağ’a gitmiştik. Engüzek köyünde Yusufhan adlı bir Türk eşrafı ve akrabaları Şeyho ve Karaca bize büyük iyiliklerde bulunmuşlardı. Babam Ali 13 Eylül 1917 günü bu köyde öldü. Balabanlı dayımız Gül Ağa kabilesiyle bu sırada Malatya’nın ova köylerinde idi.
(11) Varto’ya ilk tayin edilen kaymakam Muşlu Bedirhan efendi idi. Bu sırada Varto’nun Kasman köyünde 147.Alay’ın üçüncü taburu oturuyordu. Tabur K.onbaşı Cemil beydi. Çok yüksek bir fazilete sahip olan bu zat, bu köyde dört ay kalmış, buradaki zahire ambarını fakir köylüye dağıtmış ve ilçenin asayişini düzelterek Midyat’a geçmişti.