malazgirt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
malazgirt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Bölüm IV: Varto Halkı ve Kabileler





Varto ilçesinde yerli olarak beş kabile vardır. Toplu olarak birer sahada yerleşmiş bulunan bu Türk oymaklar şunlardır:


A- Cibran ; B- Lolan ; C- Abdalan ; D- Çerkesler ; E- Hormek



A- Cibranlılar:
Kadri Kemal Kop, (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserinde bu aşiret hakkında diyor ki:

(Kamusu - İslâm, Anadolu'nun doğu vilâyetlerinde büyük bir yığın olarak yaşıyan Cibranlı aşiretinin aslen Türk olduklarını yazmaktadır. Cibranlılar eskiden beylerine İlağası derlermiş. Cibranlılar, büyük Acun Savaşı'ndan önce bulanık kazasının Karaağaç, Koçak, Akak köylerinde ve Varto kazasının Durabey, Alagöz, Kalecik, Anar, Karaş köylerinde kesafetle ve daha birçok köylerinde dağınık bir halde yaşarlardı. Kurdukları Hamidiye atlı alaylarına 31-33 numaralar verilmişti. Bu köylerin hepsini de o çağlarda bu tarafların en zengin köyleri sayılırdı. Bu alayların merkezi, Varto kazasının o çağda merkezi olan ve 1899 nüfus yazımında 85 evli, birkaç dükkânlı ve 1933 de 735 nüfuslu ve 147 evli bulunan Gömgüm kasabası idi.)

Kadri Kemal Kop'un belirttiği gibi, Cibran aşiretinin Türk ve yakın çağ Türkleri olduğuna şüphe yoktur. Kitabımın aşağı bölümlerinde, gelecek tarihi olaylar arasında açıkladğım gibi, bu aşiret halkı, Konya, Karaman, Teke ve Ankara taraflarından Yavuz Sultan Selim'in kaldırıp, doğu illerine gönderdiği aşiretler arasında gelmiş ve bu Türk aşiretler Şiiliğe karşı koysun diye, doğu illerine gönderilmişti. Bu Türk aşiretler bu illerde Halti-Lohordu Türklerinden olan "Kurt-Baba" Baba Kürdi şubesiyle temasa gelerek onların Kormanci dilini öğrenmişlerdi.

Bu aşiretin yaşlılarının verdikleri bilgiye göre: Hicretin onuncu yüzyılında Anadolu'dan Urfa'ya ve sonradan Viranşehir'e ve Viranşehir'den ilağaları olan Şehsuvar'ın idaresi altında göçebe olarak doğu dağlarına geldiklerini ve sonradan Varto, Bulanık ve Karlıova ilçelerindeki köylere yerleştiklerini anlatıyorlar.

Bu aşiret ağaları eskiden atalarını şöyle sayarlardı : İlağası, Şehsuvar, oğlu "Budak", Budaktan Topal Haydar, Topal Haydar'dan Suvar doğmuştur. Suvar'ın, Halil, Teymurğ Fendi, Sincar, Maksud ve Ali adlı oğlu ve torunlarından aynı adları taşıyan birer kabile ve boy türemiştir. Asırlarca Cibranlı aşiretinin diğer ara - boylarını idare eden bu boyların hepsine Suvar oğulları denilmektedir. Suvar oğulları, tarihin her çeşit devrinde ve Hamidiye teşkilâtında bütün Cibran aşiretine başkanlık etmişlerdir.

Diğer bir görüşe göre: Cibranlıların, İkinci Bayezit devrinde Osmanlı devletinin Anadolu'daki Türk oymaklariyle çarpıştığı sırada, padişahın bir kolu olarak birçok asi aşiretler üzerine yürüyen meşhur Şahsuvar zade Ali beyin aşiretinden oldukları ve bunların sonradan bilindiği gibi padişahın gazabına uğrayarak bu zorlama altında Teke'den Urfa'ya ve Urfa'dan Varto ve Bulanık ilçelerine gelip bu sahada yerleştikleri sanılmaktadır.

Cibranlılar, hangi zorlama ile doğu illerine gelmiş olsalar dahi, katiyetle bildiğimiz bir hakikat varsa o da, bu kabilenin dört asır önce Anadolu'dan doğu illerine göçmüş bir Türk aşireti olduğudur. Komşularım olan bu halkın, bugünkü tip, sima, örf, âdet ve ayrıldıkları araboylardaki Türkçe adlardan tamamen Türk oldukları anlaşılmıştır. Bu aşiret, asırlarca çadır altında yaşamış ve ancak H.11 inci yüzyıl başında Varto havalisinde yurtlanmış ve ekincilik hayatına girmiştir. Bu halkın göçebe iken hangi mezhep ve tarikata bağlı buşunduğu kestirelemez. Ancak bu aşiret halkı, Varto, Karlıova, Bulanık ilçelerinde yurtlandıktan sonra o çağda Şafii mezhep ve Nakşi tarikatını Bağdat'tan getirip, Çapakçur, Palu, Genç, Solhan , Varto, Karlıova muhitindeki halka aşılayan Palolu şeyh Ali elinden Şafii ve Nakşi tarikatını kabul ederek bu aileye mürit olmuşlardır. (1) Bu halk eski inanışlarını pek çabuk unutarak bu mezhep ve tarikatın fedaileri kesilmişlerdir.

Cibranlı aşiretine başkanlık yapan Suvar oğulları, Şafii mezhep ve Nakşi tarikatını kabul ettikten sonra, milli varlıklarını tamamen İslâm ve Arap ülküsüne feda ederek, kendilerini taktis maksadiyle dedeleri olan Şahsuvar'ın ve Derviş Budağ'ın aslen Arap ve Seyyit olduklarını iddia etmek suretiyle, kendilerini Cibran aşiretinden ayrı ve üstün görmüş, bu iddia ile kendilerini diğer aşiret eratından yüksek tutmaya ve onları kendilerine manevi ve idari bir şekilde bağlamakta büyük başarı göstermişlerdir. Bu görüş bütün ilağaları ve aşiret eratı arasında kökleşmiş, bunlar her şeyden önce Şeyhlerine ve Nakşi tarikatının Arap hırsiyle yürüyen umdelerine bağlanarak Türklüklerini, milli varlık ve benliklerini ve öz dillerini unutarak, Osmanlı siyaseti içinde doğu illerinde esen zehirli fikirlere kapılarak, Kürtlük ve Kürdistan ülküsünü taşımışlardır.

Aşağıda, gelecek bölümlerde açıklayacağım gibi bu türlü ve asılsız fikirlerle zehirlenen bu aşiret halkı, Türklüklerini tamamen unutarak H.1307 yılında Osmanlı padişahı Sultan Hamid'in teşkil ettiği Hamidiye alay teşkilâtına girerek 1200 mevcutlu üç tane Cibran aşiret atlı alayını kurmuş ve bu alaylar kaymakam ve binbaşılıklarına hep Suvar oğulları geçmişlerdir.

Cibran aşiret alayları, 1914 Cihan Savaşı'ında doğu cephesinde büyük yararlıklar göstermişler ve fakat milli hareket ve uyanma başlayınca ve büyük Atatürk milli bir insan ve ülkü ile meydana çıkıp hilâfet ve şeriatın temeline el uzatınca, Cibran ağaları ve aşriet halkı dini akide ve şeyhleri olan Şeyh Said'in manevi tesiri altında ezilerek, derhal milli cidalin aleyhinde harekete geçmiş ve en son 1341-1925 yılında şeyhleri olan Hınıslı Şeyh Sait'le isyan ederek ve bu irtica hâdisesinin en başına geçerek, dinin, şeriatın, hilâfetin, birer fedaileri kesilmiş ve gerçekten bu adlar altında aslı astarı olmayan Kürtlük ve Kürdistan davası için çalışmışlardı. Üçyüz yıl öncesine kadar Türkçe konuşan ve halis Türk soyundan olan bu aşiret halkı dini telkinat ve şeyhlerinin yanlış duygularına uyarak bilmemezlikle mensup bulundukları Türk milletine ve Türklüğe karşı koymuşlardı.

Cibran aşireti yaptıkları hatayı tez kavramış büyük tecil affından sonra Cumhuriyet idaresinin şefkat dolu kolları arasına atılarak Türklük ve milli birliklerini idrak edip, aşiret ve şekavet sisteminden hürriyet adalet ve Türk milli birliğien geçmiş ve bugün Cumhuriyetin yüksek idare ve resjimine içten bağlanmışlardır.

Suvar oğulları , torunu Şibili oğulları, Araboy, Biliki, Aliki, Memiki, sincar ve Teymur oymaklarına ayrılan Cibranlı aşireti halkının Karlıova ve Bulanık ilçeleri hariç, yalnız Varto ilçesine bağlı köylerde 35 köyleri altı bine yakın nüfusları vardır. Bu halk bugün tamamen çiftçi ve çalışkandır. Herkes koyun ve idare sahibir. Toprakları verimli ve boldur.



B- Lolanlılar:

Kadir Kemal Kop'un "Doğuda Araştırmalarım" adlı eserinde verdiği bilgiye göre, Lolan aşireti, Asya'da husule gelen bir kuraklık yüzünden Milâdın dördüncü yüzyılında ana yurtları olan türkistan'daki Lolan şehrinden batıya göçmüş bir Türk kabilesidir. Lolan şehrinin harabesi, hâlen Türkistan'da mevcuttur.

H.tarihin 10 uncu yüzyılında Varto'ya gelen ve ilçenin yerli halkından sayılan bu aşiret halkı, Erzincan ve Dersim bölgelerinden Varto'ya geldiklerini ve Akkoyunlu Türklerin Karabali oymağına mensup bulunduklarını söylemektedir. Bu kabile halkı, Varto'da Kalıbalkaçer, Kasım Hırdan boylarına ayrılmış, eski örf, âdet, inanış, tip-çehre, erkek ve kadın adlarında henüz halis Türk vasıflarını saklamaktadırlar.

Ötedenberi Türk olduklarını, milli bir inanışla bilen ve tarihin her devrinde Türk hakan ve padişahlarına çiftçilik yapan ve bu sebeple aşiret sayılmıyarak, Sultan Hamit tarafından kurulan Hamidiye teşkilâtına alınmıyan Lolan aşireti, aşağı fasıllarda yazılacağı gibi, Hamidiye alayları devrinde Cibranlı akınlarından kendilerini korumak için silâhına sarılarak kabilelerini ayakta tutmıya çalışmış ve fakat büyük zararlara uğramışlardı.

O çağda bu kabilenin ağası bulunan Kalıbal oğullarından Mehmet ağa, Hamidiye alaylarına karşı hükümetin nüfuzuna sarılmak maksadiyle Varto meclisi idare âzalığına girmiş, ve yine de Hamidiye alay kumandanlarının nüfuzları altında ezgin bir hale gelmişti. Bu aşiret halkı Meşrutiyette, büyük bir mevcudiyet göstermiş, milli mücadele harekâtında ödevlerini yapmış, Cumhuriyet devrinde Şeyh Sait isyanında, milli kuvvetler safında çalışmış, Cumhuriyet ve Türklüğe önemli görevlerde bulunarak bu son deneme ile Türklüklerini ispat ve yurt ödevlerini yapmışlardır.

Lolan aşireti Alevidir. Bu aşiretin bir kısmı henüz Erzincan'ın Danzik nahiyesi köylerinde oturmaktadır. Lolanlılar Erzincan bölgesinde iken, Aleviliği burada kabul ederek H.736 yılında (Alâettin - Ertena) tarafından mürşitliği tasdik edilen Horasanlı Hacı Kureyş babaya çırak hakkında bağlanarak, Alevi-Bektaşi tarikatine girmişlerdir. O çağda Erzincan'daki aşiretleri yoklamaya gelen Sultan Alâettin, bu Horasanlı babanın seyyitlerini resmi bir seceresi ile tasdik ederek, Lolan, Çarek aşiretleriyle birlikte o civarda bulunan birkaç Türk aşiretini daha bu babanın tekkesine lokma hakkını vermeğe bağlamıştır. Bu halk yirmi yıl öncesine kadar Hacı Kureyş oğullarına çırak hakkı vermişlerdir.

Lolanlılar, Varto merkezinin 8 ve Karaköy bucağının 11 köyünde toplu olarak oturmaktadırlar. Bu aşiretin Varto'daki nüfusları üç biden fazladır.



C- Abdalan Kabilesi

Bu kabile halkı, Lolanlardan önce Varto köylerine gelmişlerdir. Bunların Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın Bingöl dağlarına çadır kurduğu çağlarda, Akkoyunlu Türklerden ayrılarak Hanabdal ile Varto köylerine geldikleri söylenmektedir.

Hicretin 9 uncu yüzyılın başında Varto köylerine gelip yerleştikleri sanılan Abdalan kabilesi toplu olarak Varto ilçesinin Bingöl eteklerinde kurulan ve bu ilçenin merkez bucağına bağlı olan Gülükler, Hoşan, Kalçık adlı üç köyde otururlar. Bu kabilenin bu köylerde beş yüzden fazla nüfusları vardır. Abdalanlılar, Hınıs, Tercan ilçesinin çeşit köy ve komlarında dağınık bir halde yaşıyan çiftçilerdir. Bunlar bulundukları yerlerde kendilerinden seçilmiş hiçbir aşiret ağası idaresinde bir topluluk kurmamış ve tarihin her devrinde civar aşiretlerin boyunduruk ve idareleri altında yaşamışlardır.

Hamidiye alayları teşkilâtında, Abdalanlılar, Varto merkezine ve Hamidiye kumandalarına yakın oldukları için, Cibran aşiretinin nüfuzları altında sıkışmış, yıllarca bu aşiret ağaları emrinde çalışmışlardır. bu zor şartlar altında yaşıyan Abdalanlılar, yapılması gereken Türkçülük ödevlerini lâyıkiyle başaramadıkları gibi, Şeyh Sait isyanına kısmen Alevi aşiretlere katılarak, hükümete yardım ve kısmen asilere katılarak milliyetlerine hıyanet etmişlerdir.

Bu aşiret halkı, ötedenberi ekinci ve koyuncu olarak yaşamışlardır. Bunlar da Alevi ve Bektaşidirler. Son çağlara kadar sadettan "Baba-Mansurlu" Seyyitlerine çırak ve lokma hakkını vermişlerdir. Bu halk, pirlik-mürşitlik cihetinden Baba Mansurlulara ve rehberlik kısmında ocakları başında kalan bir aileye ve bazıları da Kureyş Seyyitlerinde bağlanmışlardır.

Varto bölgesinde herhangi bir kabile veya aşirete mensup olmıyan tek bir halk ferdi yoktur. Yukarıda adları geçen bu kabilelerden başka yine ilçe merkezine bağlı Kovik, Taşçı köylerinde, Kimsorlu ve Zatişeyh köyünde Kılavsı adlı iki küçük kabile vardır. Kimsorlu kabilesinin Varto'daki nüfusları 400 ve Kıvasların 200 den fazladır.

Selçukiler devrinde, Alevi olan ve sonradan yine bu tarikatın bir bütünü sayılan Bektaşiliği kabul eden ve ötedenberi koyunculuk ve çiftçilikle geçinen Kimsorlu-Kimsordu kabilesinin Van tarihinin Türklüklerini belirttiği Şadeli aşiretinden ayrıldıkları ve bunların 300 yıl önce Kiği ilçesine bağlı Holhol köyünden Varto'ya geldikleri ve Kılavsı-Kıravaş'lıların Nabiye ilçesi alanında oturan ve ırkan Türk olan Karsanlı kabilesinden ayrıldıkları söylenmektedir.


D- Çerkesler:

Tarihi kaynakların Moğol, Tatar ve en kökünden Türk ve Turani soydan saydığı Çeçen ve Çerkeslerin Kafkasya'dan gelen üç kabilesi bugün Varto'nun Çaharbur, Tepe, Zirink, Aynan, Doğdap köylerinde toplu olarak oturmaktadırlar. Bunların bu köylerde bin kadar nüfusları vardır.

Sünni ve Hanefi mezhep olan ve henüz kendilerine mahsus eski Türk âdet ve inanışını koruyabilen Çerkes ve Çeçenler yaşayış bakımından diğer aşiretlerden farklı ve daha medenidirler. Bunlar bu bölgede azlık bulundukları için zaman zaman aşiret ve derebeylik usulünün idaresi altında ezilmiş, aşiretlerin bazı âdet ve buyruklarını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Çerkesler, Varto ilçesine geldikten bugüne kadar, kendi aralarında seçilmiş herhangi bir ağa veya zorbanın idresi altında toplanmamış, her aile başlıbaşına hür ve demokrat bir şekilde geçinmiş ve her zaman idareyi hükümetten beklemişlerdi. Bunlar bazen aralarından çıkan bir adamın arkasında devlet hizmetine girmişlerdi. Çoğu sanatkâr, azı çiftçi ve koyuncu olan bu halk, kendi aralarında Çerkes, Çeçen, Lezgi dilleriyle konuşur ve bu her üç şube de, birbirilerinin dillerini bilmedikleri için genel kurullarda ve birleştikleri yerlerde türkçe konuşurlar. Çerkeslerin hepsi de türkçeyi öz ana dilleri kadar bilir ve her aile ocakları başında çoluk çocuklarıyle türkçe konuşmayı âdet edinmişlerdir.

Emekli Miralaylarımızdan M.Rıza, eserinde çok haklı olarak bütün Çerkesler hakkında şöyle diyor:

"Bunlar, umumi yerlerde çerkesçe dilleşmezler. Bunun için milli birlikten açık bir ayrılık göstermezler ve yurda daha çok bağlıdırlar."

Çerkesler H.1293 Kars seferinden sonra Kafkas ve Dağıstan'dan göçerek Varto'ya gelmişlerir. Bunların bir kabilesi de birkaç yıl sonra Urfa'dan gelmiştir. Bu halk Yeniçeri isyanına hükümete sipahi olarak çalışmış ve daha sonra Muş'ta beylerbeyi olan Alâettin Paşa oğullarının idareleri altında iki yüz kişilik bir atlı müfrezesini teşkil edip bu müfreze ile bazı aşiretlerin eşkiyası takibinde gezmişlerdir.

Çerkes ve Çeçenler aşiretten sayılmadıkları ve bu bölgede fazla nüfusları olmadığı için İstibdat Devrinde reâya sayılmış. Hamidiye aşiret alay komutanlarının himayesine sığınarak, onlara hizmet görmüş, vergi vermiş, sıkışık bir durumda kalmış ve fakat şahsi hürriyet ve akidelerini hiç kimseye feda etmemişti. Meşrutiyet devrinde hürriyetlerine kavuşan Çerkesler, kendini toplamış, Şeyh Sait isyanında kudret ve kuvvetleri nisbetinde Cumhuriyet idaresine hizmet etmişlerdir.


E- Hormek Kabilesi:

Atalardan süzülüp gelen rivayet ve inanışa göre, Hormekli kabilesi Harzemlidir. Bu ad yakın çağlara kadar Huvarzemiyan şeklinde konuşulurdu. Bu aşiretin yaşlı adamları, soylarını anlatırken:

- Biz Huvarzem şahı olan Mehmet Şah'ın oğullarıyız. Ebülmüslimi Horasani, Nesri-seyara karşı savaşıp kuvvetten düşmüş ve kendisine kement atılıp tutulacağı sırada bizim dedemiz Mehmet Şah'ı imdadına yetişip onu kurtarmış ve bu dâva da sonuna kadar aşiretiyle birlikte Ebülmüslimle çalışmış, Emevileri ortadan kaldırdıktan sonra Horasan'a dönmüş ve Ebülmüslim Bağdat'ta şehit edilirken, aşiretimiz Horasan'dan Erzincan'a ve oradan Dersim eteklerine ve daha sonra Kiği ve Varto'ya yayılmıştır... derlerdi.

İstibdat devrinden önce bu kabilenin civarında olan aşiretler bunlara Horumbeyan, Hormekân ve Huvarzemiyan diye adlandırırlardı. Bugün Kiği ile Nazmiye ilçeleri arasından geçen Kiği nehrinin kıyısında eski Bağın kasabasına yakın Hormek adlı büyük bir köy harabesi vardır. Burası yıllarca viran bir hale geldikten sonra son çağlarda birkaç evli bir köy olarak kurulmuştur.

Hormek aşiretinin Horasan'dan Erzincan'a ve oradan Nazmiye ilçesine ve Hormek köyüne ve daha sonra Varto ve Kiği ilçelerine dağıldıkları, bugün bu il ve ilçelerdeki bölgelerde toplu olarak yaşayan bu halkın varlığından anlaşılmaktadır. Bu gerçeklikle beraber aşağılarda örneklerini yazacağım bazı tarihi belgeler bu görüşlerimi bir kat daha aydınlatacak ve Hormek kelimesinin aslının, Harzem adı olduğu kendisini gösterecektir.

Bu gerçeklik karşısında bile son çağlarda bu aşiretin ilağaları kendilerini Hamidiye alaylarına karşı kudretli göstermek ve manevi bir duygu ile aşireti eratını kendilerine bağlatıp toplu bir idare kurmak ve kendilerini halktan üstün tutmak için : - Evet, biz Harzemli Mehmet Şah'ın ana cihetinden torunlarıyız.... Lâkin babamız, Hazreti Peygamberin amcası Hamza pehlivanın torunlarından Ferâmuz Şah'tır. Bu zat, Ebülmüslim'in ordusunda serdar iken Hazreti Muhammet, Şah'ın kızıyla evlenmiştir. Biz bu ikisinin çocuklarıyız...Bunun için bize Ferâmuzdan kinaye olarak Fereşat - fero oğulları denilmektedir....- diye övünmüşlerdir.

Araplarda Ferâmuz Şah adlı bir kumandanın olmadığını ve bu adamın bir Türk serdarı olduğunu bilmekle dahi, bu iddianın bütün inceliğiyle yine Türk soyuna doğru aktığını ve bu aşiret halkının aşağı yukarı bütün menkibelerini durum ve göreneklerini elde ettiğimiz tarihi belgelerle yüzleştirince, Fero - fereşat oğullarının da bütün aşiret halkıyle birlikte Türk bir babadan olduklarını ve bu aşiretin Mehmet pehlivanı Elharzemin'in oğulları olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.

1928 yılında Varto ilçesi kaymakamı olan Ankaralı Ramiz Bey'in yanında gördüğümüz Harzem Tarihi'nin 118 inci sahifesinde:

- Selçuk Padişahı Alparslan oğlu Melikşah'ın 1069-1072 Miladi yılında Anadolu fethine memur ettiği akrabası Kutulmuş oğlu serdar Süleyman Şah'la beraber Mehmet Pehlivani Elharzemi adlı bir emirin Erzincan'a geldiği ve Süleyman Şah Erzincan'ı fethederken, bu zatı buraya Bey dikerek batıya doğru seferine devam ettiği ve bugünkü Hormek kabilesinin bu adamdam türediği yazılmış, bu gerçeklik meydana çıkmıştı.

Yine 1928 yılında Hınıs ilçesinin Alâgöz köyünde oturan ve Hormekli aşiretinden Hasalı boyuna mensup olan Mehmet oğlu Ali'nin evinde okuduğumuz H.950 tarihinde yazılmış küçük bir secerede: Hormek kabilesinin ilağaları hakkında şu yazı vardı:

" İptidası Harzem deştinden gelen Mehmet Pehlivani Elharzemi, Erzincan diyârına bey olmuş ve sene fi rabiülevvel 540 tarihinde Erzenilrum'da vefat eylediğinden yerine oğlu Melik Şah Bey olup, kaçan Tatar Gelünca oğlu Cafer Şah çerisini alup, Sülbüs dağına oağ kurmuş ve Cafer Şah 629, oğlu Karazeynel 664, oğlu Beşir Bey 701 ve oğlu Mümin Bey 726, oğlu Zeynel Bey 769, oğlu Aynal Bey 804, oğlu Kara Yakup 835, oğlu Malhas ağa 878 tarihinde fevt olmuşlardır."

Hamailin alt kısmında H.1065 tarihinde yazıldığı anlaşılan diper bir yazıda:

" Alhas ağa oğlu Mustafa ağa 956 senei hicriyesinde vefat edip yerine oğlu Haydar ağa ilağası oldu. Mezburun 1019 tarihinde vefatiyle Hormek ilağası oğlu Gülabi'ye geçti. Bunun çağında Hormek aşairi yurdundan civara dağıldı. Gülâbi oğlu Fereşat ağa kavmini topladı, dedesi Kara Yakup ağanın kılıcını kuşandı, Sülbüs şehidine çıkıp burada cenk eyledi." diye yazılıdır.

Küçük bir hamail şeklinde olan bu şecere 950 yılında Hormekli Alhas ağa oğlu Ali tarafından yazılmıştır. Ondan sonra yazılan tarihsiz ve çeşit el yazılarında şecerenin bulunduğu ev sahibinin dedeleri, şecereyi yazan Alhas ağa oğlu ali'ye kadar götürülmüş ve şöylece sona erdirilmiştir:

- Mehmet bini Hüseyin, bini Muşâil, bini Kara Ali, bini Salakal, bini Muhammet, bini Mut, bini Gülâbi, bini Mustafa, bini Ali ağa, bini Alhas ağa diye 11 babasını kaydetmiştir ki, bunlara Alikân oymağı derler.

Bu eski şecere ve hamilin diğer kısımlarında cenk ve nusrata ait bazı âyetler, arapça ve türkçe dualar ve cin, peri şerrinden sakınmak için birkaç nüsha ile birçok türkçe gülbanklar vardır. Bu kabilenin Türklüğü hakkında oturdukları yerlerde ve Erzincan'ın Silepür bucağıyle Nazimiye2nin Civarik, Balik, Hormek köylerinde yeniden birçok canlı eserler ve yazılı mezar taşları gözlere çarpmaktadır. Doğu illerindeki nesil için yeni bir eser yazan emekli albay M.Rıza "Birlik ve Dilbirliğimiz" adını verdiği bu eserin 23 üncü sahifesinde:

"Hormik, Çarıklı ve Lolan aşiretleri soyca Türk olduklarını bilir ve söylerler" diyor.

Son çağlarda Varto'nun Şarik köyünde bu aşiretle beraber birçok Türk kabilelerinden bilgi veren bir sülâle şeceresi meydana çıktı. Bu şecere ilk önce H.582 yılında yazılmış ve 628 - 1232 yılında Selçuk hükümdarı Alâettin Keykubat tarafından tesdik edilerek, Sultanlık mühürüyle mühürlenmiştir. Başlıbaşına bir kitap dolduracak kadar uzun olan bu şecerenin belirttiğine göre: Şecerede adları yazılı on iki Türk aşireti, Selçukiler devrinde Horasan'dan Erzincan'a, Bağın (2) ve Hüsnü Mansur kasabalarına gelmişlerdir. Bu aşiretlerin başında Alevilik halifeleri olarak gelen Horasanlı Seyyit Mahmudi - Hayrani ve "Şahmensur baba" Hüsnü-Mensur kasabasında tekke kurmuşlardır. Sultan Alâettin Bağın kasabasına gelirken Şahmensur'la Seyyit Mahmud'un oğlu Haci Kureyşi ve Seyit Ali adiyle anılan Derviş Beyazi, bu on iki aşiretin ağalarını Bağın'da toplayarak bu seyyitlerden mucizât istemiş, bunlardan Şah Mensur duvar yürütmüş. Haci Kureyş ile Derviş Beyaz da fırındaki ateşe girmişlerdir. (3) Sultan Alâettin bunları bu mucizelerini şecerede tesbit edip silsilelerini tastik etmiş ve bu on iki Türk aşiretini pirlik ve mürşitlik bakımından Şah Mansur'la Hacı Kureyş'e ve rehberlik makamında Derviş Beyaz'a mürit edip lokma hakkına bağlamıştır.

Tamamen ve arapça ve bazı yerlerinde türkçe ile karışık bir yaziyle yazılan bu büyük şeceredeki Sultanların resmi mühür ve yazılarına bakılırsa; Sultan Alâettin'den bir asır sonra Osmanlı Padişahı Orhangazi bu şecereye ikinci bir şerh çekmiştir. Bu şerhte şecere sahiplerinin soylarından ve yerlerinden bahsedildikten sonra:

" Müceddeden hazihi şeceretün fi semane mâeti - mite, ve fi vakti lifeiha Bağdad, abdullahil Tayyip, fi vakti zülillâhi islâm, biismihi, Sultan Orhangazi"

Bu şerhten sonra Osmanlı Padişahı Murat Han, Bağın kasabasına gelip burdaki Türk aşiret ağalariyle şecere sahiplerini huzuruna alarak şecereye üçüncü bir şerh çekmiştir. Tastikten sonra şecere şöyle denilmektedir:

"Ve min Hazihi elsilsileyi elşerifü feridil-dehir, vehidil - asır, el seyyit şeyh Mahmudul - halli, fi vakti Sultan Murat Han ve zuhuru kerametihi, kerameten sahihan. Meşhuran fi huzuru Sultan Murat Han. dairetün bilnârilkesir. Fi kasabati Bağın."

Sultan Murat Han, Bağın kasabasına gelirken burada tarikat rehberi olan Derviş Beyaz oğullarından Ali Uyyun adlı bir zatı gösterdiği liyakatten dolayı kendisine Çapakçur ovasını vakfederek bu ovanın abı-tahhur köyünde namına bir tekke açmıştır. Bunun için şecerede şu metin vardır:

"Elmalum velmeşhur Derviş Beyaz veledi âlem, Ali - Uyyun mukayyedu filkütügi biltekiyeti elmüstemi memaliketü Çapakçur abi - tahhur."

Bu şecerenin Sultan Alâettin tarafından tasdik edildiği çağda, Bağın kasabasında şecere sahipleriyle birlikte Sultan'ın huzuruna gelip şeceredeki babalara mürit denen on iki Türk aşireti içinde Hormek kabilesinin o çağda başı olan Cafer'in de adı vardır. Şecere bu aşiretleri şöyle vasıflandırmaktadır:

1 - Cafer min kabileti delisenler, elmusamma ükseü dağ. İsmühü Sülbüsen (4). Bilâkabı Hurem began.
2 - Tevmur. Min kabileti alân. Elmusamma burkent budan.
3 - Hüseyin Min kabileti Ba-ilyas Elmusamma Han var.
4 - Muhammet Min kabileti Milli. Elmusamma Bozkır.
5 - Abdullah Min kabileti İzol. Elmusamma üç ayak bılakabı iki bölük.
6 - Ali Min kabileti Haydar. Elmusamma Bedirkan. Yulakkabu karavel.
7 - Mustafa Min kabileti Karsan. Elmusamma hançer dik. Yulak - kabu şaz.
8 - İbrahim Min kabileti Lâl. Elmusamma bayi-kara yulakkabu yürük uzun.
9 - Mahmut Min kabileti Çakır Tahir.
10 - Muhammed min kabileti Dada. Börek uzun. İbtidası bucaktan gelmedir.
11 - Yusuf min kabileti zor veliyan. Elmusamma duvardelen.
12 - Abbas min kabileti Merdis. Elmusamma külâh dik.

Bu şecerenin verdiği bil de: o çağda Hormek kabilesi lâkabının Hurum - began şeklinde olduğunu göstermektedir. Azerbaycan yakınlarında Harzem Türklerinin kondukları bir ova vardır ki, buraya Hurum - düzü ve bu ovadaki Türk ağalarına da Hurum beyleri denilmektedir. Bu kabile halkının bu ad altında Sülbüs eteklerine göçtükleri ihtimali vardır.

Şecerenin toplu  olarak verdiği bilgilere bakılırsa, Selçuk hükümdarı Sultan Alâettin, tasavvuf ve Aleviliğe büyük bir önem vermiştir (5) ve tarikat halifeleriyle birlikte Hicretin yedinci yılı başlarında doğu illerine gelen birçok Türk aşiretlerini okşamış ve onlardan faydalanmıştır. O çağda Erzincan ve Bağın kasabaları arasındaki verimli yerlere yerleşen bu Türk oymaklar sonradan Osmanlı Padişahı Orhangazi ve Sultan Murat tarafından bile himaye edilmiş, ancak bunlar Yavuz Sultan Selim çağında aşağıda gelecek bölümlerde açıklayacağım gibi, bu verimli ve açık yerlerden kaçıp Dersim'in kranlık dağlarına kaçmışlardır.

Bu şecerede adları yazılı olan aşiretler, bugün bildiğimiz pirlik bakımından bu babalara bağlanmışlardı. İzol, Hayderan, Karsan, Şahveliyan, Arili, Şadili, Milan ve iki kardeş kabile olan Hormek ve Hıran aşiretleridir. Diğer üç aşiretin hangileri olduğu bilinmemektedir.

Yukarıda sıraladığımız tarihi kaynaklar, toplu olarak gözönüne alınırsa : şecerede adı yazılı olan Cafer, Mehmet Pehlivani Elharzemin'in torunudur. Cafer'in Erzincan'ın Silepür bucağından göçerek o çağda Bağın kasabasına bağlı bulunan Sülbüs dağı eteklerindeki Hormek, Balık ve Civarik köylerini yeniden kurduğu söylenmekte ve bu cihet Alâgöz köyünde bulunan şereceden anlaşılmaktadır. Silepür bucağında Mehmet Pehlivani'nin kurduğu büyük köy, Dalay ve Şavşek adlı üç köy vardır. Bu köyler halen Hormek aşiretinin Alikân kabilesiyle meskündür.

Cafer ve kabilesi Bağın civarındaki köylerde çoğalmış, aşaı bölümlerdeki tarihi olaylar arasında açıkladığım gibi buradan parçalanıp Kiği, Varto, Refahiye ve Kuruçay ilçelerine dağılmışlardır.

Mehmet Pehlivan'ın Erzincan'da ne kadar kaldığı ve burada ne gibi işler gördüğü hakkında elimizde hiçbir tarihi belge yoktur. Yalnız Erzincan'ın Kutulmuş oğlu Serdar Süleyman Şah tarafından zaptından bir asır sonra, Ali Menküçekle, Selçukilerin elinde dolandığını ve nihayet Selçuk hükümdarı Kılıç Arslan oğlu Süleyman Şah, 1181-597 tarihinde Erzincan'a gelirken kardeşi Mugissüddin ve damatları Menküçek oğlu Fahrettin'i Behram Şah ile birleşip, topladıkları bir ordu ile Erzurum meliki Melek Şah bini Muhammet üzerine yürüyerek Erzurum'u Melik Şah'ın elinden aldıklarını, Erzincan tarihinin 38 inci sahifesinde okuyoruz.


Alagöz'deki küçük şecerenin verdiği bilgide : Mehmet Pehlivani Elharzeminin 1124-540 yılında Erzurum'da vefat ettiği ve yerine oğlu Melik Şah'ın Bey dikildiğini kaydettiğine göre : Mehmet Pehlivan'ın Erzincan'da Menküçek oğulları tarafından bastırılarak buradan Erzurum'a gelip Beylik kurduğunu ve burada öldüğü ve sonradan valiliği elinden alınan adamın Mehmet Pehlivan oğlu Melek Şah olduğunu tahmin edilmektedir.

Yine Erzincan tarihinin verdiği bilgiye göre 1211-627 yılına kadar Erzurum Ali-Menküçekle, Selçukilerden Rükneddini Cihan Şah elinde kalmış, Rükneddin, Harzemli Celâlüddin'e yardım ettiği için, Alâettin Keykubat, Erzurum'u bu tarihte Rükneddin'in elinden alarak ülkesine katmıştır.

Şorik köyündeki büyük şecerenin 1212-628 yılında Selçuk Sultanı Alâettin Keykubat tarafından tasdik ve mühürlendiğine ve bu şecerenin Melikşah oğlu Cafer'in adı geçtiğine göre, Cafer'in babasından sonra Erzurum ve Erzincan'daki kabilesini alarak Bağın kasabasına bağlı olan Sülbüs dağının eteğine gelip Hormek, Civarik ve Balık köylerini yeniden kurup arkasını bu sarp ve yalçın dağa dayamak suretiyle hayatını kurtardığı ve Sultan Alâettin bir müddet sonra Bağın havalisindeki aşiretleri yoklamaya gelirken o gün, Hormekli kabilesinin başı bulunan Cafer'in adını bu şecerede kaydettiği anlaşılmaktadır.

Tamamen Türk olduklarını yukarıda gösterdiğimiz tarihi belgelerle sabit olan bu aşiret halkının, hangi zorlamalar altında Bağın bölgesinden parçalanıp Kiği ve Varto ve doğu illerinin diğer kesimlerine dağıldıklarını, aşağı bölümlerde yazacağımız tarihi olaylar arasında açıklayacağım. Ve bu bölümlerde göstereceğim resmi kayıtlardan bilinidiği gibi Hormek halkı tarihin her çeşit devrinde Türk olduklarını bilerek milli birlik ve bütünlükten ayrılmadan zaman zaman, doğu illerinde esen herhangi yabancı fikir ve cereyanlara uymadan, bir Türk köylüsü ve çiftçisi olarak yaşamış ve istibdat devrinde Hamidiye alaylarının üstün kuvvet ve saldırıları karşısında bin türlü zorluklar altında sayısız can ve mal kaybına uğradıkları halde, hürriyet ve cesaretlerini kaybetmeden yıllarca kara kuvvet ve istibdatla çarpışmış, meşrutiyet devrinde ve Birinci Cihan Savaşı'nda vatan cephesine koşarak kanlarını dökmüştür.

Bu Türk halkı, büyük kurtarıcı Atatürk'ün yurt ve ulus uğurunda açtığı milli mücadele ülküsünde doğu illerinde Türklük ve Cumhuriyetin fedaileri kesilerek Şeyh Sait isyanında Varto ve Kiği bölgelerinde henüz askeri kuvvetlerimiz yetişmemişken, haftalarca karlı bellerde asi kuvvetlerle çarpışarak büyük yararlıklar göstermiş ve en son askeri müfrezeler emrinde milli ödevlerini sona erdirmişlerdir.

Ötedenberi kültüre bağlı bulunan ve bugün çoğu okur-yazar olan Hormek halkının Varto ilçesinin Üstüran bucağında yirmi bir köyde 5000 den fazla nüfusları vardır. Aşiret sisteminin mevcut bulunduğu çağlarda gerek Varto ve gerekse Kiği ile diğer kesimlerde bulunan bu kabilenin topluluğunu Kara Yakub'un ahfadından olan Fereşat - Fero oğulları idare etmiş, bu aile Hormek kabilesinin ocak başısı sayılmıştır. (6)







(1) Aslen Part Türklerinin Zaza-dümbeli şubesine mensup olan Şeyh Ali, rivayete göre ilim tahsili için Bağdat'a gitmiş, Nakşi halifesi olarak yurduna dönünce, 11 inci asır hieride tarikatını bütün Zaza-dümbeli şubesiyle, Cibran, Hasenan, ikran aşiretleriyle Kormanço şubesinin diğer boylarına aşılamıştır. Asi Şeyh Saidin ceddi olan bu adam, Halti Türk soyundan kinaye olarak nesebini Arap kumandanı Halit bin Velide intisap etmek suretiyle (Halidi) olduğunu söylemiştir.

(2) Bağın Karakoçan ilçesinin şimalinden geçen ve Dersim dağları eteklerinde bulunan Kiği-piri nehrinin geniş bir vadisinde kurulmuş pek eski bir Türk şehridir. Şecerenin anlattığına göre büyük bir kasaba olan bu yerin, yığın enkazların içinde şimdi küçük bir köy vardır.


(3) Bu fırının yıkık duvarları son zamana kadar bu civardaki halk tarafından tavaf edilir ve büyük bir ziyaret bilinirdi.


(4) Tercümesi şöyledir: "Delsinler - Delihasanlar kabilesinden olan Cafer ki, yüce dağ dedikleri sülbüsle anılır. Bu kabilenin lâkabları Hurem - began'dır". Sülbüs Dağı Hormek köyünün üstündedir.


(5) Sultan Alâettin, o çağda Şahmensura ayrı bir şecere vermiş, halen Malazgirt ilçesinin Şobak köyünde Seyyit Cafer oğulları yanında olan bu şecerede yine bu on iki Türk aşiretinin adları vardır. Bunlar : Hiran aşireti Cafer'in kardeşi olan Ali-dost oğullarıdır. Koçgiri ve İzol aşiretlerinin de Hormekli ile bir boydan oldukları söylenmektedir. Hiran aşireti Malazgirt'in Mohundu bucağının yirmi köyünde oturuyorlar.


(6) Fereşat oğulları Varto'ya gelmezden önce bu ilçedeki bu kabileyi bir müddet Sormamet oymağından orteymur ve daha sonra Hasanhan Ali oğulları idare etmişlerdir.

























3 Mayıs 2015 Pazar

Bölüm III : Tarih Bakımından Doğu İlleri ve Varto







Bu konu üzerinde birer kitap yazan birçok tarihçilerimizin görüşlerini, ve doğu illerimizin eski bir Türk yurdu olduğunu bu kitabımızın birinci bölümündeki tarihi kaynaklara dayanarak belirttiğimi sanıyorum. Kitabımızın tarihi olaylarına geçerken yine bu konu üzerinde tamamlayıcı bilgiler vermeyi gerekli buldum.

Bu bahis üzerinde araştırmalar yapan Kadri Kemal Kop, (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserinin 9-uncu sahifesinde:

(- Dünyanın dört köşesinde Türk kavimlerinin akınlarına başladığı Maverayi-nehir, taraflarından şimale, batıya, cenuba doğru Türk kabilelerinin göç ettikleri gündenberi, doğu; ve cenupdoğu Anadolu, Türk kabile ve boylarının yol uğrağı ve zaman zaman yerleşip oturdukları bir diyar olmuştur. Hazer kıyılarından orta Asya'dan, Anadolu'ya garba uzanan Türk kabileleri, tarihin her devresinde buralardan geçerek batı Anadolu'ya ve sair memleketlere yayılmışlardır.) diyor.


Muhtelif tarihlerin verdikleri genel bilgilere göre; Türk ve Turani kavimle meskun bulunan doğu illerimiz, İsa doğuşundan altı yüzyıl önceden Miladın 89-uncu tarihine kadar Asuriler, İraniler, Ermenilerin ve en son Romalıların istilâsına uğramıştır. Bu illerdeki Türk kavminin bir kısmı, çetin boğuşmalardan sonra türlü kafileler halinde iç Anadolu'ya göçmüş ve yurtlarından ayrılmayan diğer Türk boyları da en son Romalıların idareleri altında yine toplu bir varlık göstermişlerdir.

Halife Ömer çağında Araplarla İraniler arasında yapılan Kadisiye Savaşı'nda Hicri tarihin 90-ıncı yılına kadar arkası kesilmeden doğuya yürüyen Arap ve İslâm orduları, Aras menbalarına kadar ilerlemiş, doğu illerindeki çeşitli milletlerin hâkimiyetine son vermiş ve bu illerin eski sahipleri olan Türk boyları sarp dağlarda Araplara karşı gelmişlerdi.

Milâdın 640-ıncı yılında Bitlis ve havalisini fetheden Arap kumandanı "İyaz-bini-Ganem" Romalıların son istilâsından sonra doğu illerindeki Türk kabilenin komşuluğundan kalan ermenileri doğu illerinden sürmüş, bunları o çağda Rumların Erzincan valisi bulunan (Sempat)a ilticaya zorlatmıştır. (1)

Erzincan havalisinin 669 M.tarihinden Arapların idareleri altına girmesiyle, Ermeniler, İslâmların adaletini Rumlara tercih ederek Erzincan ve bilhassa Trabzon'dan doğu illerimizin Muş ve Van havalisine dönerek buradaki Türk halkına sığınmışlardır.

Arap komutanlarından Haccac ile Kuteybe'nin geniş istilâları sonunda Sent nehriyle Trabzon arasındaki ülkenin tamamen Arapların eline girdiği, ve Türklerin tam İslâmiyeti kabul ettikleri günden itibaren, Rumların doğu illerindeki hâkimiyetleri sona ermiş ve doğu illerimizde kalan Ermeniler kısmen sürülmüş ve kısmen de çiftçi olarak bu illerde kalmışlardı.

Milâdın sekizinci yüzyılının başında ve Emevilerin son halifeleri Mervani - Himar çağında Hazer Türkleri doğu illerimize şiddetli bir akın yaparak Arapları yenip, Aras menbaından Kafkas dağlarına kadar bütün doğu bölgesinde hâkim olmuşlardı. Bu sırada Ebülmüslimi Horasani Emevileri ortadan kaldırırken, doğu illerinde bulunan Hazer Türk boylarından faydalanmış, "Merü" de Ebülmüslim'le çalışan birkaç Harzemli oymağı sonradan Bingöl dağlarına kadar gelmişlerdi. (2)

Harunu Reşid'in hilâfeti devrinde birçok Türk serdarı ve bermekiler, Abbasi devletinin en büyük ricali sırasına gelmişlerdi, bunlar doğu illerimizdeki Türk nesli için bol müsamaha göstermiş, doğudaki Türk kabileler birer derebeyi gibi yaşamışlardı. Bir müddet sonra ikinci defa olarak Hazer Türkleri M.676 tarihinde doğu illerine kat'i bir akın yaparak bu bölgeyi tamamen istilâ etmişlerdi. Bu istilâ doğudaki Ermenilerin Bizans hududuna yakın olanları Bizanslılara sığınmış, ve doğu illerinde kalanlar da Türk beylerinin idareleri altında yaşamışlardı.

Doğu illerimizde kalan o bir avuç ermeni halkı hiçbir akın ve haksızlığa uğramadan köylerde ve şehirlerde çoğalmış ve bütün hayatlarından ekincilik ve ticaretle uğraşarak zenginleşmiş ve Türk idaresi altında refâh ve saâdete kavuşmuşlardı. Van, Muş, Bitlis, Çapakçür, Varto, Elâzığ havalisinde çoğunlukla yaşayan ermeniler, tarihin her devrinde Türk beylikleri Selçuk ve Osmanlı hükümetlerine tebâlık yapmış, hak ve hürriyetlerine sahip olarak yaşamış bulundukları halde Türkün herhangi bir nazik durumunda yurda hiyanet etmeyi unutmamışlardır.


Varto Kasabası ve Varto Adı

Varto kasabası 1914 yılına kadar beçte dördü Türk ve beşte biri ermenilerle meskundu. Ermenilerin bu ilçe merkezinde ve ilçeye bağlı Gündemir, Baskan, Dodan ve Ameran köylerinde iki bine yakın nüfusları vardı.

Varto ilçesinin kadim tarihi ve Varto adı hakkında ekimizde özel bir tarih yoktur. Ancak yukarılarda yazdığımız tarihi bilgilerden anlaşılacağına göre; Varto ilçesinin de , diğer doğu iller gibi ilk kuruluşundan beri, Türkün öz yurdu ve toprağı olduğu ve doğu illerimizin ermeni hükümdarı İkinci Dikran tarafından istilâ edilince, bu beldenin de ermeni hâkimiyeti altına girdiğini ve bu suretle birkaç ermeni evinin bu kasabadaki Türk halkının komşuluğuna gelip yerleştiklerini ve sonradan yine bu kasabanın eski sahipleri olan Türkler eline geçtiğini biliyoruz.

Hazer ve Selçuk Türkleri tarafından doğu illerimize yapılan temizlikten sonra Varto ilçesindeki Türk komşularına sığınan ermeni halkı 1914 yılına kadar bu kasabada kalmış, Osmanlı Devletinden ve komşuları olan Türk beylerinden birçok iyilikler görmüşlerdi. Bu iyilik ve hürriyet sayesinde memleketin ekincilik ve ticaretini ellerinde bulunduran ve Türkün adaleti sayesinde büyük servetlere konan ermeniler, istibdat devrindeki kargaşalıktan faydalanıp Varto, Muş ve Talorik dağlarında kanlı isyanlar çıkarmış, Türk asker ve halkının kanlarını akıtmaktan usanmadan şekavetlerine devam etmişlerdi. 

Bunlar meşrutiyetin ilk gününden beri kendilerine birçok siyasi haklar ve hürriyet verildiği halde, Rusya'da kurulan ermeni teşkilâtına katılarak gizli komiteler vücude getirmişlerdi. Bu komiteler ve doğu illerindeki bütün ermeni nesli; Balkan Savaşı başlarken yurt ve milletimiz aleyhinde harekete geçtiler. Yer yer kanlı ihtilâller çıkardılar. 1914 Cihan Savaşı başlayınca eli silah tutan bütün ermeniler Van hududunda Rus ordusuna katılmağa ve yurdun içinde isyâna başladılar. Doğu illerinde hükümeti aylarca meşgul ve asayişi ihlâl ettikten sonra bütün çoluk ve çocuklarıyle 1915 yılında Rus ordusuna karışıp yurdumuzdan çekilip gittiler.


Tarihi incelemelere ve bugünkü duruma bakılırsa; Varto bir kasaba veyahut köyün adı değil, geniş bir bölgenin adıdır. Kasabanın asıl adı "Gömgüm"dür.

Varto adının Orarto'dan (Urartu) geldiği söylenmektedir. Bu iddiayı çok kuvvetli olarak iler sürebiliriz. Çünkü; genel tarihlerin verdikleri bilgilere göre; milâttan binlerce yıl önce Hiti-Halti, "Lohordo" Eti, Türk kavminin yerleştikleri, Ararat, Van gölü çevresi ve doğu illerimizin bir kısmına; Asuriler (Orarto) diye ad takmışlardı. Bu bölgenin en eski yerli halkı olan bu Türkler, Van-toşpa şehrini yeniden kurmuş ve hükümet merkezi yapmışlardı. O çağda bu Türk hükümdarlarına Orarto kıralları denilmekted idi. Bu kırallar, İran hudutlarından iç Anadolu'ya kadar bütün arazite hüküm etmişlerdi. Bu Türk devleti yüzyıllarca Asurilerle çarpışarak zayıf düştükten sonra milâttan altıyüz yıl önce ermeniler, Firikyalılarla birlik olarak doğua gelip Orarto Türk hükümetinin saltanatına konmuş, Türklerle birlik olarak kendilerini Orarto hükümdarları ilân etmişlerdir.

Ahmet Refik.Cilt:I.Sa.346.Umimi Tarih'inde; (Asuriler bu havaliye, - Orarto-, Beni-İsrail ise, -Ararat- namı verirlerdi. Hint ve Avrupayi cinsinden olan ermeniler buraya yerleşmezden evvel burada "Haltı" namında bir kavim otururdu. Bu kavim Hititlerin bakayası idi. "Herodot"un (alarut) tesmiye ettiği bu kavim Van ve Toşpa şehirlerini makarrı hükümet ittihaz eylemişti.) diyor.

Yine Ahmet Refik, bu tarihinin 347-inci sahifesinde:
(Orarto ahalisi, Mabutları - Haldi'nin ismini Hayık suretinde hıfzetmişlerdi. Hayik ismi ile kadimen burada oturan Hatti - Heti - Hitit, isimleri arasında bir münasebet vardı. Altıncı asre doğru Hint ve Avrupayi cinsinden olan ermeniler, Firikyalılarla beraber Asyayı - Suğraya getçtikleri zaman, bu havaliye gelmiş ve ORarto'nun eski ahalisiyle birleşmişlerdi. Binaenaleyh, altıncı asırdan sonra Orarto havalisinde bulunan ahali eski Halti-ler yani Ararat ahalisi ile garpten gelen ermenilerden müteşekkil idi) diye yazmıştır.

Emekli miralaylarımızdan Sayın M.Riza: (Benlik ve Dilbirliğimiz) adlı eserinde şöyle konuşuyor:

(Tarihinde ön devirlerinde Urmiye ve Van gölleri arası ve şimai mıntıkasına - Orarto- denirdi. Beni İsrail, Ararat diyorlardı. Bâyezit şimalindeki meşhur Ağrı dağının bir adı da Ararat'tır. Buradaki türklerden çok sonra ve milâttan altı asır evvel buralara gelen ermeniler, bu tarihi Türk adını milli timsal yapmışlardı. Milâttan onüç asır evvel buralarda Asurileri sıkıştıracak kuvvetle, -lohüdo - Lohürdo adlı bir Türk kavim ve hükümeti bulunduğu Asuri kitabelerinden anlaşılmıştır. Bu Türk hükümeti Asurilerin inkırazları tarihine (624 M.ev.) kadar yani yedi asır Asurilerle çarpışmış ve 17 büyük muharebe yaparak yenmiş ve yenilmişlerdir. Fakat yerlerinin yardımiyle istiklâllerini kaybetmişlerdir. Bir aralık Anadolu'da Hitit kalıntısı "Etiler" birleşerek Urmiye'den Sakarya'ya kadar büyük bir Türk hükümeti kurmuşlardır.)


Erzincan tarihi II-inci sahifesinde : (Orarto hükümdarları ki, Türk ittihadına çalışan Hatti kıralları idiler. Bunlara ermenistan hükümdarları da denilmektedir.) diyor.


Bunlarla beraber daha birçok tarih ve bilginlerin belirttikleri genel görüşte: Orarto havalisi ve doğu illerimiz eski bir Türk yurdudur. Bu iller, milâttan önce 39-93 ermeni kıralları Hayik ve Dikran'ın eline geçmiş, fakat bu Türk yurdunun adı yine Orarto olarak kalmıştır. Türklerle ermeniler burada müşterek bir idare şeklinde yaşamışlar ve ermeni hükümetinin Romalılar tarafından sona erdirilmesiyle Türkler yine doğu illerinde bağımsız derebeylikler halinde yaşamışlardır.

Biz bu görüş karşısında: Varto adının pek eski bir ad oluğunu ve bunun Orartı'dan ayrıldığını ve hattâ Orarto hükümdarlarından birinin Varto bölgesine geldiğine inanbiliriz. Orarto küçük bir lisan değişikliği ile halkın dilinde kısaltılarak ve geç konuşalarak Varto olabilir. Halkın dilinde bozulmuş binlerce ad ve kelime bugün meydandadır.

Varto adı bugün Şerafettin ile Bingöl dağlarının arasında bulunan bölgeye ve ilçenin resmi adına uydurulmuştur. Kasaba merkezinin asıl asıl Gömgüm'dür. Gömgüm adı son çağda Selçukiler tarafından takılmıştır. Halk arasında dolaşan rivayetlere göre : M.786 yılında Hazer Türkleri tarafından Varto ve havalisi ermeni ve Romalılardan istirdat edilmiş ve bu çağdan sonra bu bölgeye birçok Oğuz boyları dolmuş, Varto ve Bingöl dağları gök çadırların kurağı olmuş, kasaba atların kişnemesinden ve Türk ordusunun uğultusundan gümlemiş ve bu sebepten "hakan" buraya gümgüm adını takmıştır. Ve bu kasabaya Gümgüm adını takan hakanın Köşkâr köyü üzerindeki yüce tepeye defnedilen Köşkâr - Baba Şehidi olduğu söylenmektedir.

Köşkâr - Baba Tepesi, Varto kasabasının kuzey batısına düşen ve merkeze üç saat uzakta olan Köşkâr köyü üzerindeki Bingöl dağlarındadır. Bu tepe "3000" rakımlı ve köye bir saat aralığındadır. Köşkâr tepesi dar bir vadinin içinde göklere doğru yükselmiş heybetli bir tepedir. Bu tepe Bingöllerine en yüksek noktası olan 3650 rakımlı Kah, mevkiinden akıp Köşkâr'a doğru gelen iki nehir geçidinin taşkın kolları arasındadır. Bu deli çaylar Köşkâr tepesinin etrafında birer hat çizerek aşağısında birleşir, ve yalçın yakalardan Köşkâr köyüne doğru akarlar. Tepe kürekle yapılmış bir buğday yığını gibi top yuvarlak ve düzenlidir. Tepenin ucu dar ve bir harman yeri kadardır. Bu yüce noktada beş metre uzunluğunda ve bir metre eninde büyük bir makber vardır. Bu makberin çevresi büyük taşlarla örülmüş, düzenli bir setle çevrilmiştir. İşte bu makberde yatan zata Köşkâr-Baba derler.

Tepenin çevresinden dolaşarak Köşkâr köyü önünden, Varto düzüne akan bu taşkın dereye "Köşkâr nehri, Köşkâr deresi" derler. Bu nehrin Köşkâr-Baba tepesiyle Köşkâr köyü arasında bulunan deresi kenarında yalçın kayalıklarda ve nehir ağzında yapılmış pek eski mağaralar vardır. Bu mağaraların pek eski devirlere ait olduğu tahmin edilmektedir. Köşkâr köyünün vaktiyle eski bir medeniyet kurağı olduğu, ve sonradan bu köyün Köşkâr-Baba tarafından tekrar şenlendirildiği ve adını bu köye taktığı ve ölürken sevdiği Köşkâr tepesine kaldırıldığı sanılmaktadır.

İslamiyetten sonra Köşkâr ve civarındaki köylere yerlşen halkın Ak veyahut Karakoyunlulara mensup oymaklar olduğunu ve Köşkâr-Baba'nın bunlara hükümdarlık ettiğini, bu köylerin bugünkü durumundan anlıyoruz. Çünkü bu dağ eteğinde olan Köşkâr, Keçan - Kaçan, Kişmir, Kestemert, Tapak, Karaş, Sırkan köylerinin eski mezarlarında büyük bir sanatla yapılmış koç heykelleri vardır. (3)

Gerek tarih ve gerekse Varto toprağı üzerinde yaptığımız incelemelerde : Köşkâr-Baba ve Varto için ortaya atılan rivayetlerin doğru olduğunu ve bu bölgenin tarihin çeşit devirlerinde boğazına kadar Türk aşiret ve boylariyle dolduğunu, katiyetle söyliyebiliriz. Evvelâ halkın son çağlara kadar Köşkâr-Baba'ya fazla saygı göstermesi ve onu yedi kere ziyarete gidenlerin Hacca gitmiş gibi sayılması ve ziyaret türelerinde yapılan şenliklerin hepsi ; eski Türklerin örf ve adetleridir. Köşkâr baba ve çevresindeki yerler halis Türk adını taşıyor. Türkler pek eskiden atalarına tapmış ve hükümdarlarına büyük bir saygı göstermişlerdir. 

İkincisi: Varto ilçesiyle, Varto bölgesinin eşsiz ve geniş yaylaları olan Bingöl ve Şerafettin dağları; tarihin her devrinde, Asya'dan Anadolu'ya geçen Türk  göçlerinin geçtikleri yol ve çeşit Türk boylarının barınıp çadır kurdukları bir yer ve yurt olmuştur. Hazer kıyılarından ve orta Asya'dan batıya uzanan Türk kabile ve oymaklarının Bingöl dağlarından orta Anadolu'ya geçtiklerini ve bu kabilelerden birçoğunun bu dağlara çadır kurarak en son Varto, Hınıs, Suşehri - Gökdoğan, Karlıova, Göynük, bölgelerinde yurtlandıklarını bugün bu dağlarda mevcut olan pek eski caddelerle binlerce çadır çevirmelerinden ve yer yer gömülen ve şehit namı altında anılan eski Türk makberlerinden anlıyoruz. Bu şehitlerden Şuşar - Suşehri denilen Bingöllerle Palandöken arkasındaki geniş ovada ; yüce bir tepenin başında olan Gökoğlan şehidi ve Karlıova'nın Kartal dağlarındaki Kartal tepesinin başında olan (Kartallık şehidi) adiyle birçok eski Türk mezarları vardır. Bu makberler de Köşkâr-Baba gibi ötedenberi halk için ziyaretgâh olmuş, ve bunlardan dilek dileyenlere muratlarına ermişlerdi.

Bingöllerin 3650 rakımlı Koh tepesinde şimdi her yanı yıkılmış bir eski kale vardır. Rivayete göre, Orarto hükümdarlarından birisi nişanlısı ölen kızın israriyle bu kaleyi yapmış ve kız dertlerini yenmek için bir kış zahiresini alarak iki hizmetçi kadınla bu kaleye girmiş, kışın Bingöl dağları; rüzgarların şiddetiyle etrafında heybet verici sedalar çalınca kızın korkudan ödü patlıyarak ölmüş ve yazdığı kısacık vasiyet kâğıdında: "Ben ne açlık ve ne de susuzluktan öldüm, dağların heybetli sesi beni öldürdü" demiştir.

Akkoyunlu Padişah Uzun Hasan Hanın da birçok Türk aşiretleriyle gelip, Bingöl dağlarında olan bu kalenin önündeki kaynak ve sayısız göl ve pınarlar başında çadır kurduğunu ve hatta burada hizmetçisi, bir gözede kesilmiş bir güvercin yıkarken, güvercinin elinden sağalarak uçtuğunu ve Uzun Hasan bu pınarı arayıp bulamayınca, Mikbulak, Bingöl diye bu dağa ad taktığını söyliyenler de vardır. Bu göllerin başında henüz tamamen dağılmamış büyük çadır çevirmeleri gözlere çarpar.

Varto adının takımı hakkında ortalıkta dolaşan zayıf bir rivayete göre; Selçuk Hükümdarı Alparslan M.107 tarihinde Bizans İmparatoru dördüncü Romanos'u Malazgirt'te mağlup ve esir ederek Bizans'ın doğu illerindeki hâkimiyetlerine son verirken, Malazgirt ve Varto bölgesine sayısız Türk aşiretleri dolmuş, bu halk fazla avcılığa merak göstermişler, bugün bile Varto ovasında çok miktarda bulunan toy kuşlarını avlamışlar ve bu yüzden bu kasaba ve iklimine toyvar, mânasına gelen Vartoy, demişler, bu ad sonradan Varto şeklinde konuşulmuştur.

Bu ad ve kelimeler, bugün neyi ifade ederse etsin, bunların eskiden Türk lehçesinden koptuğuna ve bu kelimelerin Zaza ve Kormanço dil bulaşıkları arasında bugünkü halkın ağzından keç ve yanlış kullanılarak, gerçek anlamlarını itirdiklerine inanmış bulunuyoruz. Tarih ve canlı eserlere dayanarak doğu illerimizin her karış toprağında saklı olan bir Türk kanını koklayarak aldığımız bu canlı koku ile bu illerin pek eskiden beri Türk yurdu olduğunu görüyoruz.

Bu mukaddes toprak üzerinde Türk egemenliği uğrunda; en son Roma-Bizans ordulariyle çarpışarak yüzlerce yıl önce şehit düşen ve doğunun bütün kesimlerinde yüce dağ, tepe ve geçitlerinde gömülen ve birer Türk komutanları olduğu bugünkü adlarından anlaşılan binlerce şehit makberi vardır. Meselâ Oinista Kızılkurt şehri, Abdal-Ali, Yerli-Baba, Şuşarda, Gökoğlan, Malazgirt'te Veli-Baba, Karlıova'da; Kartallık-Baba, Tembeği şehidi, Kiği'de Bayındır-Baba, Kara-Baba ve saire.

Varto bölgesinde eskidenberi ziyaret ve şehit olarak tanılan ve eski Türklerin atalarına ve büyüklerine saygı göstermeleri kanununa tâbi tutulan ve bugün halkın dilinde şehit, ziyaret, gerçek diye söylenen bazı yerlerde tek olarak ve bazı kesimlerde de bir yığın mezarlar dağların en yüce gedik ve tepelerinde, köylerde ve kasabalarda, pınarbaşlarında ve asırlık ağaçların gölgelerinde yatan, Kuru-Baba, Hazır-Baba, Köşkâr-Baba, Mehmet-Gazi, Meydan-Şehidi, Şeteri-Şehidi, Yedi-Kardeşler, Gülahmet, Gülmustafa, Karaboğa-Şehidi, Saf-Baba, Göller-Şehidi, Uzun-Şehit, bu havali Türklüğünün en canlı şahitleridir.

Doğunun bütün dağ ve ovaları; bu dağ ve ovalarda yatan şehitlerin adlariyle anılır, Kârir-Dağları, Bağır-Dağı, Koşan-Dağı, Gökoğlan-Ovası gibi.

Bingöl dağlarının eteklerinde kurulan bütün köylerin mezarlarında eskiden yapılmış koç heykelleri vardır. (4) Bu heykellerin Varto, Hınıs, Karlıova ve Şuşar bölgelerinde yerleşen Ak ve Karakoyunlu oymaklarına ait olduğu sanılmaktadır. Varto ilçesinde bu heykeller, en fazla Aleviliği kabul eden halkın köylerinde ve Bingöllerin yamacında olan Kuzik, Caneseran, Şaman, Siğiran, Rakasan, Köşkar, Keçan, Gülükler köylerinde gözlere çarpar. Bu koç heykellerinin göğüs ve yanlarında at, kılıç, kargı resimleri , kabartma şeklinde yapılmıştır.


Bugün altıay tamamen metrelerce kar altında bembeyaz görünen ve dokuz ay misafir kabul etmiyen Bingöl dağlarının 3650 rakımlı uçlarındaki kalenin civarında ve bu dağların 2000 - 3000 rakımları arasından geçen pek eski caddenin kenarlarında, uzun çayır ve Şevti mıntıkalarında Kırk-pınarlar bölgesinde ve Eski Han civarında, binlerce Türk mezarı gözlere çarpmaktadır.

Eski Han adını taşıyan yerde pek büyük ve yıkık bir şehir harabesi mevcuttur. Her yanı enkaz altında kalan bu eski şehir harabesinin yukarı kısmında binlerce mezar ve harabenin içinde, geniş çevirmlere, su yolları, oyulmuş taşlar, aşınmış yazılı kemerler vardır.

Bu harabenin yarım saat uzağında bir sıra Bizans mezarları vardır. Bu şehir harabesinin bugünkü durumuna bakıldıkça: Türk ataların eski devirlerde bu şehri yaptıklarını ve burada yüzyıllarca barınarak Türk sanat ve medeniyetini buraya işlediklerini ve ancak bu şehrin Bizans veyahu ermenilerle yapılan savaşların birisinde yıkıldığını ve bu Türklerin şehir haricinde düşman ordusunu karşılayarak, burada savaştıklarını tahmin ediyoruz. Çünkü ecnebilere ait olduğu anlaşılan mezarların şehirden uzak ve savaş yerinde, Türklere ait olan mezarlar da şehrin arkasındadır. O çağda Türkler İslamiyeti kabul etmiş olmalıdırlar ki, mezarlar İslam adeti ile kaldırılmıştır.














(1) Ahmet Resfik Umumi Tarihi, Cilt:5, Sahife:60'da Romalıların İran ve Doğu Anadolu'yu istilâlarında, Romalılarla Part Türkleri ve ermeniler arasında yapılan savaşları gösteren şu yazı vardır:

(- bu esnada Romalıların şarka istilâsı ve bilhassa Silifkelilere galebesi üzerine (M.190) Partların nüfuzu artmış, birinci Ferhat ile biraderi birinci Mihirdat zamanında satvet ve nüfuzları devri kemâle vasıl olmuştu. Part süvarileri ilk evvel mihirdat maiyetinde oldukları halde Mezopotamya'da dolaşmışlardı. Partlar Silifkelilerden yedinci Antokyos'un ordusunu Mezopotamya'da mağlup etmişler, o tarihten itibaren Romalılarla hemhudut olmuşlardı. Bu esnada Partlar Asiyayı vüstadan ilerleyen Türklere karşı memleketlerini müdafaaya mecbur olmuşlardı. Türklerin Yu-çi kabilesi, Hiyung-nülerin, taarruzu üzerine Çin'in şimal hududundan püskürtülerek Türkistan'a gelmiş (130) buradan şarki İran'a dahil olmuştu. İkinci Mihirdat, uzun bir mücadeleden sonra garbi İran'ı türk muhacea-matından kurtarmıştı. Bu sırada Ermenistan Krallığı da Pont Krallığı yanında zuhur etmiş Pont Krallığının uğradığı taarruza ermeniler de giriftar olmuş, Partların nüfuzu Suriye'ye kadar intişar etmişti. Dördüncü Ferhat devrinden itibaren Partlar Romalılarla müsalemekârane yaşamışlar, birçokları Roma'da imrari-hayat ederek Roma medeniyetinin intişarına gayret eylemişlerdi. Halefi üçüncü Artabanos ise Ermenistan'ı zaptedeceği sırada tabaasından bir kısmı Romalılarla ittifak ederek Artabanos'u firara mecbur eylemişlerdi. Hülâsa: Ermenistan, Partlarla Romalılar arasında daima münazi-fih bir mesele şeklinde kalmıştır.) diyor.


(2) Doğuya gelen bu kabilelerden Harzemli Mehmet Şahın maiyeti olduğu söylenen bir Türk oymağı Karlıova'nın Sağnıs köyünde bir şehir kurmuş, bu şehir harabesi hâlen mevcuttur.


(3) Son zamana kadar Varto ve Hınıs İlçelerinin bütün köyleri , Köşkâr babayı bir mabet ve şehit olarak tanımışlardı. Bu halk yaz aylarında atalardan süregelen örf ve adetlere göre güzel giyinerek , kuşanarak , gelin alayları halinde bu makberi ziyarete gelir,delikanlı , kız,gelin ,erkek kafileler dere geçidinde atları bırakır , yaya olarak Köşkâr baba tepesine çıkar, bu makberi ziyaret ederekberaber getirdikleri , helva , söğüş, kapama va peyniri birbirine ikram ve lokma sunarlardı. Ziyaretçiler önce şehidin başında bir fasıl ibadet ettikten sonra , saatlerce buradan Bingöl dağlarının yemyeşil göğsünü , Köşker nehrinin delice akışını, Varto ovasında sararan ekin başaklarını ve karşıda Şerafettin dağlarının çimenli eteklerini temaşaya dalar , burada aldıkları yurdun saf havası ve çiçeklerin kokusu ile hür birer melek kisvesine bürünürlerdi.


Köşkâr babayı ziyarete giderken her aile toplu gider ve en çok genç gelinler ve kızlarla delikanlıları beraber götürmek , gayet temiz giyinmek şarttı. Köşker babanın bu cihetleri vasiyet ettiğine ve hatta hiç kimsenin makber başında neşesiz olmasına razı olamayacağına itikat edilirdi. Bu şartla altında giden ziyaretçiler, edep,erkana son derece riayet eder, ilk önce yüreklerinde saklı olan dileklerini makberin taşını öperek şehide söyler ve biraz ibadetten sonra ziyafetlere , daha sonra neşeli konuşmalara dalardı. Burada terbiyeye aykırı gitmek veya genç bir geline kötü gözle bakmak günah ve yasaktı. Fakat bazı kız ve delikanlılar, şehidin başında tanışır ve sonradan evlenir , bu muratlarının Köşker babadan hasıl olduğuna itikat ederlerdi. Ziyaretçiler aşağı düzlükte at koştururken araziden davul gümbürtüsü gibi bir ses gelirdi. Onlar şehidin gaipten saz çaldığına inanırlardı. (Bu gümbürtünün Gömgüm adıyla ilgisi olsa gerekir.)


(4) Üstükran bucağında muallim vekili iken ilçeye yazdığım, 1.1.1934 gün 5 sayılı raporla bu heykeller hakkında bilgi vermiştim. Ertesi yıl bucağa gelen bir kamyonla Hormek oymağının atalarına ait olan bu heykellerden yedi tanesi Diyarbakır müzesine götürüldü. At, kılıç, kargı kabartmalı olan bu heykellerden birisi Hormekli Hasan Han oğlu Mehmed'in idi.






                                                                                                                     

“Yapılan çalışmalara göre (Anadolu, Gürcistan ve Ermenistan) koç-koyun ve 
at başlı mezar taşları ya Müslüman ya da Hristiyan Türklere aittir. 
Çünkü Hint Avrupalı halklarda böyle bir gelenek yoktur”.
Doç.Dr.Mustafa Aksoy