osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mayıs 2015 Çarşamba
Bölüm VI: Osmanlılar ve Akkoyunlular Devrinde Doğu İlleri ve Dersim
Hicretin sekinci yüzyılının başlarında Osmanlı Devleti, İç Anadolu'da gittikçe artan bir varlıkla ülkelerini genişletirken, doğu illerimizden Erzincan ve Erzurum, İlhaniler tarafından idare ediliyor. Ahlat, Diyarbakır ve Muş bölgelerinde ve doğunun diğer illerinde aşiretlerini idare eden ve birer derebeylik halinde yaşıyan, çeşit Oğuz boylarına mensup Türk kabileleriyle Ak ve Karakoyunlular vardı.
Karakoyunlular H.777 yılında Musul'u ellerine alarak orta bir hükümet kurmuşlardı. (1)
Akkoyunlulardan Kara Osman, H.801 tarihinde Azerbaycan, Mardin, Diyarbakır ve Erzurum'u eline geçirmiş, Erzurum'da Türkmen Beylerinden İskender bini Kara Yusuf'la yaptığı muharebede katledilmiştir. Bir müddet sonra Kara Osman'ın oğlu Cihangir, Erzurum'u zaptederek hükümet sürmüştür. (2)
744-1328 tarihinde İlhanilerin Erzincan valisi bulunan Alâettin Ertana ile Çobaniler beyliği arasında Sivas - Erzincan hududunda şiddetli bir muharebe olmuştur. Bu savaşta Dersim'deki Türk aşiretlerinin bir kısmı, Alâettin'e yardım ederek Çobaniler valisi Şeyh Hasan'ı yenmişlerdir.
Bu sırada doğu illerinin bütün kesimlerinde oturan Türk boyları arasında Bektaşi tarikati genişlemeğe başladığı gibi, Çorum, Yozgat, Amasya, Tokat ve İç Anadolu'nun Türk kabileleri içinde süratle yayılıyordu. H.733 tarihinde Osmanlı Padişahı Orhangazi Amasya'da Hacı Bektaşi Veli ile görüşerek, Bektaşi tarikatini kabul edip askerini Hacı Bektaş'a taktis ettirmişti. Hacı Bektaş, Padişahın yeni kurduğu orduya Yeniçeri adını takmıştı. (3) Hacı Bektaş bu suretle tarikatını doğu ve batı Anadolu'da kökleştirdikten sonra 737-1321 de Kırşehir'deki tekkesinde vefat etmiştir. Bektaşi tarikatı İkinci Beyazıt devrine kadar Yeniçeri ordusunda, Anadolu köylerinde ve İstanbul saraylarında kutsal bir tarikat olarak yaşamıştı.
803-1387 tarihinde doğu illerimize doğru Aksak Teymur'un orduları akına başlamıştı. Doğu illerimizin kuzey bölümlerinde bulunan birçok Türk boyları ve Akkyounlu aşiretler, Teymur'un ordusu önünden kaçarak Dersim bölgesine ve Sivas taraflarına gelmişlerdi.
804-1388 tarihinde Ankara ovasında Teymur'la Yıldırım Beyazıt arasında yapılan büyük savaşta Osmanlı ordusu mağlup olmuş, Teymur uğradığı yerlerde Türk kabile ve boylarının üzerine bütün ağırlığiyle çökmüştü. Bu çağda doğu illerimizin çeşit yerlerinde ve doğudaki aşiret ve beylikler arasında savaşlar başlamıştı. Bu sırada Dersim'deki Türk aşiretleri birbirine karışmış, Nazimiye civarında bulunan Hormeklilerle Hayderan ve Alan aşiretleri arasında çetin boğuşmalar olmuş, bu çağda Hormek ilağası, Cafer'in torunlarından Kara Yakup imiş. Kara Yakup, birçok yararlıktan sonra doğu Dersim kabilelerini idaresi altına toplamış, "İlbeyi" unvanını alarak H.835 yılında ölmüştür. (4)
Teymur'un orduları, doğu illerinden ve Anadolu'dan çekilince, bu iller birbirleriyle çarpışan türlü Türk idare merkezleri altında çalkalanmış ve doğu illerinin hâkimiyeti yine Akkoyunluların eline kalmıştı.
Doğu illerindeki Akkoyunlu idaresi 878-1462 tarihine kadar devam etmiş, bu tarihte Osmanlı Padişahı büyük Fatih Sultan Mehmed'in ordusu, Erzincan'ın yanıbaşından geçerek Tercan ovasına inmişti. Aynı yılda Bayburt ilçesinin "Otluk-bel" nam gediğinde Fatih ile Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Han arasında yapılan tarihi savaşta, Hasan Han yenilmiş ve bu bölgeyi Osmanlı ordusuna terketmişti. Uzun Hasan'ın vefatından sonra yine Tebriz'deki Akkoyunlu Sultanlar, fırsat buldukça, doğu illerimize akın yaparak buraların idaresini ellerinde bulundurmaya çalışırlardı. Diyarbakır'da Uzun Hasan'ın oğlu Yakup Bey hâkimdi. Halil bey, Tebriz tahtına cülüs etmişti. Yakup bey, kardeşini öldürerek H.896 da Tebriz tahtına çıkmıştı.
Bu devletin son hükümdarı olan Mehmet Mirza ibni Yusuf bey, Şah İsmail'i Safavi tarafından yenilerek ortadan kaldırmış, Şah İsmail 908-1492 tarihinde Akkoyunluların Diyarbakır ve Tebriz'deki hükümetlerine son vererek Tebriz tahtına çıkmıştı. (5)
Şah İsmail, İran'daki Akkoyunlu tahtına geçtikten sonra H.909 yılında büyük bir ordu ile doğu illerimize inerek Erzincan ovasına kadar gelmişti. Şah İsmail doğu illerinden geçerken Türk ve Türkmenler kimi kendisinden kaçıyor ve kimi kendisine itaat ediyordu. Bu çağda Dersim aşiretleri pek seyrekti. Ancak Moğollar çağında Dersim'e sığınan yirmi kadar Türk aşireti vardı. Bunlar da aralarındaki kavgaları yatıştırıp, Şah İsmail'in herhangi bir saldırısına karşı koymak için geçitler tutmuşlardı.
Şah İsmail, doğu illerindeki Alevileri ve en çok Dersim'deki kabileleri kendisine doğru çekmek için, söylediği birçok türkçe deyişleri, güvendiği kimselerin ağziyle Dersim'e sokmağa çalışıyordu. Dersim'deki Hacı Bektaş halifeleri, Şah İsmail'in Hacı Bektaş tekkesini tanımadığını ve onun Hacı Bektaş'tan icazet alan Osmanlı Padişahı İkinci Beyazıd'a hasım olduğunu ileri sürerek halkın Şah İsmail'e uymasına engel oluyorlardı. Alevilik kaidesi üzerinde söylenen Şah İsmail'in o günkü deyişlerinde Hacı Bektaş'tan bahsedilmediği için, halk Bektaşi halifelerinin sözlerine inanıyordu. Şah İsmail doğu illerinde yarım bir hâkimiyet kurduktan sonra, Tebriz'e çekilmişti.
Bu sırada Osmanlı Padişahı İkinci Beyazıd'tı. Şah İsmail, bir taraftan padişah ile hoş geçinmek isterken, diğer taraftan Türk dilinden konuştuğu öz Türkçe, deyiş, nefes, koşma, gülbank ve alevilik âyini cem türkülerini ve tarikatı üzerinde Türk topluluğunu ve bütünlüğünün başından kendisinin bulunmasını arzu ediyordu.
Sultan Beyazıd, Şah İsmail'in saltanat ve hükümetinden endişe duyduğu halde, aleviliğe temayül gösteriyor, H.915 yılında Hacı Bektaş tekkesi ikinci piri olan Balım Sultan'ı İstanbul'a çağırarak kendisinden (nasip) alıyor ve bu suretle Yeniçeri ordusu üzerindeki sevgisini ve bektaşiliği kökleştirmeğe çalışıyordu. (6)
Hattâ Şah İsmail'in çıkardığı bu Türkçe deyiş ve nefesler, Yeniçeri ordusunda ve İstanbul saraylarında ve Bektaşi tekkelerinde vecitle okunurken, bunlara kelle kesilir ve niyaz edilirdi. İkinci Sultan Beyazıd, Balım Sultan'dan nasip alırken, Şah İsmail hakkındaki şüphesini açıklamaktan kendisini alamamış ve Balim Sultan bu şüphenin yersiz olduğunu ve Şah İsmail'den kendisine zarar gelmiyeceğini beyan etmişti.
Gerçekten, Şah İsmail, Sultan Beyazıd'a ve Osmanlı hükümetlerine karşı içli bir saltanat ihtirasını gütmüyordu. Onun bütün maksadı, Caferi ve Alevi tarikat ve mezhebini Türkistan, İran, Azerbaycan ve doğu illeriyle İç Anadolu'daki Türklere aşılamak manevi bir saltanat veyahut Türk topluluğuna büyük bir hizmet yapmaktı.
Şah İsmail elinde tuttuğu ülke ile uğraşıyor, Türkistan ve doğuya doğru genişlemek için Özbek ve diğer Türk hükümetleriyle çarpışıp onları idaresi altına alıyordu.
Onun Osmanlı toprağında aradığı siyasi bir hak yoktu. Hattâ bu toprakta olan ve kendisine bağlı bulunan aşiret ve beylerin Sultan Beyazıd'a itaat etmelerini temine çalışıyor ve padişaha yazdığı mektuplarda ona Baba, diye hitabediyordu. (7)
Bu sırada, doğu illerinde birçok Selçuk, Harzem, Ak ve Karakoyunlu aşiretler ve Elâzığ'da Zülkadir oğulları ile Van, Beyazıt ve Bitlis bölgelerinde Haltı soyuna mensup Lohorto dağlı Türk beyleri vardı. Yakın çağda Türkistan ve Horasan'dan gelen Türk ve Türkmen aşiretler arasında Alevilik-Bektaşilik kökleşmişken, Lohorto aşiretleri arasında Bağdat yoliyle gelen Şafii ve Nakşi tarikatı yayılıyordu. Bu taşkilâtın başında Mevlâna İdrisi Bitlisi ve Kadiri şeyhleri vardı.
Şah İsmail'in doğu illeri ve Anadolu üzerindeki manevi baskısı, 920-1504 yılına kadar sürmüştü ve bu müddet içinde Şah İsmail ile İkinci Beyazıd, hoş geçinmişler, fakat Trabzon valisi Şehzade Yavuz Selim, Şah İsmail'i ve Şiiliği çekemiyor, babasının bunlara dost olduğuna kızıyordu. Ve H.909 tarihinde hâkimi Zülkadir oğlu Alâüddevle kızı Benli Hatun için, Zülkadir hâkimini tedibe gelen Şah İsmail'den öç almak için Trabzon'dan Tebriz'e doğrularak, doğu illerini ve bazı Alevi aşiretleri çiğnemişti. Babasının vefatından, İstanbul'daki Osmanlı tahtına geçerek Şah İsmail, Şiilik, Alevilik ve Bektaşiliği yıkmağa karar vermişti.
Yavuz Sultan Selim tahta geçerken, Şah İsmail'in elçisi Zeynel Han'ı kaçırmış, Bektaşiliği düşürmek için Konya Mevlâna tekkesinin ve mevleviliği himaye ederek, ehli sünnet akidesini kuvvetlendirdikten sonra işe başlamış ve büyük ordusiyle Anadolu'dan doğu illerine doğru harekete geçerken, Yozgat, Sivas, Tokat bölgelerinde uğradığı Alevi ve Bektaşileri kılıçtan geçirmiş, Erzincan'a yetişinceye kadar kırk bin Türk öldürülmüştü.
Gerek Yavuz'un ateş saçan kılıcından korkarak Sivas, Kayseri ve havalisinden, ve gerekse Erzincan ve Erzurum arasında bulunan çeşit Türk aşiretleri, bu salgından kurtulmak için Sivas dağlarına, Maraş ve Akçadağ'lara ve Dersim'e sığınmak suretiyle canlarını kurtarmış oldular. Bu sırada batı Dersim de ,doğu Dersim gibi Türk aşiretleriyle dolmuş bulundu. Tercan ve Erzincan civarında bulunan Çarıklı, Lolanlı, Şahdeli, Aslanuşağı, Balaban aşiretleri Dersim'e kaçıp canlarını kurtardılar. (8)
Yavuz Sultan Selim, Yeniçeri ordusundaki Bektaşileri ve uğradığı yerlerdeki Alevileri öldüre öldüre, Erzincan'a ve oradan Azerbaycan'a geçerek 1504-920 yılının 22 ağustosunda Şah İsmail'in ordusiyle karşı karşıya geldi. Tarihin her zorlu denemesinde zaferini en başta yazan Türk ordusu ve kahraman Yavuz, bu cenkte İran ordusunu yendi.
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail'i takip ederek İran'a girdi ve bir kış Tebriz'de kaldı. Ertesi yıl Bayburt ve Kelkit yolundan Erzincan'a döndü. Yavuz'un doğu illerden geçişi sıralarında, Beyazıt, Van, Bitlis bölgelerinde oturan "Kurt-baba" Babakürtlerin aşiret reisleri, Mevlâna İdrisi Bitlisi'nin önderliğiyle padişaha teslim oldular. Yavuz, bunları iyi yüzle karşılayarak ve onları İranilik ve Şiiliğe karşı kuvvetli bulundurmak için, bir takım derebeyliklerine ayırarak geniş imtiyazlar verdi. Yavuz, Türklükte milli birlik aramadığı için, soyca Türk olan bu aşiretlere o gün Kürt adını takmış ve doğu illerimizin bir kısmına "Kürdistan" diye geçmişti.
Tarihimin, dağlı Türklere ait kısmında belirttiğim gibi, Lohorto Türklerinin "Kurt-baba" kabilesinden olan bu aşiretler bu karanlık dağlarda öz türkçelerini İran ve türlü dillere karıştırıp Kormanco dil yığını ile konuştukları zaman, türkçe kelimeleri bu bozuk dilde daima geç konuşmuş, kurt - baba kelimesini sonradan baba-kürdi şeklinde telâffuz etmişlerdi. Yavuz bunları sünni, şafii ve kadiri görünce sevinmiş ve bunları Aleviliğe ve Türklüğe karşı hasım göstermek için ırklarını sormaya lüzum görmeden, onlara Kürt ve illerine de Kürdistan adını takmıştı. Bu aşiretlerin önderi olan Mevlâna İdrisin de işine geliyordu. O, bu adla bir camia altına alıp şafii mezhebine soktuğu bu müritleri için, bir nevi istiklâl temin edecek ve onları kurduğu tarikat üzerinde kendisine bağlıyacaktı.
Yavuz, Erzincan'da iken Kiği ve Bayburt beyleri, bu kasabalardaki muhkem kalelerin anahtarlarını getirip, kendisine teslim etmişlerdi. Yavuz, Erzincan ve Dersim havalisindeki Alevilerin üzerine bütün ağırlığiyle basmıştı. Yukarıda yazdığım gibi, bu civardaki aşiretler artık bu bölgelerin sarp dağlarına ve Dersim'e kaçmışlardı. Dersim aşiretleri, kendilerini korumak için dağların dar geçitlerinde, Yavuz'un ordusunu karşıladılar. Yeniçerilerin isyanı, Yavuz'un bu arzusuna engel ve ordunun geri çekilmesine sebeb olmuştu.
Yavuz Selim, bir taraftan şiiliği ortadan kaldırmak için İran devletini sıkı bir baskı altında bulundurarak bu vesile ile iç ve doğu Anadolu'daki Alevilik ve Bektaşiliği ve alevileri yok etmeğe çalışıyor, diğer taraftan büyük bir ordu ile Mısır'a inerek ehli sünneti kuvvetlendirmek ve büyük bir islâm imparatorluğunu kurmak için hilâfeti Mısır'daki Abbasi halifesi döküntüsünden zorla alıyordu. Osmanlı Padişahı Orhangazi, Birinci Murat, büyük Fatih ve İkinci Beyazıd devrine kadar Türklük, milli bir akışla akıyor, devletin dil, kültür ve resmi işlerinde öztürkçe türeler yürüyordu. Yavuz, hilâfeti Mısır'dan aldıktan sonra, bu siyaset tamamen değişmiş, devletin resmi diline arap ve acem lisanı ve Anadolu'nun her tarafına bir fıkıh ve şeriatçılık girip yerleşmişti.
Yavuz, bu tarihten sonra Türkün öz dil ve edebiyatına karşı çetin bir yoketme siyasetini gütmüş, Alevilerin ve Türkmenlerin kâfir ve dinsiz olduklarına halkı inandırmış ve bunlara Kızılbaş adını takarak onları sünni Türklerin karşısında kanlı bir düşman safına yerleştirmişti. Bu yüzden doğu illerimizdeki sünni ve alevi Türk aşiretleri, asırlarca birbirlerini kırıp geçirmişlerdi.
Yavuz'dan sonra tahta çıkan bütün Osmanlı padişahları, Yavuz'un sünni ve kızılbaş diye iki partiye ayırdıkları doğu Türk aşiretlerinden daima sünnileri himaye ve takviye ederek, onları alevilere ve hattâ birbirlerine saldırtmış ve Yavuz'un doğu aşiretleri üzerine bir ismihas olarak bıraktığı Kürt ve Kürdistan adını perçinlemişlerdir. Bu kanlı dâva, meşrutiyet devrine kadar süregelmişti.
Alevi ve Bektaşi Türkler, tam dört yüz yıl (400) bu yoketme siyaseti karşısında ezilerek şeriatın acı fetvalariyle yok olup gitmişlerdi ve bu yüzden sünni Türklere ve Türklüğe karşı derin bir kin taşıyarak onlara: Yezit Osman, diye hitabetmiş ve padişahları, halife Osman'ın soyundan bilmiş ve kendilerini de herhangi bir millet ve Türk değil, yalnız alevi bilmişlerdi... Bu acı karşısında doğu illerindeki Zaza ve Kormanco şubesiyle temasa gelip, onların Zazaca ve Kormanco dillerini öğrenmek zorunda kalmışlardı.
Yavuz Sultan Selim, bu kadarla kalmamış, doğu illerindeki alevi Türkleri ve aleviliği yoketmek ve gerekirse, Şah İsmail ile şiiliğe karşı koymak için iç Anadolu'dan, Ankara, Konya ve Karaman taraflarından birçok sünni Türk aşiretlerini, doğu illerinin Muş, Beyazıt, Van ve havalisine göndermişti. Tarihimin birinci bölümünde doğuya gelişlerini belirttiğim bu aşiretler : Celâli, Zolan, Hayderan, Hasanan, Cibran, Sıpkan hülâsa Kormanco şubesini kuran ve Sultan Hamit çağında Hamidiye süvari alaylarına giren aşiretlerdir. Bu aşiretler doğu illerimize gelirken buranın yerli halkından olan Lohorto - Kurtbaba, yani Baba Kürdi adını alan dağlı aşirtlerle birleşerek onların Kormanco dilini öğrenip öz dillerini itirmiş, onlar da Kurt Babalar gibi kendilerini zamanla Kürt sanmışlardı.
Yavuz'un, doğu illerinde alevi Türk ve Türkmenleri ne biçin yokettiğini belirten Kadri Kemal Kop (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserinin 50 inci sahifesinde:
" - Çaldıran'dan sonra Yavuz Fırat'tan İmraniye'ye kadar olan uylumları ele geçirip dönünce, yollardaki kızılbaşların yokedilmesini istedi. Yokedilen öz Türkler ve Türkmenlerdi. Selçukilerden daha önce doğu vilâyetlerimizin öz ahalisi olan ve oralarda medeniyet kurmuş bulunan yüzbinlerce Türkmen, bu salgından kurtulamıyarak, yerlerinden ve yurtlarından oldular."
Yine Kadri Kemal Kop, bu eserinin 46 ncı sahifesinde:
"- Sünnilikle şiiliğin Anadolu'da karşı karşıya siyasi birer fırka halinde yürüdüklerini ve nihayet bu siyasal durumdan Osmanlı imparatorluğunun parçalanacağından korkan Yavuz'un, kızılbaşlığı kaldırmak için meydana atılarak rastgeldiği her Türk kızılbaşı öldürmesine rağmen, yinede bu tarikatı söküp atamadığını ve hattâ Çaldıran ovasında Şah İsmail ile çarpışıldığı sabahın gecesi bile Yavuz'un ordusunda kızılbaş olan Yeniçerilerin dem çekerek ve on iki telli sazlarını çalarak Şah İsmail'in "Şahhatayi" mahlesi altında söylenmiş nefeslerini okuduklarını ve bunların arasında çok kızıl taçlı bektaşilerin bulunduğunu ve fakat bunların nefeslerine boyun büktükleri, " Şah Hatayinin" Şah İsmail olduğunu bilmediklerini hülâsa ederek yazıyor. (9)
İster Yeniçeri Bektaşiler ve isterse doğu illerimizdeki Aleviler, o çağda nasıl düşünülürse düşünsünler ve ne biçim hareket ederlerse etsinler, onlar gerçekten çok çetin bir durumda kalmışlardı. Şah İsmail, İran, Horasan ve bütün Türkistan'ı ve doğu illerindeki Alevi Türkleri birleştirip Caferi mezhebine, şiilik ve eski Türk akidesine dayanan büyük bir hükümet kurmak istiyor. Arapların Türklük üzerine manevi baskısını ve diğer dört mezhebi kaldırmağa uğraşıyor. Yavuz Sultan Selim, ehli sünnet ve bu mezhepler üzerine kurulan şeriat yolunda bütün islamlârı birleştirip, onların başı ve peygamber vekili olmak için uğraşıyor ve islâmiyeti Avrupa kıtasına yaymağa kalkışıyor ve bunun için de Roma İmparatorluğu ile Abbasi Devletinin hükmettiği bütün ülkeleri idaresi altına alıp kürrenin bu yarım toprağında; padişah, sultan ve halife olmak istiyordu. Bunu yapmak için de ilk önce şeriata aykırı giden alevilik ve şiiliği kaldırmak lâzımdı.
İşte bu kasitle her iki taraftan çekilen kılıçlar, iç Anadolu ve en çok doğu illerindeki alevi ve bektaşilere saplanmış bulunuyordu. Bu bedbaht Türkler arada ne yapsalar, Şah İsmail'in gözünde : Osmanlı tebaası, ve Yeniçeri ordusu, Yavuz Selim'in bu zavallılar, başlarına gelen felâketi anlamış ve her iki taraftan çekilen kılıçlar arasında kırılmış, canlarını kurtaranlar her şeyden vazgeçerek doğu illerinin ve Anadolu'nun sarp dağlarına ve en çok Dersim, Akçadağ, Maraş ve Sivas ile Erzincan havalisinin kuytu meşeliklerine ve korkunç derelere kaçıp gizlenmişlerdi.
Bu halk, bütün bu zulümlerin, ehli beyti sevdikleri için başlarına geldiğine inanmış, artık kendilerini hiçbir milletten değil, yalnız alevi olarak bilmiş, ve uğrunda canlarını feda ettikleri Ali ve Aleviliğe sımsıkı bağlanmışlardı. Onların yegâne temas ettikleri ve zaman zaman beraber dövüştükleri kimseler, komşuları Kormanço ve Zaza kabileleri olmuştu. Bunlarla konuşurken dillerinden aldıkları kelimeleri öz türkçe dillerine karıştırıp lisanlarını bozmuşlardı (10). Son çağlara kadar milliyetlerini ve dinlerini aramak, bu halkın hatır ve hayalinden geçmemişti.
921-1505 tarihinde artık Dersim dağları Alevi aşiretlerle boğazına kadar dolmuştu. Yavuz Sultan Selim'in Erzincan'da vali bıraktığı Bıyıklı Mehmet Paşa, bu tarihten sonra birkaç kere Dersim üzerine yürümüş, aşiretler yıllarca Mehmet Paşa'nın kuvvetlerine karşı koyarak onları Dersim'e sokmamışlardı. Artık bu bölgede hükümetin hiçbir nüfuzu yoktu. Seyitlerin manevi buyrukları ve aşiret resilerin idareleri yürüyüp gidiyordu. Aşiretler arasında çıkan kavga ve dövüşler kan ve mülk dâvaları, Seyitlerle aşiret ağalarından toplanmış bir meclis tarafından hallediliyor, bu meclise (cemaat) adı veriliyordu. Cemaata içtimai ve ailevi işler de İmam Cafer'in türkçeye tercüme edilmiş buyruk kitabının hükümleri yürütüldü.
940-1524 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman, Tebriz fethine giderken, artık doğu illerinin hiçbir ovasında Erzurum, Van, Muş bölgelerinde tek bir alevi Türkmen aşireti yoktu. Buradaki halk Lohortu dağlı Türklerin sonradan Yavuz Sultan Selim tarafından doğu illerine gönderilen iç Anadolu Türk aşiretleri (Kormanço şubesi) vardı. Kanuni Sultan Süleyman ikinci defa 945-1539 tarihinde İran seferine gelirken, yarım alevi olan Zülkadir oğullarından "Mehmet Han"a Kars sancağını, kardeşi Ali Bey'e Pasin ve Harput Beyliğini vermiş, Ali Bey Pasin'de son bir beylik kurmuş ve Pasin'de ölmüştü. (11) Sultan Süleyman bu seferinde doğu illerinin sarp dağlarına kaçan bu alevi ve Türkmen aşiretleri burdan çıkarıp Erzurum, Harput ve Kiği havalisinin ovalarına yerleştirmeyi buyruklamış ve o çağda padişahın adaletinden emin olan Koçgiri aşireti, Sivas'ın Zara bölgesine, Şahdeli aşireti, Palo ve Kiği taraflarına İzol ve Hiran aşiretleri eski yerleri olan Pertek bölgesi civarına, Balaban aşireti Balaban deresine, Şahveliyan, Kimsoran, Hamoçik oymakları Tercan ovasına inmişlerdi.
Kanuni Sultan Süleyman bu seferinde Tebriz'e girmiş ve artık islâhatından emin olarak ordusunun bir kısmını, Diyarbakır'a çevirmişti. Bu kuvvetin başında olan Kara Ahmet Paşa, Gürcistan temizlendikten sonra ordunun mühim bir kısmını, Diyarbakır'a götürmüştü. Kanuni Sultan Süleyman'ın yanındaki ordu, sayıca azdı. Padişah ordu ile Dicle nehri kıyılarına inerken, Şah Tahmasap bu durumdan faydalanarak doğu illerimize kanlı bir akın yapmış, Tercan ve Erzincan'a kadar ilerlemişti. Çerkes Osman Paşa, Şahın ordusunu karşılamış, bu kuvvete Dersim'in eteklerinde Erzincan, Tercan ovalarında bulunan aşiretler de katılarak İran ordusunu geri püskürtmüşlerdi.
1044-1628 tarihinde Dördüncü Sultan Murat, doğu illerine doğru sefere çıkmıştı. Padişah Erzincan'a gelirken vaktiyle haksızlığa uğrayan, Dersim dağlarına ve türlü çetin bölgelere sığınan Türk aşiretlerinin, buradan çıkıp Türk topluluğuna karışmasını candan arzu etmiş ve hattâ Dersim eteklerinde ve Pülümür bölgesinde olan Türkmen ve alevilerin doğu illerinin yukarı kısımlarında, daha geniş yerlere çıkmasını buyurmuş, bu buyruk üzerine o gün;
- Balaban aşiretine mensup Hıdıkanlı kabilesi, Hınıs ilçesinin merkez kasabasına bağlı Başköy, Meydan, Kalecik ve Çiçekli köylerine, ve
- Kırdım deresinde bulunan Çarıklı aşiretinin (Sisan) kabilesi yine Hınıs ilçesinin Mirseyit, Mirgezer, Şağlam, Halefan ve diğer köylerine, ve
- Erzincan'ın Danzig bölgesinde oturan Lolan aşiretinden ayrılan Kacer ve Kasım kabileleri de Varto merkez kasabasının Halefan, Sigir, Kaçan ve Karaköy bucağının Selçuk, Dirban, Kiranlık, Şeyh Pir ve İskender köylerine, ve
- o çağda Tercan dağlarında bulunan Bütükân kabilesinin bir kısmı da Hınıs ilçesi Halil Çavuş bucağının Karaağaç, Beyyurdu ve diğer köylerine, ve
- Şahdeli aşiretinden ayrılan bir kabile, yine Hınıs ilçesinin Şahverdi ve Künav köylerine, ve
- yine Şahdeli aşiretinin bir kabilesi olan Cünan kabilesi Lâl oğulları da şimdiki Karlıova ilçesinin Liçik, Kayık, Akdaş köyleriyle, Korto mıntakasının Başköy ve Şılıkan köylerine gelip yerleşmişlerdi.
Bu çağda Hormekli kabilesi, Nazimiye'nin Civarik, Balık, Hormak köylerinde bu aşiretin Alıkan oymağı da Gülâbi oğlu Mut'un idaresinde olarak Erzincan'ın Silepir bucağının Büyükköy, Dalav ve Şavşek köylerinde otururlardı. Bu aşiret halkı da 1044-1628 yılında Sultan Murad'ın buyruğu üzerine aşağıdaki bölümlere yayılmışlardı:
1 - Pircan kabilesi : Hasanhan Ali emrinde olarak Tercan ovasına ve oradan Varto ilçesinin Üstükran bucağına bağlı Rakasan, Tatan ve Küzik köylerine,
2- Yine bu aşiretten ayrılan (Zormamet) kabilesi, Üstükran bucağının Badan ve Civarik köylerine,
3- Hormek aşiretinin (Bali) kabilesi de Refahiye ilçesinin Kırıktaş, Gürelik, Alacahan köyleriyle, Kuruçay ilçesinin Halitler, Gâvuryurdu ve Eskikonak köylerine,
4- Yine Hormek aşiretinden ayrılan Karadavut kabilesi de Üstükran bucağının merkezine gelmişlerdi.
Hormeklilerin bir kısmı yine Erzincan'ın Silepür bucağında ve bu aşiretin topluluğu ise Balık, Civarik ve Hormek köylerinde ilağası Kara Yakub'un torunu Gülâbi ağanın emrinde kalmışlardı.
Fereşat - Fero
Fereşat, Hormekli Gülâabi ağanın oğludur. Doğum tarihinden Fereşat-Fero oğullarının büyük bir önemi vardır. Bu sebeple bu aileden biraz konu açmak faydalıdır, sanırım.
Hormek şeceresini gösteren Alâgöz hamailinde, yukarıda açıkladığım gibi şu cümle vardı. (Gülâbi ağa oğlu Fereşat, dedesi Kara Yakub'un kılıcını aldı. sülbüs dağında çadır kurdu) dediği bu Fereşat'tır. Sonradan bu adamdan doğan aileye Fero oğulları denilmiştir.
Fereşat babası Gülâbi 1055-1639 da Nazimiye'nin civarik köyünde ölürken kendisi 18 yaşında imiş ve o çağda Dersim aşiretleri durmadan birbirleriyle savaşıyorlardı. Hormek, Hiran, İzol ve Kereyşan aşiretleri birleşerek yukarı dağlardaki Hayderan, Alan, Demenan Arili aşiretleriyle dövüşmüşler, Fereşat dedesi Kara Yakub'un kılıcını kuşanarak Sülbüs dağlarına çıkıp hasımlarını yenmişti.
Bu aşiret kavgalarına yine Seyitler ve Şeyh Hasan boyların ağaları aracılık yapmış (cemaat) yaparak bu aşiretleri barıştırmışlardı. Fereşat, devlet tarafından doğu Dersim'e - mütesellim - dikilmiş ve Karsanlı Koç Yusuf'un sülâlesinden bir kızla evlenmişti. Fereşat bir gün çocuklarını denemiş, bunlardan yiğit çıkmıyacağını anlıyarak, Şeyh Hasanlı aşiretlerden Koçuşağı kabilesi resisi İbrahim ağanın kızıyle evlenmiş, Yusuf ve Mustafa adlı iki yiğit çocuk babası olmuştu. (12)
Fereşat, 1119-1703 yılında Civarik köyünde ölmüş yerine oğlu Yusuf ilağası olmuştu. Yusuf ve Mustafa babasını geçmiş yiğitlerdi. Mustafa, Tercan ovasında Faroğlu adlı bir aşiret ağası tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüş, Yusuf, topladığı bir kuvvetle Kötür köprüsü başında Faroğlu ile kardeşini öldürmüş ve köylerini yağma etmişti. (13) Alâgöz şeceresinin verdiği bilgiye göre Yusuf 1160-1744 tarihinde Hormek-Civarik köyünde ölmüştür.
Yusuf'un yerine oğlu Zeynel ağa geçmiş, Zeynel ağa kardeşlerinden birisine Karsanlı Beylerden birisinin kızını getirmiş, bu kız kocasını sevmediği için, babasının evine gitmiş, Zeynel ağa gelini istemiş vermemişler. Nihayet bir gece yanına aldığı birkaç delikanlı ile Karsanlı Beyi'nin evine dalmış, gelini dışarı çekip kılıçlamış ve bu Bey'in Hayderan aşireti ağasına nişanladığı genç kızını kaçırıp, kardeşine getirmiştir.
Bu mesele aşiretler arası bir (namus) dâvası telâkki edilmiş, doğu aşiretleri ve Hayderanlılar, Hormek köylerine akmışlar, bu köylerde mahşeri andıran kanlı savaşlar olmuş. Hıran, Kurişan, İzol ve Şeyh Hasan aşiretlerinden birkaçı, Hormeklilere yardıma gelmiş, fazla kan dökülmüş, nihayet Seyyitler ve bitaraf aşiretlerin ağaları aracı olmuş, Zeynel ağa, kızı geri vermediği için bu bölgeden çıkmağa karar verilmiş. Zeynel ağa bu kararı kabul ederek köylerini Hormeklinin Alıkan kabilesinden Gülâbi ağaya terkederek, kendisi kırk ve halkiyle 1202-1786 yılında Kiği ilçesinin Hösnek bucağına gelmiş, burada Zeynel mezresini yeniden yapmıştır.
Varto ve Kiği'de Hormekliler ve Doğu İllerindeki Resmi Beylikler
Bu sırada doğu illerinde devlet tarafından kurulmuş Beylerbeyi ve mirimiranlar vardı. Bunlardan Muş'ta Alâettin Paşa, Garzan'da Fettah Bey, Kiği'de Yazıcıoğulları meşhurdu. Erzurum ve Erzincan gibi büyük şehirlerle idare edilirdi. Yazıcıoğulları Kiği havalisini kasıp kavuruyorlardı.
Zeynel ağa Kiği'ye geldikten sonra Dersimliler, kızı alamadıklarına pişman olmuş, bu kızın Zeynel ağadan alınıp kendilerine gönderilmesi için Yazıcıoğlu Eyyüp Bey'e bir mektup yazıp göndermişlerdi. (14)
Yazıcıoğlu, bu mektubu alınca, fazla korkmuş, kızı aldırmak için Zeynel ağa mezresine kırk atlı göndermişti. Bu sırada Varto'daki Hormeklilerden Şemanlı Hasanhan, otuz atlı ile Zeynel ağayı görmiye gelmiş, bunlara keçiler kesilerek açık havada sofra kurulmuş ve misafirlere yemeğe oturmuşlardı.
Bu sırada Yazıcıoğullarının atlıları gelmiş, kızı istemişlerdi. Hasanhan ve Hormekliler, kilimlerin uçlarından tutarak, sofradaki kabları birbirine karıştırmış ve kılıçlarını çekerek, gelenlere hitaben:
- Karılarımızı zorla mı alacaksınız. Şimdi kan gövdeyi götürecek! deyince Yazıcıoğullarının atlıları inmeden geri dönmüş. Hâdiseyi beylerine anlatmışlar ve Yazıcıoğulları artık bu istekten vargeçmişlerdi.
Mektuptan cevap alamıyan doğu Dersim kabileleri 1202-1786 yılının birinci teşrin ayında, yedi yüz kişilik bir kuvvetle Zeynel ağa mezresini basmış, burada hazır bulunan iki yüz kişilik Hormek kuvvetiyle şafakta kılıç kılıca gelmişlerdi. Savaş akşama kadar sürmüş, Zeynel ağa kulesi tehlikeye girmiş, bu sırada Zeynel ağanın küçük oğlu 18 yaşındaki "Mustafa Zeynel" bir hârika halinde ileri atılarak düşman saflarını altüst etmiş. Dersimliler kaçarak Tamran köyü sırtlarına kadar Hormek kuvvetleri tarafından takibedilmiş, bu savaşta on yedi Hormekli ve kırktan fazla Dersimli katledilmiştir.
Zeynel ağa bu baskından bir kış sonra, yani 1203-1787 yılının baharında aşiretini alarak Zeynel mezresinden Kârir dağları arasına sıkışan Kiğini Kârir bölgesinin (Durabey) Darabi köyüne gelip yerleşmiştir. Bu çağda , Hormekliler Kârir bölgesinin dokuz köyünde ve Varto ilçesinin Üstükran bucağına bağlı yirmi bir köye yerleşmişlerdi. Kârir'deki Hormekliler, Zeynel ağa ve Varto'daki Hormekliler Picran kabilesinden Hasanhan - Ali oğulları Mehmet ve Halit ağalar tarafından idare edilirdi. Dolayısiyle Zeynel ağa, bütün Hormek aşiretinin başı ve reisi idi.
Bu sırada Muş'ta bulunan Beylerbeyi Alâettin Paşa, Muş, Hınıs, Malazgirt, Bulanık ve Bitlis havalisinde bir nevi müstakil saltanat sürüyordu. İran Şahının bir akrabası siyasi bir meseleden ötürü kaçarak Alâettin Paşa'ya sığınmıştı. Paşa bir gün söz arasında:
- Şahınız kızını bana versin! diye Şah'ın akrabasına hitabetmiş bu sözden çok içerliyen İran Şahının akrabaası, gecenin birisinde İran'a firar edip hâdiseyi Şaha anlatmış ve affa uğramıştır.
Alâettin Paşa'nın bu sözünden fazla üzülen İran Şahı 1210-1794 tarihinde doğu illerimize kuvvetli bir ordu göndermiş, bu ordu evvelâ Van hududuna Celâli, Zilân, Hayderan, Sıpkan aşiretlerini önüne katarak püskürtmüş. Bu aşiretler Malazgirt'e çekilerek Hasanhan'ı aşiretiyle birlikte Varto'nun Bingöl dağlarına gelip çadır kurmuşlar ve ailelerini burada yerleştirdikten sonra, Varto'daki Cibran, Hormek ve Lolan aşiretleriyle birleşip Malazgirt ovasında İran ordusunu karşılamışlardı. İran ordusu, bu aşiretleri ve Alâettin Paşa kuvvetlerini yenerek Muş ve Hınıs ovalarına inmiş, Varto'nun Üstünkran bucağından geçerek (15) uğradığı yerleri talanlayıp, şimdiki Karlıova ilçesinin Kargapazar köyünde yine bu aşiretlerle bunlara katılan Yazıcıoğulları ve Zeynel ağanın kuvvetleriyle karşılaşınca, buradann şimale dönerek Kurtyüzü deresi ve Şuşar bölgesi üzerinden Bingöllerin kuzey eteklerinden Hınıs'a geçmiş. Malazgirt ovasından tekrar İran'a dönmüştür.
1211-1795 tarihinde, İranilerin tahrikiyle Bedirhâniler ve Can ilinin Hoşap ilçesindeki Müşkân aşireti, devlete karşı isyan etmişlerdi. Hükümet, İstanbul'dan Reşit Paşa'yı bu tedib harekâtına komutan tâyin ederek büyük bir kuvvetle Erzurum'a göndermişti. Muş, Beylerbeyi Alâettin oğlu Emin Paşa, bu havalideki aşiretleri emrine alıp bu ordu ile Van hududundaki asiler üzerine yürümüştü. Bu neferi - âma Kiği Beylerbeyi Yazıcıoğlu ile Zeynel ağa ve Varto'daki Hormekliler ve Cibranlılar ve Malazgit'teki Zeynel ağa, Cibranlılar, Teymur - fendi, Hasanlılar, Fariş ağa emrindeydiler.
Bu kuvvetler Van hududundaki asileri tedip ederken, İran topraklarına girmiş ve geri dönmüşlerdi. Bu savaşta Hormekli Mehmet-Hasanhan öldürülmüş cesedi Varto Küzik köyüne getirilmişti. (16)
Zeynel ağa 1225-1809 yılında Darabi - kiği köyünde öldü. Zeynel ağanın Mehmet, Ali, Mustafa Zeynel adlı üç oğlu vardı. Mehmet ağa büyükleri olduğu için babalarının yerine ilağası olmuş ise de, aşiretin idaresi kardeşleri Ali Nalkıran ile Mustafa Zeynel'in ellerinde bulunuyordu. Bu kardeşler bütün Kiği bölgesini ellerine geçirmişlerdi. Yazıcıoğulları bunları çekemiyor ve kıskanıyorlardı. Bu sebeple bir gün yalnız Tamran köyünden gelen Ali Nalkıran (17) yoluna yirmi atlı göndermişlerdi. Bu atlıların çoğu Nalkıran'ın elinde telef olmuş, yedi kardeş olan Yazıcıoğulları, şiddeti bırakarak Zeynel ağa oğullariyle uyuşmuş, onları kendi evlerine davet edip kirvelik yapmışlardı. Yazıcıoğulları sünnetten sonra kahve fincanına ağu katıp yalnız Nalkıran ile Mustafa Zeynel'e vermişler, Nalkıran zehiri içimiş, Mustafa Zeynel şüphelendiği için kasten fincanını düşürmüştü. Ali Nalkıran daha orada iken sancılanmış ve eve dönerek ölmüştü. 1236-1820.
Mehmet ağa, kardeşinin ölümünden fazla kederlenerek bir ay sonra o da ölmüş, küçükleri olan Mustafa Zeynel kardeşlerinin intikamlarını almak için kardeşi Mehmet ağanın oğlu ikinci Zeynel'i babası yerine geçirerek kendisi beline bağladığı Kara Yakub'un kılıcı ile Kiği'nin ormanlarına dalmıştı. Mustafa Zeynel'in çeteciliği, Yazıcıoğullarına fazla zayiat veriyor ve bu Beyler evlerinden harice çıkamadıkları için hakiki intikam alınamıyordu.
Bütün Kiği bölgesi Yazıcıoğullarının zulmünden usanmış, bu Beyler, Karabaş aşireti reisi Mehmet Han'ı evlerinde kazığa gerdikleri için, Karabaş aşiretinin ikinci köylerinden "Kereşan"a çağırmışlar, Mustafa Zeynel buraya yirmi ev Hormekli ile gitmiş, sonradan Molla Musa gizliden Yazıcıoğullariyle uyuşarak Mustafa Zeynel'e bayağılıkla bir suikast yapmış ise de, onun harikulâde yiğitliği karşısında, hiçbir şey yapamadan Kiği'ye kaçmıştı.
Mustafa Zeynel bir yıl sonra yedi kişilik bir çete ile İkiz yaylasını basmış, bir düğün barında olan Molla Musa ve yedi arkadaşını tutup öldürmüş ve bunların kanını bir kazan yoğurda akıtarak İkiz yaylası altındaki kayalığa sürmüştür. (18)
Ali Nalkıran'ın zehirlenmesinden sonra üç yıl geçmişti. Bu müddet içinde Mustafa Zeynel geceleyin birkaç kere Yazıcıoğullarının kapılarına kadar sokulmuş ve yüzlerce muhafızın nöbetleri karşısında hiçbir şey yapamadan geri dönmüştü.
Yazıcıoğullarının zulümleri artmış, bunlar Kiği bölgesinin bütün aşiret ağalarını evlerinde kazığa germiş, halkı esir gibi kullanmış ve amcaları Mehmet Bey'in Tamran köyündeki bütün arazi ve değirmenlerini zorla almışlardı.
Mehmet Bey, bunlardan intikam almak için bir gece gizlice Mustafa Zeynel'le görüşerek onu konağına götürmüştü. Mustafa Zeynel, oğlu İbrahim ve Hilâl ve yeğeni Nalkıran oğlu Selim ile Bursa'dan yanlarına gelen Hasan teymur, Mehmet Bey'in konağına gidip yatak dolabında saklanmışlardı.
Mehmet Bey, bizzat yeğenleri olan Yazıcıoğullarına gidip bütün haklarından vazgeçtiğini söyleyerek, onları kendi konağına davet etmişti. Bu davete Yazıcıoğlu Eyyüp, Arslan, İsmail, Akit ve Halil Beyler icabet etmiş ve Mehmet Bey'in konağına gelerek işrete dalmışlardı.
Gecenin saat altısında, muhafızlar istirahate çekilmiş, Mehmey Bey'in serkârı içeri girerek elindeki boş kâğıdı Eyyüp Bey'in dizine koymuş. "Miro, sana ferman..." diye bağırmıştı. Bu parola üzerine Mustafa Zeynel ve arkadaşları dolaptan çıkıp Beylerin üzerine atılmışlardı.
Beyler, duvarda asılı bulunan silâhlarına sarılarak boğaz boğaza gelmişlerdi. Yarım saat süren kanlı bir boğuşma sonunda, beş Yazıcıoğlu katledilmiş, Mustafa Zeynel ve arkadaşları, Beylerin atlarına binerek şafakta Darabi köyüne gelmişlerdi. Mehmet Bey sabahleyin Beylerden sağ kalan kerdeşlerden diğer birisini araştırıp samanlıkta bularak onu da öldürmüş, yedi kardeşin en küçüğü olan Küçük Mehmet Bey, kurtularak İstanbul'a Sultan Mahmud'un huzuruna çıkmış, Büyük Mehmet Bey'le Mustafa Zeynel'in katillerine ferman çıkarmıştı. Katledilen bu altı kardeşin mezar taşlarındaki tarihte yazıldığı gibi, bu hâdise 1240-1824 yılının ağustos ayında zuhura gelmişti.
Padişahtan çıkan bu iradei seniye üzerine Muş Beylerbeyi Emin Paşa, Palo ve Sancak mıntıka Beyleri, Kiği ve bu bölgelerden toplanan dört bin kişilik bir kuvvet, Emin Paşa emrinde olarak 1240-1824 yılının ikinci teşrin ayında Kiği'ye gelerek, büyük Mehmet Beyi Şeytan dağlarına kaçıırp kellesini kestikten sonra Mustafa Zeynel ve Hormekliler üzerine yürümüştü.
Bu kuvvet, ilk önce Kârir bölgesinin Şirna köyüne girerek burada Mustafa Zeynel'in akrabalarından Karaman oğulları Hasan ile kardeşini öldürmüş ve Hormeklilerin sığındıkları Darabi köyünü sarmıştı. Darabi, çok sarp ve çetin bir köydü. Bu köye gelecek tek yolun geçit vermez derbendi üzerinde Mustafa Zeynel ve altı oğlu bekliyordu. Diğer Hormek piyadeleri ikinci Zeynel'in emrinde olarak, Darabi'nin yalçın kayalıklarını tutmuşlardı. Muhasara tam otuz bir gün sürmüş, Emin Paşa kuvvetleri geçidin başında çok telefat verdikleri halde, köye girememişlerdi. Kış ve karlar başlamış, köyün alınması için ümit kalmamıştı.
Emin Paşa, Şahdeli aşireti reisi Hacı Süleyman'ı çağırmış, onu Mustafa Zeynel'le konuşmağa göndermişti. Hacı Süleyman, derbendin başında Mustafa Zeynel ve yeğeni ikinci Zeynel ile görüşerek bu fermanın bizzat Padişahtan çıktığını ve Padişahın fermanına itaat ederek, hiç olmazsa, köyü Emin Paşa'ya teslim edip, köyden savuşmalarını söylemişti.
İkinci Zeynel çok zeki ve dirayetli bir zattı ve aynı zamanda aşiretin başı bulunuyordu. amcası Mustafa Zeynel : " Şadili oğullarının sözlerine güven olmaz..." demiş ise de, onu ikna ederek gecenin birisinde bütün aşiretiyle köyden çıkmış, Çapakçur'un Belezer meşeliğine sığınmıştı.
Emin Paşa kuvvetleri, köye girerek Zeynel ağanın ambar ve kıymetli eşyasını talan ettikten sonra, yine Hacı Süleyman'ın tahrikleriyle İkinci Zeynel ve amcası Mustafa Zeynel'i Belzer meşeliğinde sarmışlardı. Çok çetin olan bu yerdeki kuşatma, bir hafta sürmüş, fazla kar ve fırtınalar olmuş, Emin Paşa, Mustafa Zeynel'i elde edemiyeceğini anlayınca, kuvvetlerini alıp geri çekilmişti. Hormekliler bu kuşatmadan kurtulunca aflarını çıkartmak için Kuziçan'da Şah Hüseyin Bey'in yanına gitmişlerdi (19)
Erzincan tarihini yazan vali Ali Kemali, bu eserinin 342 nci sahifesinde bu hâdiseyi hülâsa olarak şöylece vasıflandırmaktadır:
"Yazıcıoğulları, Kiği'de iki asır derebeylik sürmüşlerdir. Bunların en meşhurları, Zalim veyahut büyük Mehmet'tir. Bu adam Tamuran köyünde şato gibi büyük evinde oturuyormuş, hattâ meşhur şair Ethem Pertev Paşa 1240 da bunun konağında dünyaya gelmiş. Çünkü babası Fenni Efendi, Mehmet Bey'in kâtibi imiş. Mehmet Bey'in Hopus köyünde oturan amcazadeleriyle arası açılmış, Mehmet Bey bunlara karşı silâh kullanmış ise de, mağlup olunca bunları hile ile evine davet ederek, geceleyin hizmetçilerini teslih ederek, üçünü içeride, birisini de saklandığı samanlıktan çıkarıp öldürtmüştür.
Maktul Beylerin diğer amcaları olan küçük Mehmet Bey, İstanbul'a giderek Sultan Mahmut'tan, Mehmet Bey'in katline ferman istemiş, Muş valisi Emin Paşa'ya götürmüş. Emin Paşa intihap ettiği mütedebbir ve cesur bir zabitin maiyetine yüz süvari vererek Mehmet Beey'e bir baskın yapmış, Mehmet Bey Erzurum'a kaçarken Şoşe yolu üzerinde yakalanmış, başı kesilerek Muş'a gönderilmiş. Cesedi Bey-Tahtı olan mahalde metfundur" diyor. (20)
Mustafa Zeynel ve akrabası o kış Kuziçan'da Şah Hüseyin Bey'e misafir kalmışlar, ertesi yıl Şah Hüseyin Bey'le Balaban aşireti reisi Gülâbi Ağa, İstanbul'a giderek Hormek ağalarının aflarını çıkarmışlardı.
Bu sırada Dersim aşiretleri, Şah Hüseyin Bey'in konağını basmışlardı. Bunlarla konakta bulunan Mustafa Zeynel ve Hormekliler arasında şiddetli bir çarpışma olmuş, Ali Nalkıran'ın oğlu Selim ile Mustafa Zeynel'in oğlu Hilâl, Kızılbel gediğinde öldürülmüş ve Dersimliler büyük zayiata uğrayarak geri çekilmişlerdi. Selim, Balaban aşireti reisi Gülâbi ağanın damadı idi. Ağa Mustafa Zeynel ve Hormeklileri Balaban deresine götürmüş ve kızını ikinci defa Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim'e vermişti. Hormekliler aflarını Erzurum valisinin elinden alarak 1241-1825 de tekrar Kiği'nin Darabi köyüne dönmüşlerdi.
İkinci Zeynel ile Yazıcıoğlu Mehmet Bey barışmışlardı. Bu barış şartına göre: Yalnız Mustafa Zeynel evini alıp Varto'daki Hormeklilerin başına gidecekti. Varto'daki Hormekliler, Cibran aşireti tarafından sıkışık bir hale gelmişlerdi. Bunlar bu haberi işitince kendilerini düşmandan kurtarmak için Kiği'ye gelerek Mustafa Zeynel'i Varto'ya getirmişlerdi.
Mustafa Zeynel Varto'ya gelirken Lolan aşireti reisi Ali ağa ile birlikte Muş Beylerbeyi Emin Paşa'yi ziyarete gitmişti. Emin Paşa binlerce neferi-âmla ele geçiremediği Mustafa Zeynel'i karşısında görünce çok sevinmiş ve hanımına : " İşte bizi Darabi köyünde bir ay durduran ve ayı ile kucaklaşarak yere indiren Mustafa Zeynel yiğidim budur" diye iltifat etmiş ve kendisini rakipleri olan Yazıcıoğullarının katlinden sevindiğini imâ etmişti. Emin Paşa, Mustafa Zeynel'e birçok hediyeler vermiş ve ona ilağalık kürkünü giydirerek Varto'nun Kasman köyünü kendisine vermişti. Mustaf Zeynel yedi oğlunu ve evlerini alarak 1242-1826 yılında Kasman köyüne gelip Varto'daki Hormek aşiretinin idaresini eline almıştı.
Bu çağda, Yeniçeri isyanı başlamış, Padişah Yeniçerilerin yokedilmesi için doğu illerine iradei seniye göndermişti. Erzurum ilinde Yeniçeri ağası bulunan Gürcü Osman Paşa, aylıklı olarak kullandığı Çerkes Yeniçerilerle hükümete isyan edip, Erzurum hükümet konağında kuvvetli bir müdafaa hattı kurmuştu. Emin Paşa'nin emriyle Muş, Varto, Bulanık ve Malazgirt'teki aşiretlerden mühim bir kuvvet toplanarak Erzurum'a yürümüştü. Varto'dan giden Cibran aşireti başında Mehmet Halil ve Hormek aşireti başında Mustafa Zeynel vardı.
Gürcü Osman Paşa ilk önce hükümet neferi-âm kuvvetlerini şehrin dışında karşılamış, yanında beş yüzden fazla Yeniçeri kuvvetinin yokedildiğini ve kaçırıldığını görünce, hükümet konağına kapanarak eldeki Yeniçerilerle kendisini savunmaya başlamıştı. Bir iki saat içinde hükümet kuvvetleri Yeniçerileri yenmiş ve hükümet konağının kapılarına dayanmışlardı. Bu acı mağlubiyeti gören Osman Paşa konağın balkonuna çıkarak muhasaracıların merhametlerini celbetmek için : " Devlet kahpe devlet...Ben sana ne hizmetler yaptım...Bu vatan için ne emekler çektim. Sen benim mükâfatımı böyle mi ödiyecektin?" diye ağlamıştı.
Konağı kuşatan devlet kuvvetleri ve Erzurum halkı, Yeniçerilere son bir satır atarak konağın kapılarını kırıp içeriye girmiş ve Osman Paşa'yı diri olarak tutmuşlardı.
Padişah'ın iradei seniyesinde ve Muş Beylerbeyi'nin emirlerinde, Yeniçerilerin ve Osman Paşa'nın "Malı size, canı bize" denildiği için neferi-âm kuvvetleri Erzurum'da bulunan Yeniçerilerin ve Osman Paşa'nın bütün ev, altın ve eşyalarını yağma etmişlerdi. Yalnız iki Çerkes Yeniçeri, Osman Paşa'nın iki küheylân atına binerek bütün neferi-âm atlıları tarafından takip edildikleri halde, İlice yolunda tozu dumana katarak kaçıp kurtulmuşlardı.
Osman Paşa Varto kuvvetlerine teslim edilip, Varto'ya getirilmişti. Osman Paşa o sırada Sünnilerin en büyük şeyhi olan Vartolu Şeyh Zeynelâbidin'e misafir edilmişti. Emin Paşa'dan o gün Varto'ya gelen bir mektupta, Osman Paşa'nın Varto'da öldürülmesi emrediliyordu.
Zeynelâbidin, mektubu okumuş, misafirine karşı büyük bir gönül acısını hissetmişti. Osman Paşa da konağa girip çıkanların durumundan o gece öldürüleceğini sezdiği için gece, hayli ilerlemiş olduğu halde, bir türlü Şeyhin harem tarafına gitmesine razı olamıyordu. Şeyh, gecenin saat beşinde divandan kalkmak isterken Osman Paşa, ellerini onun cübbesinin eteklerine koyarak yalvarırcasına: " Şeyhim...Fazla kederliyim, biraz daha oturalım" diyip, Şeyh Zeynelâbidin'in kalkmasına engel olmuştu.
Şeyhin bölgede dehşetli nüfuzu vardı. Esasen Emin Paşa, bu idam emrinin infazını ondan rica etmişti. Arada resmi bir mesuliyet mevcut olduğu halde Şeyh, büyük misafirini kırmamış, onun birbiri ardınca: " Şeyhim biraz daha oturalım!" sözlerine saygı göstererek sabaha kadar Osman Paşa'nın yanında kalmıştı. Şeyh bu sırada bir aralaık su dökmeye çıkmış, hemen cellâtlar içeriye girip Osman Paşa'nın boynuna doladıkları iplerle Paşayı boğmuşlardı.
Osman Paşa boğulduktan sonra, Muş'tan gelen bir atlının Emin Paşa'dan getirdiği bir mektupta "Paşa'nın Padişah tarafından affedildiği" yazılıydı... O saatte artık Osman Paşa teneşir üzerinde ve boğazındaki ip izleri kara birer yılan gibi boğazını dolamışlardı. Şeyh Zeynelâbidin, misafirinin ölümünden duyduğu üzüntü ile göz yaşlarını dökerek onu Varto'da gömmüştü.
Bu sırada Varto'daki Cibran, Lolan ve Hormek aşiretleri Bingöl yaylarına çıkmışlardı. Bunlardan Cibranlılar hâlâ göçebe bir halde yaşıyor, yaz aylarında Bingöl dağlarında çadır kurarak, kışın hormek ve Lolan köylerine gelip bu halka yüklenip ot ve yiyeceklerini paylaşıyorlardı. Bu hal, yeni Varto'ya gelen Mustafa Zeynel'e çok ağır gelmiş, Cibranlıların kendilerine ev, köy yapmasını , yoksa Hormek köylerine bırakmıyacağını bildirmişti. Bu haberden hiddetlenen Cibran ağası Mehmet Halil 1243-1827 yılının yaz aylarında beş yüz atlı ile Mustafa Zeynel ve Hormeklileri yaylalarında çevirmiş ve dövmüşlerdi. Bu dövüş bir hafta sürmüş, her iki taraf da hayli zayiata uğramıştı.
Nihayet Karlıova ve Bulanık bölgelerindeki Cibranlılar, Mehmet Halil'e yardıma gelerek, kuvvetleri Hormeklilerin on misli fazlasına çıkmış, Mustafa Zeynel bu durum karşısında aşiretini toplayarak Şeman kalesi altındaki Hesar deresine çekilip burada muhasara edilmişti. Bu muhasara kırk gün sürmüş, Mustafa Zeynel, yedi oğlu, Hormek yiğitleri ve en çok Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim, harikalar göstermiş, Cibranlılar bir türlü Hesar'ı alamamışlar, hem Hormekliden ve en çok hücum eden Cibranlılardan hayli adam telef olmuş, nihayet Şeyhlerin araya girmesiyle Mustafa Zeynel ve Mehmet Halil, Babin gerisindeki Cibran ağası çadırında birleşip barışmışlardı.
Bu barışa göre : Cibranlılara fazla zayiat veren Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim, Kiği'nin Kârir bölgesinde olan amcası oğlu İkinci Zeynel'in yanına gidecek ve barışta Mustafa Zeynel'e uymayan Üstükranlı Ali - Hamet, barıştan hariç tutulacaktı. Cibranlılar da artık Hormek ve Lolan aşireti köylerinde kışlamıyacak ve kendilerine ev ve yurt yapacaklardı.
Bu tarihten sonra Cibranlılar Varto ovasında Leylek, Karakurt, Alâgöz ve sair köylerle, Şerafettin eteklerindeki boş köyleri işgal edip buralarda yurtlanmışlardı.
Bu barıştan sonra, Ali - Hamet Üstükran bucağında Cibranlılar tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüş, İbrahim bunun intikamını almak istemiş ise de , babası Mustafa Zeynel sözünü geri almıyacağını ve barışı bozamıyacağını ileri sürmüş, bundan fazla içerlenen İbrahim, gecenin birisinde, karısını ve çocuklarını alarak şimdiki Karlıova ilçesinin Kartal dağları gölgesinde olan Binkoz mezresine gitmişti. Mehmet Halil, bu bölgede olan Cibran aşireti reisi 'Pullak Hüseyin'e haber gönderip İbrahim'in öldürülmesini istemiş. Pullak Hüseyin evvelâ gelip İbrahim'le kardeş olduktan sonra, yetmiş atlı ile bir gece İbrahim'in küçük evini basmıştı.
O gün akıllara sığmayan bir hâdise olmuş, İbrahim tek başına bu kadar atlı ile çarpışarak arazinin durumundan ve kendi cesaretinden Allah'ın mucizesinden faydalanmış. İllağası Pullak Hüseyin ve beş kişiyi öldürüp bu atlıları Bahçe köyüne doğru sürmüş ve mağrıp karanlığa çocuklarını atarak Kartal dağına tırmanmış ve buradan amcası oğlu İkinci Zeynel'in yanına değil, kayın babası Balaban aşireti reisi Gülâbi ağanın yanına varmak için Kuziçan dağlarına çıkmıştı.
İbrahim'in yolu burada Kuziçan'in Tüzük köyüne uğramış, Tüzük köyünde oturan Çarıklı Şeyhi Hüseyin Bey'in akrabasından Deli Hasan oğlu Mustafa, eski dostu ve kirveleri olan İbrahim'in bir hafta orada istirahat ettikten sonra, Balaban deresine geçmesini rica etmiş ve İbrahim bu dostunu kırmıyarak orada bir hafta misafir kalmıştı. Bu sırada Şeyh Hüseyin Bey ölmüş, yerine oğlu Ali Bey, Çarıklı aşiretinin başına geçmişti.
Meğerse, Deli Hasan oğlu Mustafa, bir müddet önce Ali Bey'e karşı koymuş ve onun yakında kendisine baskın vereceğini bilmiş olduğu için İbrahim'in yiğitliğinden faydalanmak üzere İbrahim'i burada misafir alıkoymuştu. Aksine Ali Bey'in kardeşi Teymur Bey bu köyü kırk kişi ile kuşatmış. İbrahim aracılık yapmış ise de , Teymur bey dinlemeyerek hücuma başlayınca İbrahim'in kanına dokunmuş, her iki taraf da silâhlarına sarılıp tutuşmuşlardı. Bu savaşta Teymur Bey ağır yaralanmış ve piyadeleri onun yaralı cesedini alıp Ali Bey'e götürmüşlerdi 1250-1834.
Ali Bey, bu haberleri alınca beş yüz kişiyle köyü basmış ve Deli Hasan oğlunun adamlarını kılıçtan geçirmiş. Deli Hasan'ın Mustafası, İbrahimle bir evde muhasara edilmişlerdi. Bunların muhasara yerinde teslim olmıyacaklarını anlayan Ali Bey kapıya giderek Mustafa'yı affettiğine dair İbrahim'e yemin etmiş. İbrahim bu yemine aldanarak Mustafa ile birlikte Ali Bey'e teslim olarak Ağaşenliğine gelmişlerdi.
Pülümür ve Tercan bölgelerinde İbrahim bu kanlı olaylar içinde iken Mustafa Zeynel de babasının evine, Kârir'e gidip orada ölmüştü 1250-1834 (21)
Mustafa Zeynel'in yerine büyük oğlu Veli ağa geçmiş, bu zat, kardeşi İbrahim'in uğradığı akibeti haber alınca, kardeşleri, Talu, Mahmut, Ağa ve Resul'ü çağırarak gidip kirveleri Şeyh Hüseyin oğullarından İbrahim'i alıp getirmelerini söylemiş. Bunlar bir hafta içinde ağaşenliğine, Ali Bey'in yanına gitmişlerdi. Teymur Bey ağır yaralı ve bilhassa İbrahim tarafından yaralandığı için, Ali Bey, Deli Hasan'ın Mustafasiyle birlikte İbrahim'i de zindana koymuştu. Ali Bey, bütün acısını eski dostluğuna bağışlıyarak ve Hormekilerle çarpışmayı göze almıyarak kardeşlerini alıp gitmelerini Talu'ya söylemiş. Talu ve kardeşleri zindana giderek İbrahim'i almışlar, tam çıkacağı sırada Deli Hasan'ın Mustafası mırıldanarak İbrahim'e hitaben: "Kardeş, düşenin yâri olmaz. Dünyada artık erkekliğin sözü, andın hükmü, kardeşliğin kıymeti kalktı demektir" demiş.
Bu acı sözler, İbrahim'in kulağına bir yıldırım gibi çaktı. Erkeğin sözü, andın hükmü, insanlığın vefası öyle mi? İbrahim ellerini kardeşlerinin kollarından çekerek, yerine oturdu ve zincirleri ayağına doladı, kardeşlerine : " Ben artık gelmem!...Ali Bey Mustafa'yı da bıraksın, yoksa kanım Mustafa'nın kanına karışacaktır!" dedi.
Mustafa söylediğine pişman olmuş, zindandan çıkması için İbrahim'e yalvarıyordu. Fakat iş işten geçmişti. İbrahim'in kardeşleri Ali Bey'in konağına doğrulurken içeriden feryatlar, ağlamalar yükseliyordu. Dostlardan birisi onların yolunu keserek : " Ağalar, Teymur Bey öldü, artık sizin hayatınız tehlikelidir, hemen savuşun " demişti.
Dört kardeş birden ahıra dalarak atlarını çekip binmiş ve Varto yoluna doğrulmuşlardı. Güneş batmak üzere idi... Çareklilerden birkaç piyade, arkadan tüfek sıkıyorlardı. Beş dakikalık bir müsademeden sonra ağalar gecenin zifiri karanlıklarına dalarak, iki gecede Varto'ya gelmiş, hâdiseyi büyük kardeşleri Veli'ye anlatmışlardı. Veli ağa, İbrahim'in kurtulması için çare ararken, İbrahim ve Deli Hasan'ın Mustafası (Mustafa çayırı) nda kurşuna dizilmişlerdi. (22)
İbrahim, Ağaşenliğinde öldürülmüş, Balaban aşireti reisinin kızı olan karısı, Balaban Hatun, oğullarını alarak babasının evine gitmiş ve İbrahim'in genç kız kardeşi Fatma, Ali Bey tarafından zaptedilmişti. Ali Bey bu kızı kendisine nikâh etmek istemiş, kız kardeşinin katiline teslim olmamış ve kendisini harem dairesinin bir odasında iple asarak idam etmişti.
İbrahim'in katli ve güzel Fatma'nın idamı Varto ve Kârir bölgelerindeki Hormekliler üzerinde çok büyük tesirler yapmış, bu aşiret halkı intikam hareketine geçmişti. Fakat artık karlar yağmış yollar kapanmıştı.
1251-1835 yılı baharında, İbrahim'in kardeşleri, Talu, Mahmut, Resul ve Ağa, küçük bir çete ile Maskan kabilesi reisi Molla'nın yaylasını basmış, Molla ile birkaç akrabasını kılıçtan geçirmiş ve o gün orada bulunan Ali Bey'in akrabalarından Ali Murat Han'ı beraber öldürmüş ve Ali'nin aşiretler arası meşhur olan kılıcını getirmişlerdi.
Bir ay sonra yedi yüz kişilik bir Çarek kuvveti Ali Bey'in akrabasından Genem Pertekli İsmail ağanın emrinde olarak Varto'nun Küzük köyünü geceleyin basmıştı. Küzük halkı yaylada idi. Çarekliler köyde buldukları otuz altı kişi erkek, kadın ve çocukları damlariyle beraber yoketmiş ve kül etmişlerdi. Ertesi günü Hormeklilerden beş yüz kişi toplanarak Mustafa Zeynel oğulları Talu, Mahmut, Resul ve Ağa'nın emrinde Çareklileri takip ederek, üç gecede "Genem-Pertek" köyünü sarmış, İsmail ağa ile beraber kırk yedi kişiyi bu köyde yakıp kül etmiş ve köyün ağıllarına bulunan bütün hayvanâtını önlerine katıp getirmişlerdi. (23)
Sabahleyin bu faciayı haber alan bütün Çarek ve Kuziçan kabileleri Hormeklileri takip edip Tercan ovasında bu iki kuvvet boğaz boğaza gelmişlerdi. O gün yapılan kanlı savaşta her iki taraftan birçok yiğitle, Hormekli Veli ağanın oğlu meşhur Yusuf ve Çarekli Ali Bey'in oğlu Hüseyin katledilmişlerdi.
Hormekliler bu savaşta galabeyi çalarak getirdikleri talanı kurtarıp Varto'ya gelmişlerdi. Eskiden dost, kirve, kardeş ve emektar olan bu iki aşiret arasında yapılan bu düşmanlık ve vahşet o günden sonra bitmiş ve artık tarihe karışmıştı.
Bu çağda, doğu illerindeki bütün aşiretler birbirleriyle dövüşüyor, günde birçok insanlar katlediliyordu. Varto'daki Cibran aşireti, Malazgirt'tek bulunan Hasan Ali aşiretiyle, Muş ovasındaki Huytu, Bitiri ve Şigo aşiretleri birbirleriyle durmadan savaşıyor , her taraftan kanlı seller akıyordu.
Doğu illeri bu şekil hâdiseler altında çalkalanırken, Osmanlı tahtına Sultan Abdülâziz geçmiş, bu sırada Mısır valisi oğlu İbrahim Paşa'nın orudları Anadolu'ya girmiş, Osmanlı İmparatorluğunun müşkül bir duruma sokmuştu. 1255-1839 yılında Büyük Reşit Paşa, (Gülhane hattı) nı okuyarak tanzimat devrini açmıştı. Ruslar bu yılda doğu illerimizin Eleşkirt, Pasin, Malazgirt bölgeleri üzerinden Hınıs ovasına bir ordu gönderimişlerdi. Erzurum'dan gelen askeri kuvvetlerimizle beraber, Malazgirt'ten Hasanan, Hınıs'tan Zırkan, Varto'dan Cibran, Lolan ve Hormek aşiretleri Rus ordusunu Hınıs'ın Hali-Çavuş bucağında karşılayıp dövüşmüş ve Rusları hududa doğru dönmeğe mecbur etmişlerdi.
Bu sırada Muş'ta ötedenberi Beylerbeyi olan Alâettin Paşa oğulları Muş, Hınıs, Malazgirt, Bulanık, Varto bölgesindeki aşiretlerden birkaç kişiyi konaklarında kazığa germiş, ağır vergi ve zulümleriyle halkı bizar etmişlerdi. Tanzimat devrinin kurduğu yeni idare, bu beyliğin kaldırılmasını mucip olmuş, hükümetin emriyle Malazgirt'ten Hasanan aşireti ve Muş dağlarındaki kabileler, Muş'un Çiris köyü altında bulunan Alâettin Paşa oğullarının konaklarına saldırıp Alâettin oğullarını kesmiş, konakları yakıp mallarını talan etmişlerdi. Bu aileden kurtulan birkaç kişi hınıs kasabasına sığınmış ve bu suretle Alâettin Paşaların Beyliğine son verilmişti. Bu tarihten sonra Varto'da kaymakam ve Muş'ta mutasarrıf oturmuştur.
1272-1856 bahar aylarında Varto, Göynük (Karlıova) bölgelerinde çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Bu bölgelerin bütün köyleri yıkılarak binadan fazla can kaybı olmuştu. En fazla zayiat Karlıova'nın Kargapazar, Tokliyan ve Varto'nun Zengel ve Rakasan köylerinde olmuş, hattâ Zengel'de Mustafa Zeynel'in oğlu Ağa'nın iki oğlu ve birçok komşuları enkaz altında ölmüştür.
Tanzimat devri, doğu illerinde kudretli bir islâhat ve büyük bir yenilik yapmıştı. Bu çağda devlet asayişe hâkim olarak aşiret kavgalarını durdurmuştu. Doğunun bütün bucaklarında nahiye müdürlükleri, ilçelerinde kaymakamlar, sancaklarında mutasarrıflar vardı.
Kiği - Kârir'deki Hormek kabilesinin başı olan İkinci Zeynel, tanzimat devrinde kendi köylerine birkaç dershane açmış, halkın silâhlarını ellerinden alarak onları okumaya ve çiftçiliğe sevketmişti. Varto'daki Hormek aşireti, Mustafa Zeynel oğlu Veli ağanın idaresinde çok rahat yaşıyorlardı. İkinci Zeynel 1275-1859 tarihinde ve Mustafa Zeynel oğlu Veli ağa da 1281-1865 te ölmüşler, ikinci Zeynel'in yerine oğlu Aksak Ali ve Veli ağanın yerine de kardeşi "Aga" geçmiş, hükümetin idaresi altında emin olarak civar kabilelerle hoş geçinmişlerdi. Bu sırada Üstünkran bucağı yeni kurularak ilk nahiye müdürü olarak Hormekli Hasan Han Ali torunlarından Tatanlı Hüseyin ağa tayin edilmişti. Tanzimat devrinin iyilikleri ve doğu illerindeki sakin hayat 1292-1876 yılına kadar devam etmişti.
Tanzimat devrinden sonra, doğu illerinde koyu bir istibdat başlamış 1293-1877 yılı başında Van hududundaki Sünni aşiretlerle Bedirhanlılar baş kaldırmış, doğudaki çeşit kabileler birbirine girmiş ve hemen arkasından Osmanlı İmparatorluğu ile ruslar arasındaki meşhur Kars muharebesi başlamıştı. Bu muharebede Varto'daki Cibran kuvvetleri, Ali ağa ve Hormek kuvvetleri, Mustafa Zeynel oğlu Talu'nun emrinde olarak aylarca Kars'ta dövüşmüşlerdi.
1295-1879 yılında Varto'daki Hormek aşireti ile Göynük (Karlıova) bölgesinde olan Cibran aşireti reisi Hacı Abdi, Mahmut ağanın araları bozulmuş, Mahmut ağanın oğlu genç Ali, iki yüz atlı ile Küzük köyünü talanlamağa gelirken, Hormekli Veli ağa oğlu Mustafa'nın elinden katledilmiş ve bu yüzden yine Hormek - Cibran savaşları baş göstermişti. Bu sırada artık ihtiyarlaşan Mustafa Zeynel'in oğulları Aga, 1305-1889 ve Talu 1306-1890 yılında vefat etmiş, aşiretinin idaresi Kasman'da Talu oğlu İbrahim'in eline geçmişti. İbrahim Talu dedesi Mustafa Zeynel'in tipinde harikalı bir yiğit, mert, cesur ve doğru bir adamdı. Sultan Hamid'in istibdat devri, bütün dehşetiyle Varto ve doğu illerinin bütün kesimlerinde kendisini göstermiş, Palan-döken, Şerafettin ve Bingöl dağlarında yüzlerce şaki çetesi dolaşarak kervanlar soyar, talan götürürlerdi. Yer yer aşiretler tutuşup savaşıyorlardı.
Karlıova ve Varto'daki Cibran aşireti ; İbrahim Talu üzerine yüklenip kalmışlardı. Bu cesur aşiret ağası ve akrabaları, defalarca çok üstün olan cibran kuvvetlerini ağır zayiata uğratarak geri püskürtmüşlerdi. İbrahim Talu, bu sırada oğlu genç Zeynel'i Elazığ'a okutmağa göndermiş ve köylerinde dershaneler açmıştı. Tam bu sırada Hamidiye alayları teşkilâtına başlanmıştı.
(1) Bu hükümeti kuran Karakoyunlu Kara Yusuf sonradan Teymur'un gazabına uğrayarak Sultan Yıldırım Beyazıd'a kaçmış ve bu yüzden Teymur'la Yıldırım arasında meşhur Ankara Savaşı olmuştu. Künyelahpar, cilt 3,sahife 26-27
(2) Kara Osman'ın torunlarından olan "Uzun Hasan" Diyarbakır'dan Tebriz ve Horasan'a uzanan geniş bir hükümet kurmuş, bu hükümet H.908 yıllına kadar yaşamıştır. Safevi padişahı Şah İsmail, bu Akkoyunlu hükümetinin Tebriz'deki tahtına çıkmış, Akkoyunlu hükümetini inkiraza uğratmıştır. Şah İsmail, Uzun Hasan'ın kızından doğma torunudur.
(3) Ahmet Refik Umumi Tarihi, cilt 6 sahife 335 de : "Orhangazi İmparatorluğu'nun mukaddeeratına hakim olacak bu yeni tesşkilata, dini bir mahiyet bahşetmek için Hacı Bektaşi Veli'ye askerini taktis ettirmişti. Hacı Bektaşi Veli orduya taktis etmekle beraber, adına da Yeniçeri demişti. Yeniçeriler bidayette bin kişiden ibaret ve yalnız piyadeden mürekkepti. Maaş yevmiye bir akçadan ibaretti. Fakat müddeti kıdem ve muharebede gösterilecek gayret ve şecaata göre icabında artırılacaktı. Tayinat, hükümettendi, tekmil kıta büyük bir aile telakki edildiği için, teşkilatı beytiyesine beyti bir mahiyet verilmiş, bu sebepten erkan ve zabitana Çorbacı başı, Aşçı başı ve Saka başı, gibi isimler konulmuştu."
Yine bu tarihin, aynı cildin 430 uncu sahifesinde "Askerler orta kapıya gelip dururlardı. Bu sırada başçavuş kubbei hümayunun önüne gelir, ellerini fıkarayı bektaşiye gibi niyazmendane kavuşturur. Bir seda ile : Allah, Allah, İllallah baş üryan, sine püryan, kılıç alkan, bu meydanda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz, Allah, eyvallah. Kahrımız, kılıcımız güşmana ziyan, Kulluğumuz padişah ayan, üçler, beşler, yediler, kırklar, Gülbankı Muhammedi, nuru nebi, keremi Ali, pirimiz sultanımız hünkar Hacı Bektaşi Veli. Demine devranına hü diyelim hü. diye gülbenk çekerdi. Sonra birincinin ağa bölüğü diye çağırır. bölük te: Kara kullukçu burda, diye cevap verir. Başçavuş haydi der demez, bölüğün bütün yoldaşları koşup kese kapışırlardı." diye yazılıdır.
(4) Hormek şeceresi, Alagöz hamaili. Rivayete göre, bu ilbeyi unvanı Kara Yakub'un torunu Alhas ağa devrine kadar süregelmiş, bu unvan Alhas'tan alınarak Karsan aşireti reisi Koç Yusuf'a verilmiş, bu yüzden bir boydan olan Hormek, Karsan aşiretleri arasına düşmanlık girmiş. Alan, Demenan, Hayderan aşiretleri de Karsanlılara yardım etmişlerdir. Bu unvanın kendisinden alındığına meraklanan Alhas ağa, delirmiş ve bu deliliğinde Hayderan yaylasına giderken genç bir gelin tarafından başına bir kölenk ayran dökülmüş, çadırına dönerken aşireti onu bu halde görünce çok üzülmüşler. Alhas ağayı yüz kurbanla alarak Sülbüs dağı şehidine gitmişler. Alhas şehidin tepesinde yabani ot yerken yuvarlanmış ve bir saat sonra aklı yerine gelmiş. Ayranın Hayderan yaylasında üstüne döküldüğünü hatırlamıştır. Hormekliler büyük bir kuvvetle Hayderan yaylasını basmış, bir çok adamlar öldürmüş ve ağalarını esir etmişler. Bu hadise yüzünden doğu Dersim aşiretleri ikiye ayrılarak yıllarca dövülmüşlerdir.
(5) Künnehül-ahbar Tarihi. Cilt 3,sahife 32-33, Akkoyunluların doğudaki idareleri 120 yıl sürmüştür.
(6) Üstat Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi adlı eserinin 153 üncü sahifesinden başlıyarak, İkinci Beyazıd'ın, Balım Sultan'ı İstanbul'a davet edip çok büyük bir istikbal resmile kendisini kabul edip (nasip) aldığını şöylece vasıflandırmaktadır.
- Çinili köşkün hamam dairesinde birkaç Betkaşi Babası, Sultan Beyazıd'ı oturtmuşlar, tarikatın usul ve erkânı veçhile, başını kâmilen traş etmişlerdi. Sonra, bir takım dualar okuyarak abdest aldırmışlar, iki rekât namaz kıldırmışlardı. Daha sonra tarikat rehberi olan adam, padişahın boynuna bir ip takmıştı: (Tıgıbent) denilen bu ip, biraz evvel Babalar tarafından Sultan Beyazıd namına merasimle kesilen (nasip) kurbanının tüylerinden bükülerek yapılmıştı. On iki telden yapılmış olan bu ipin üzerinde yine on iki düğüm vardı. Rehber, radişahın boynuna takılmış olan ipin iki ucundan tutarak, bir koyun gibi onu meydan kapısına doğru çekmeye başlamıştı. Baş açık ve yalın ayak olan Sultan Beyazıd, bu kapıya geldiği zaman, yere eğilerek kapının eşiğine (niyaz) etmişti ve sonra yine rehberin delâletiyle içeri girmişti. Burada usul ve erkân mucibince (dört kapı niyaz)nı yaptıktan sonra, Balım Sultan'ın önünde yere diz çökerek beklemişti. Burada rehber, dile gelmişti. Balım Sultan'a hitaben:
" Hak Muhammed, Ali, on iki imam ve hak huzurunda bir kurban getirdim. Hak görmüş, hak bilmiş, hakkı, Haktan talebeder. İkrar vermesine ruhsat var mı?" demişti.
Balım Sultan, gözlerini orada bulunanların üzerinde gezdirerek cevap vermişti:
" Ey Canlar...Meydanda gördüğünü şu can, yüzüstü sürünerek gelmiş, on iki imam efendilerimizin katlarına ve Muhammed-Ali yoluna girmek ister. Ne dersiniz? Yol ve erkân ile bu can'ı kardeşliğe kabul eder misiniz?"
Meydanda hazır bulunanlar, derin bir sükun içinde, hep birden başlarını yere eğmişler ve niyaz etmişlerdi. O zaman Balım Sultan, Padişah Sultan Beyazıd'a hitap ederek:
" Ey Can...Sen on iki imam katarına, Muhammed-Ali ve hünkar Hacı Bektaşı Veli yoluna girmek murad edersin. Velâkin bu bizim yolumuz gayet güçtür. Haklarını dost, düşmanlarını düşman bilmek, bu yolda ikrar vermek lâzım. İkrardan dönülmez. Gelme, gelme. Dönme, dönme. Gelenin canı, dönenin başı böylece kabul ediyor musun?" demişti.
Ziya Şakir eserinin 161 inci sahifesinde:
Balım Sultan sağ eliyle, Sultan Beyazıd'ın omuzlarına vurarak:
"Allah, Muhammet-Ali, pençeyi âli-aba mürvetine, hürmetine, eline, beline, diline, mukayyet ol! demiştir", diye yazmaktadır.
(7) Üstat Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi adlı eserinin 141 inci sahifesine, Şah İsmail'in, Karaman-Elmalı bölgesinin beyi olan Şahkulu'ya yazıp, Muhtar adlı bir elçi ile gönderdiği talimatı şöyle anlatıyor:
- Şahımızın üç maksadı var. Bunlardan birincisi ehli beyt muhiplerini ve Şii-mezhebi sakinlerini, Arap Kavminin tesiri ve nüfuzu altından kurtarmaktır. İkincisi, muhtelif fırkalara bölünen Şiiliği tek esas üzerinde toplamaktır. Üçüncüsü, Tatarların istilâsında şuraya, buraya dağılan Şii türk ve Türkmen aşiretlerini, ana vatanları olan Horasan'a celbederek bunların da iştirakiyle büyük bir hükümek kurmaktır.
Şimdi, Şahımızın sizden beklediği hizmet şudur: Evvelâ size tâbi olan aşiretleri ,kısım kısım, bizim tarafa geçirmektir. ancak şu var ki, Şah hazretleri Osmanlı hükümeti ile hoş geçinmek fikrindedir. Hattâ Osmanlı padişahına (Baba) diye hitap ederek bir name göndermiştir. Onun için, Şahın en mühim arzularından biri de Osmanlı hükümetiyle hiç ihtilâf çıkmaması merkezindedir. Sonra bütün bunlara ilâveten Şahımızın hususi bir dileği var ki, o da şudur:
Dostumuz olan Zilkadriye hâkimi Alâüddevle'nin bir kerimei pakizesi varmış, bunun hüsnü-cemali dillerde destanmış, genç şahımız, Cenabı Hakkın emri, ehlibeytin sünneti üzerine bu dilber nadideyi ve naşide ile izdivaç arzu buyuruyorlar ve bu hususta da sizin vasıta olmanızı emrediyorlar. Hemen bu hayırlı işe de teşebbüs edeceksiniz ve neticeyi de en tez, müjdecilerle Şah hazretlerine bildireceksiniz.
(8) Bu aşiretler Selçukiler devrinde doğu illerine gelmişlerdi. Balaban aşireti yarım asır önce Dimetoka'dan gelmişlerdi. Ahmet Refik, cilt 6, "Osmangazi Kumandanı Balaban, Balabancıkta bir kale inşa etti. Balabanlar Türktür, Dimetokadan gelmiştir." Erzincan tarihi, sahife 195.
(9) Bu ifadeden çıkacak mâna şudur ki: Yeniçeri bektaşiler ve hattâ doğu illerindeki aleviler, her şeyden önce Türk birliğine sadık kalmışlardır. Bu sebepledir ki, bir gece önce Şah İsmail'in nefeslerine boyun büktükleri halde, ertesi günü de kendisiyle çarpışmışlardır. Bu Türkler, Şah İsmail'in, Şah Hatayi olduğunu biliyorlardı. Onlar kızılbaş, şii ve İrani değil, Bektaşi ve Alevilerdi. (Tarhimin ikinci bölümünde açıkladğım gibi, bektaşilikle alevilik, şiilikle kızılbaşlıktan başkadır) Bunlar Şah İsmail'e değil, Hacı Bektaş tekkesine bağlı idiler. Onlar ancak Anadolu'ya yayılan Şah İsmail'in alevice söylemiş deyişlerini vecitle okuyor ve milli gayrete gelince, Şah İsmail'in İran Şahı ve Yavuz'un Türk Hakanı ve elindeki ordunun sade Türk ordusu olduğunu bilmiş ve böylece inanmışlardı.
(10) Bu gün bile dikkat edilirse, Dersim Zazalariyle Palo ve Çapakçur Zazaların konuştukları Zazaca arasında büyük bir fark vardır. Dersimlilerin konuştukları Zazacanın yüzde yetmişi (%70) Türkçedir.
(11) Künnehül-ahbar tarihi, cilt 3, sahife 44
(12) Aşiret efsanelerine göre, Fereşat'ın Karsanlı kadından yedi oğlu varmış, bunları denemek için önlerine bir tas çorba bırakarak, ellerine kaşık vermiş, bunlar dövüşmeden çorbayı bitirmişler. Fereşat : "Eyvah cağım kördür! diye evlenmiş ve Koç uşağından aldığı kız, bir uçurumdan yuvarlanmakta olan bir öküzün kulağından tutup havaya kaldırmış imiş.
(13) O çağda Şişhane tüfekleri yeni çıkmıştı. Far oğlu Mustafa'yı tüfekle öldürdüğü için Yusuf İstanbul'dan tüfek aldırmış ve bu tüfekle Far oğlu ailesini öldürmüştür.
(14) Rivayete göre bu mektup şöyle yazılmıştı. "Bizim nişanlımızı Zeynel ağadan al gönder. Yoksa, Dersim dağlarından Kiği dağlarına bir tekme vurur, bütün illerinizi yakarız. Sonra bilmedim demiyesin."
(15) İraniler bu akında Varto'nun Caneseran köyünden büyük Seyit Hasan'ın ve Badanli derviş Mikâil'in birer kızını esir götürmüşlerdir.
(16) Mehmet Hasanhan'ın mezarına ait koç heykeli 1934 yılında Diyarbakır müzesine götürülmüştür. Mehmet çok güzel bir delikanlı imiş. Cesedini Van'dan Varto'ya kadar kargı ağaçları üzerinde getirmişlerdi.
(17) Rivayete göre, Ali ağa Tamra'da bir geyim nal büktüğü için, Yazıcı oğulları ona nalkıran lâkabını takmışlar.
(18) Kan, yoğurda karışıp kayaya dökülünce, asırlarca izini kaybetmezmiş. Mustafa Zeynel bu işi o maksatla yapmıştır.
(19) Rivayete göre, Emin Paşa kuvvetleri önünden, meşeden kalkan müthiş bir ayı Belezer gediğinin sarp yolunda Mustaf Zeynel'in üzerine düşmüş. Mustafa bunu kucaklayıp yere devirmiş, Emin Paşa buna hayran kalıp kuşatmayı kaldırmış.
(20) Vali Ali Kemali, bu hâdisyei doğru olarak yazmak istememiştir. Tarihinde Mustafa Zeynel ve Hormeklilerden bahsetmemiş, Darabi köyünün dört bin kişi ve Emin Paşa tarafından otuz bir gün kuşatıldığını ve Kiği'deki Türk kabilelerinini o tarihteki mevcudiyetlerini kapalı geçmiştir. Biz, bu sebebi araştırırken Ali Kemali tarihini yazdığı sırada, Kiği'de Belediye Reisi ve Erzincan Meclisi Umumi âzası olan Hormekli İkinci Zeynel'in torunu İskender'le arası açılmış, bu yüzden tarihinde Kiği'deki Hormeklilerden ve hattâ onların Şeyh Sait isyanında, bizzat Atatürk'ün büyük takdirlerine mazhar olan Cumhuriyet, ordu ve bütün muhitçe malum olan hizmetlerinden bile bahsetmemiştir. Tarihin birçok yerlerinde aslen Türk olan aşirete Kürt demiştir.
Halbuki yüz yirmi yıl önce olan bu hâdiseyi bizzat görenler ve bilenleri, biz gördük. Bu gerçekliği hem de kısaltarak tarihimize aldık. Onların verdikleri bilgiye göre, Kiği ve Darabi'ye giden neferi-ânı on yedi binmiş. O çağda Mehmet Bey'in kapısında yüzlerce süvari beslenirdi. Muş'tan yüz atlı gidip te Mehmet Bey'in kellesini kesemez.
Ne ise maksadımız, doğunun vahşet devirlerinde geçen bu çirkin olaydan herhangi bir mâna çıkarmak değildir. Ancak tarihimizi yazarken bütün acı ve tatlı, tarihi olayları olduğu gibi kerçek yazmaktır. Geçen olaylardan bugünkü nesil, mesul olamaz ve bundan bir kin kapmaz. Bu tarihi hâdisenin yazdığım şekilde cereyan ettiğini bugün Varto, Kiği, Hınıs, Karlıova bölgelerindeki bütün ihtiyarlar bilmektedir.
(21) rivayete göre Mustafa Zeynel oğulları toplıyarak: "Ben Kârir'de olan babamın ocağına gidip orada ölmek isterim!" demiş ve gidip Kârir'de hastalanarak ölmüştür.
(22) Siyaset yerinde on iki kabile toplanmış bunlardan ancak Maskan kabilesi reisi Molla İbrahim'i öldürmüş, o günkü türepe göre (Kasas) mevkiine oturmuştur.
(23) Genim Pertekli İsmail ağa o gece evine yetişmişti. Karısına : "Küzük köyünü yakarken bir kadın alevler içinde bana bir çocuk uzatarak, Ali aşına bunu kurtar, dedi. Ben ikisini de yaktım kül ettim" demiş, bunu dinleyen Hormekliler hemen İsmail ağanın evini ateşe vermişlerdi.
10 Mayıs 2015 Pazar
Bölüm V: Selçukiler ve İlhaniler Devrinde Doğu İlleri, Dersim'e Sığınan Türk Aşiretleri ve Hormek Kabilesi
Hazer Türklerinin doğu illerimize yaptıkları akınlardan sonra Horasan ve Nişabur'da kuvvetlenen Selçukilerin ilk hükümdarı Sultan Tuğrul, 1054 M.tarihinde doğu illerimize kuvvetli bir ordu ile gelerek Malazgirt kasabasını muhasara altına almıştır. (1)
Bu çağdan sonra, Selçukilerle Bizanslılar arasında doğu illerimizde arkası kesilmiyen savaşlar başlamış ve en son Selçuk hükümdarı Alparslan 1072 M.tarihinde Bizans ordusunu Malazgirt'te yenerek Bizans İmparatoru Romanos'u esir etmiştir. Bu tarihten sonra Selçukiler bütün doğu illerini ellerine alarak Anadolu'ya akmışlardır. Suriye ve Filistin'i istilâ etmişlerdir.
Alparslan oğlu Melikşah'ın Anadolu fethine memur ettiği akrabası Kutulmuş oğlu Serdar Süleyman Şah 1072 Milâdi tarihinde Erzincan'dan Anadolu'ya geçmiş, büyük ordusuyla Anadolu'yu Bizanslılardan temizleyerek 1093 M.tarihinde İznik şehrinde Rum Selçukileri hükümetini kurmuştur. Bu hükümet birkaç yıl sonra bütün Anadolu ve doğu illerine tamamen hâkim olmuştu.
Bu çağda doğu illerinde Danişmendiler, Menküçek oğulları, Selçuk ve Harzemilerlerden ve türlü Oğuz boylarından birçok Beylikler vardı. Selçukiler idaresinde olan bu Beyliklerin merkezleri Sivas, Erzincan, Erzurum ve diyarbakır şehirleridir. Van ve Bitlis bölgelerinde dağlı Türklerin Haltı soyuna mensup Kurt-baba, Baba-kürdiler, bağımsız birer derebeyi halinde yaşıyorlardı. Çapakçur, Motki, Sason gibi sarp dağlarda Part Türklerine mensup Dümbeli-Zaza kabileleri bulunuyordu. Bu sırada Horasan ve Nişabur'dan ve Türkistan'dan kalkan birçok Türk boyları Ak ve Karakoyunlular doğu illerimize akıp geliyorlardı.
Bu çağdan sonra, doğu illerimizde cereyan eden tarihi olayları ve Selçuk Sultanlarının o günkü durumlarını yukarıda yazdığımız Hormek kabilesi faslında kısmen açıklamıştım. Diğer kısmını da tarihi olaylar sırasiyle kovalıyacağım.
Selçuk Sultanları dini ve milli bir duygu ile batıda Ehli Salip ordulariyle yıllarca kahramanca çarpışıp Avrupa milletlerini hayret ve dehşetler içinde bırakırken, diğer taraftan Türk birliğine ve Türkün milli akide ve ânanelerine bağlı olarak, doğu illerimizdeki Türk halkına karşı iyi davranmışlardır. Doğu illerindeki Türk beylik ve aşiretleri bu devletin sayesinde yabancı saldırılardan kurtulup istiklâline kavuştukları gibi, Türkistan ve Horasan'dan bu illere gelen Alevi ve Türkmen aşiretler de Selçuk Sultanlarından ve en çok Alâettin Keykubat'tan himaye ve kabul yüzünü görmüşlerdi. Yukarıda gösterdiğimiz tarihi bir şecerenin metnine göre, Sultan Alâettin, Horasan'dan gelen bu Türk aşiretlerini bizzat teftiş ederek, bilim, tasavvuf ve tarikatçiliğe karşı büyük bir ilgi göstermiştir.
Bu tarihi şecerede adları yazılı bulunan on iki Türkün aşireti Dersim ve Erzincan civarındaki dağ eteklerine yayılmışlardı. Şecere ve Alâgöz hamailinin kaydettiklerine göre, o çağda Hormek kabilesi, Erzincan'ın Silepür bucağiyle, Nazimiye'nin Civarik, Hormek ve Balık köylerini kurmuşlardı. Hormek ilağası Cafer H.629 da Hormek köyünde ölmüştü.
Selçukiler devrinde Türkçe ve Dersim'in içine girdikten sonra da Zaza'ca konuşmağa başlıyan Türk aşiretlerinin, o çağda hangi zorlamalar altında geniş ovaları bırakarak Dersim ve doğu dağlarının sarp bölgelerine çekildiklerini araştıralım.
Tarihi incelemelerden bilindiği gibi, Selçukiler Horasan'dan doğu illerine gelen bu Türk aşiretlerine iyi yüz göstererek kendilerinden faydalanmışlardır. Moğolların doğu illerine akımları başlayınca bu aşiretler Moğolların saldırılarına uğramış onlarla çarpışarak parçalanmış ve kendilerini kurtarmak için Dersim'in sarp dağ eteklerine çıkıp burada kendilerini kurtardıkları gibi, zaman zaman Moğol ordusunun yollarını keserek öç almışlardır.
Bu sırada doğu bölgesi yayık gibi çalkanıyordu. Moğollar 628-1212 tarihinde serhatlerden Dersim ve Erzincan ve Sivas'a doğru akıyor, zaten çökmek üzere bulunan Selçuk Devletini parçalıyarak, önlerine geçen Türk aşiret ve beyliklerini yıkıp geçiyorlardı. Bu sırada Erzincan, Erzurum, Palo ve havalisinin ovalarında ve dağ eteklerinde bulunan sayısız Türk aşiretleri bu salgından kurtulmak için en çok Dersim'in kuytu meşelerle örtülü dağlarına Erzincan civarındaki dağlık araziye kaçıp sığınmışlardı. Erzincan şehrinde bulunan birçok oymaklar batı Dersim'e dolmuşlardı.
Aynı yıl içinde Moğollar tarafından saldırıya uğrayıp Diyarbakır'a doğru kaçan Celâlettini Harzemşah, Palo ilçesinin Ohi bucağında, oranın yerli halkı olan Dümbeli Zazaları tarafından öldürülmüş ve bu hâdiseyi haber alan Dersim eteklerindeki Türk kabileler, Palo'ya inerek Celâlettin'in intikamını almış ve cesedini alıp Dersim dağlarının yüce bir noktasında olan bir dağın başına defnedip bu türbeye (Sultan-baba) adını vermişlerdir.
Erzincan Tarihi; 46 ncı sahifede bu olayı şöyle anlatır:
"Celâlettin : Dersim tarafında Kürt eşkiyası eline düşüp soyulmuş ve öldürülürken, haydut Kürd'e adını söyleyip hayatına dokunmazsa, Han yapacağını vâdetmiştir. Bu vait üzerine Kürt, Celâlettin'i çadırına götürüp, karısına muhafaza etmesini söyler. Kendisi dağa at aramağa giderken, bu esnada çadıra elinde kargı, bir kürt gelip (Bu Harzemli kim? Neye öldürmüyorsun?) der. Kadın da, (Kocam aman verdi çünkü Sultandır.) cevabını verir... Kürt, (Bunlar benim kardeşlerimden birini öldürdüler ve o bundan çok kıymetli idi.) der, elindeki kargıyı vurur ve öyle bir vurur ki, ikinciye lüzum kalmaz. Celâlettin yere serilir. Sonra Dersimliler Celâlettin'e acıyıp mezarına bir türbe yapmışlar, elân orası Zazalarca ziyaretgâhtır. Ve pek mukaddestir. Ve Sultan baba namiyle tesmiye edilir. (2)
641-1225 yılında Selçuk hükümdarı Mugissüddini Keyhusrev, Sivas'ın Kösedağ mevkiinde Moğolları yenmiş ise de, ardı arkası gelmiyen Moğol akınları bir türlü durdurulamamıştır. Mügissiddini Keyhusrev, 644-1228 de vefat etmiş, doğu illerimiz ve Erzincan tamamen Moğolların eline düşmüştür.
657-1259 yılında Moğol hükümdarı Hülâgü her yandan Anadolu'ya baskınlar yapmış ve Erzincan'da oğlu Yeşmut'u vali dikerek Türk boylarına sonsuz zulümler yapmış doğu illerindeki Harzem, Selçuk ve diğer Türk aşiretlerinden canlarını kurtaranlar doğu illerimizin yüksek dağlarına, Dersim, Akçadağ, Maraş ve Sivas havalisinin sarp yerlerine sığınmışlardır. Rivayete göre, Yeşmut, Dersim Türkleri üzerine bir ordu göndermiş, bu ordu iki ay Nazimiye civarında, buradaki Türk aşiretlerle çarpışarak başarı elde edemeden geri dönmüştür.
Moğolların korkusundan doğu illerinin yüksek dağlarına ve Dersim bölgesine Türk halkının sığındığı o çağlarda idi ki, tarikatını Türk boyları arasında sağlamak için Nişabur'dan çıkıp gelen Hacı Bektaşi Veli 680-1264 de Erzincan'dan geçerken bir halifesini Dersim'e göndermiş buradaki kabileler, ta Horasan'da iken Aleviliği kabul ettikleri için bu tarikatın bütün bir özü olan Bektaşiliği sevgi ile karşılamış, Hacı Bektaş'a mürit olup çırak hakkını kabul etmişlerdir.
Bu çağda Dersim dağlarında bulunan bütün Türk aşiretleri Türkçe konuşuyorlardı. Bunun içindir ki, Alevilik ve Bektaşilikteki türkçe, gülbank, nefes ve âyini cem kaidelerini çabuk bellemiş ve onlara kutsal bir mevki vermişlerdi. Bu halk Yavuz Sultan Selim'in devrine kadar ana dilleri olan türkçeyi aile ocaklarında konuşmuş ve bu çağdan sonra Osmanlı padişahlarından gördükleri kötülük ve yoketme karşısında kendilerini yabancı sanarak ve Palo bölgesindeki Dümbeli Zaza aşiretlerle temasa gelerek bunlardan Zaza dilini öğrenmişlerdi. Dersimliler bu dil halitesine sayısız miktarda eski türkçelerini karıştırıp konuşmuşlardı.
Doğu illerinin Moğollar, İlhaniler, Ak ve Karakoyunlu Beyler tarafından elden ele geçtiği, Hicretin 7 nci yüzyılının sonlarında, Anadolu'da oldukça kuvvetli olan bir Osmanlı Devleti kurulmuş, Osmanlılar ülkelerini genişleterek doğu illerimize doğru geliyorlardı.
(1) Ahmet Refik Tarihi.Cilt 6, sahife 270.
(2) Bu tarihi yazan vali Ali Kemali, o çağlarda bile Dersim'de sığınan Türkleri Kürt göstermeğe çalışmaktadır. Bu halkın o çağda türkçe konuştukları Celâlettine taktıkları Sultan-baba adiyle sabittir. Celâlettini mukaddes bilmeleri ve ona tapmaları bu gerçekliği aydınlatmıştır.
9 Mayıs 2015 Cumartesi
Bölüm IV: Varto Halkı ve Kabileler
Varto ilçesinde yerli olarak beş kabile vardır. Toplu olarak birer sahada yerleşmiş bulunan bu Türk oymaklar şunlardır:
A- Cibran ; B- Lolan ; C- Abdalan ; D- Çerkesler ; E- Hormek
A- Cibranlılar:
Kadri Kemal Kop, (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserinde bu aşiret hakkında diyor ki:
(Kamusu - İslâm, Anadolu'nun doğu vilâyetlerinde büyük bir yığın olarak yaşıyan Cibranlı aşiretinin aslen Türk olduklarını yazmaktadır. Cibranlılar eskiden beylerine İlağası derlermiş. Cibranlılar, büyük Acun Savaşı'ndan önce bulanık kazasının Karaağaç, Koçak, Akak köylerinde ve Varto kazasının Durabey, Alagöz, Kalecik, Anar, Karaş köylerinde kesafetle ve daha birçok köylerinde dağınık bir halde yaşarlardı. Kurdukları Hamidiye atlı alaylarına 31-33 numaralar verilmişti. Bu köylerin hepsini de o çağlarda bu tarafların en zengin köyleri sayılırdı. Bu alayların merkezi, Varto kazasının o çağda merkezi olan ve 1899 nüfus yazımında 85 evli, birkaç dükkânlı ve 1933 de 735 nüfuslu ve 147 evli bulunan Gömgüm kasabası idi.)
Kadri Kemal Kop'un belirttiği gibi, Cibran aşiretinin Türk ve yakın çağ Türkleri olduğuna şüphe yoktur. Kitabımın aşağı bölümlerinde, gelecek tarihi olaylar arasında açıkladğım gibi, bu aşiret halkı, Konya, Karaman, Teke ve Ankara taraflarından Yavuz Sultan Selim'in kaldırıp, doğu illerine gönderdiği aşiretler arasında gelmiş ve bu Türk aşiretler Şiiliğe karşı koysun diye, doğu illerine gönderilmişti. Bu Türk aşiretler bu illerde Halti-Lohordu Türklerinden olan "Kurt-Baba" Baba Kürdi şubesiyle temasa gelerek onların Kormanci dilini öğrenmişlerdi.
Bu aşiretin yaşlılarının verdikleri bilgiye göre: Hicretin onuncu yüzyılında Anadolu'dan Urfa'ya ve sonradan Viranşehir'e ve Viranşehir'den ilağaları olan Şehsuvar'ın idaresi altında göçebe olarak doğu dağlarına geldiklerini ve sonradan Varto, Bulanık ve Karlıova ilçelerindeki köylere yerleştiklerini anlatıyorlar.
Bu aşiret ağaları eskiden atalarını şöyle sayarlardı : İlağası, Şehsuvar, oğlu "Budak", Budaktan Topal Haydar, Topal Haydar'dan Suvar doğmuştur. Suvar'ın, Halil, Teymurğ Fendi, Sincar, Maksud ve Ali adlı oğlu ve torunlarından aynı adları taşıyan birer kabile ve boy türemiştir. Asırlarca Cibranlı aşiretinin diğer ara - boylarını idare eden bu boyların hepsine Suvar oğulları denilmektedir. Suvar oğulları, tarihin her çeşit devrinde ve Hamidiye teşkilâtında bütün Cibran aşiretine başkanlık etmişlerdir.
Diğer bir görüşe göre: Cibranlıların, İkinci Bayezit devrinde Osmanlı devletinin Anadolu'daki Türk oymaklariyle çarpıştığı sırada, padişahın bir kolu olarak birçok asi aşiretler üzerine yürüyen meşhur Şahsuvar zade Ali beyin aşiretinden oldukları ve bunların sonradan bilindiği gibi padişahın gazabına uğrayarak bu zorlama altında Teke'den Urfa'ya ve Urfa'dan Varto ve Bulanık ilçelerine gelip bu sahada yerleştikleri sanılmaktadır.
Cibranlılar, hangi zorlama ile doğu illerine gelmiş olsalar dahi, katiyetle bildiğimiz bir hakikat varsa o da, bu kabilenin dört asır önce Anadolu'dan doğu illerine göçmüş bir Türk aşireti olduğudur. Komşularım olan bu halkın, bugünkü tip, sima, örf, âdet ve ayrıldıkları araboylardaki Türkçe adlardan tamamen Türk oldukları anlaşılmıştır. Bu aşiret, asırlarca çadır altında yaşamış ve ancak H.11 inci yüzyıl başında Varto havalisinde yurtlanmış ve ekincilik hayatına girmiştir. Bu halkın göçebe iken hangi mezhep ve tarikata bağlı buşunduğu kestirelemez. Ancak bu aşiret halkı, Varto, Karlıova, Bulanık ilçelerinde yurtlandıktan sonra o çağda Şafii mezhep ve Nakşi tarikatını Bağdat'tan getirip, Çapakçur, Palu, Genç, Solhan , Varto, Karlıova muhitindeki halka aşılayan Palolu şeyh Ali elinden Şafii ve Nakşi tarikatını kabul ederek bu aileye mürit olmuşlardır. (1) Bu halk eski inanışlarını pek çabuk unutarak bu mezhep ve tarikatın fedaileri kesilmişlerdir.
Cibranlı aşiretine başkanlık yapan Suvar oğulları, Şafii mezhep ve Nakşi tarikatını kabul ettikten sonra, milli varlıklarını tamamen İslâm ve Arap ülküsüne feda ederek, kendilerini taktis maksadiyle dedeleri olan Şahsuvar'ın ve Derviş Budağ'ın aslen Arap ve Seyyit olduklarını iddia etmek suretiyle, kendilerini Cibran aşiretinden ayrı ve üstün görmüş, bu iddia ile kendilerini diğer aşiret eratından yüksek tutmaya ve onları kendilerine manevi ve idari bir şekilde bağlamakta büyük başarı göstermişlerdir. Bu görüş bütün ilağaları ve aşiret eratı arasında kökleşmiş, bunlar her şeyden önce Şeyhlerine ve Nakşi tarikatının Arap hırsiyle yürüyen umdelerine bağlanarak Türklüklerini, milli varlık ve benliklerini ve öz dillerini unutarak, Osmanlı siyaseti içinde doğu illerinde esen zehirli fikirlere kapılarak, Kürtlük ve Kürdistan ülküsünü taşımışlardır.
Aşağıda, gelecek bölümlerde açıklayacağım gibi bu türlü ve asılsız fikirlerle zehirlenen bu aşiret halkı, Türklüklerini tamamen unutarak H.1307 yılında Osmanlı padişahı Sultan Hamid'in teşkil ettiği Hamidiye alay teşkilâtına girerek 1200 mevcutlu üç tane Cibran aşiret atlı alayını kurmuş ve bu alaylar kaymakam ve binbaşılıklarına hep Suvar oğulları geçmişlerdir.
Cibran aşiret alayları, 1914 Cihan Savaşı'ında doğu cephesinde büyük yararlıklar göstermişler ve fakat milli hareket ve uyanma başlayınca ve büyük Atatürk milli bir insan ve ülkü ile meydana çıkıp hilâfet ve şeriatın temeline el uzatınca, Cibran ağaları ve aşriet halkı dini akide ve şeyhleri olan Şeyh Said'in manevi tesiri altında ezilerek, derhal milli cidalin aleyhinde harekete geçmiş ve en son 1341-1925 yılında şeyhleri olan Hınıslı Şeyh Sait'le isyan ederek ve bu irtica hâdisesinin en başına geçerek, dinin, şeriatın, hilâfetin, birer fedaileri kesilmiş ve gerçekten bu adlar altında aslı astarı olmayan Kürtlük ve Kürdistan davası için çalışmışlardı. Üçyüz yıl öncesine kadar Türkçe konuşan ve halis Türk soyundan olan bu aşiret halkı dini telkinat ve şeyhlerinin yanlış duygularına uyarak bilmemezlikle mensup bulundukları Türk milletine ve Türklüğe karşı koymuşlardı.
Cibran aşireti yaptıkları hatayı tez kavramış büyük tecil affından sonra Cumhuriyet idaresinin şefkat dolu kolları arasına atılarak Türklük ve milli birliklerini idrak edip, aşiret ve şekavet sisteminden hürriyet adalet ve Türk milli birliğien geçmiş ve bugün Cumhuriyetin yüksek idare ve resjimine içten bağlanmışlardır.
Suvar oğulları , torunu Şibili oğulları, Araboy, Biliki, Aliki, Memiki, sincar ve Teymur oymaklarına ayrılan Cibranlı aşireti halkının Karlıova ve Bulanık ilçeleri hariç, yalnız Varto ilçesine bağlı köylerde 35 köyleri altı bine yakın nüfusları vardır. Bu halk bugün tamamen çiftçi ve çalışkandır. Herkes koyun ve idare sahibir. Toprakları verimli ve boldur.
B- Lolanlılar:
Kadir Kemal Kop'un "Doğuda Araştırmalarım" adlı eserinde verdiği bilgiye göre, Lolan aşireti, Asya'da husule gelen bir kuraklık yüzünden Milâdın dördüncü yüzyılında ana yurtları olan türkistan'daki Lolan şehrinden batıya göçmüş bir Türk kabilesidir. Lolan şehrinin harabesi, hâlen Türkistan'da mevcuttur.
H.tarihin 10 uncu yüzyılında Varto'ya gelen ve ilçenin yerli halkından sayılan bu aşiret halkı, Erzincan ve Dersim bölgelerinden Varto'ya geldiklerini ve Akkoyunlu Türklerin Karabali oymağına mensup bulunduklarını söylemektedir. Bu kabile halkı, Varto'da Kalıbalkaçer, Kasım Hırdan boylarına ayrılmış, eski örf, âdet, inanış, tip-çehre, erkek ve kadın adlarında henüz halis Türk vasıflarını saklamaktadırlar.
Ötedenberi Türk olduklarını, milli bir inanışla bilen ve tarihin her devrinde Türk hakan ve padişahlarına çiftçilik yapan ve bu sebeple aşiret sayılmıyarak, Sultan Hamit tarafından kurulan Hamidiye teşkilâtına alınmıyan Lolan aşireti, aşağı fasıllarda yazılacağı gibi, Hamidiye alayları devrinde Cibranlı akınlarından kendilerini korumak için silâhına sarılarak kabilelerini ayakta tutmıya çalışmış ve fakat büyük zararlara uğramışlardı.
O çağda bu kabilenin ağası bulunan Kalıbal oğullarından Mehmet ağa, Hamidiye alaylarına karşı hükümetin nüfuzuna sarılmak maksadiyle Varto meclisi idare âzalığına girmiş, ve yine de Hamidiye alay kumandanlarının nüfuzları altında ezgin bir hale gelmişti. Bu aşiret halkı Meşrutiyette, büyük bir mevcudiyet göstermiş, milli mücadele harekâtında ödevlerini yapmış, Cumhuriyet devrinde Şeyh Sait isyanında, milli kuvvetler safında çalışmış, Cumhuriyet ve Türklüğe önemli görevlerde bulunarak bu son deneme ile Türklüklerini ispat ve yurt ödevlerini yapmışlardır.
Lolan aşireti Alevidir. Bu aşiretin bir kısmı henüz Erzincan'ın Danzik nahiyesi köylerinde oturmaktadır. Lolanlılar Erzincan bölgesinde iken, Aleviliği burada kabul ederek H.736 yılında (Alâettin - Ertena) tarafından mürşitliği tasdik edilen Horasanlı Hacı Kureyş babaya çırak hakkında bağlanarak, Alevi-Bektaşi tarikatine girmişlerdir. O çağda Erzincan'daki aşiretleri yoklamaya gelen Sultan Alâettin, bu Horasanlı babanın seyyitlerini resmi bir seceresi ile tasdik ederek, Lolan, Çarek aşiretleriyle birlikte o civarda bulunan birkaç Türk aşiretini daha bu babanın tekkesine lokma hakkını vermeğe bağlamıştır. Bu halk yirmi yıl öncesine kadar Hacı Kureyş oğullarına çırak hakkı vermişlerdir.
Lolanlılar, Varto merkezinin 8 ve Karaköy bucağının 11 köyünde toplu olarak oturmaktadırlar. Bu aşiretin Varto'daki nüfusları üç biden fazladır.
C- Abdalan Kabilesi
Bu kabile halkı, Lolanlardan önce Varto köylerine gelmişlerdir. Bunların Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın Bingöl dağlarına çadır kurduğu çağlarda, Akkoyunlu Türklerden ayrılarak Hanabdal ile Varto köylerine geldikleri söylenmektedir.
Hicretin 9 uncu yüzyılın başında Varto köylerine gelip yerleştikleri sanılan Abdalan kabilesi toplu olarak Varto ilçesinin Bingöl eteklerinde kurulan ve bu ilçenin merkez bucağına bağlı olan Gülükler, Hoşan, Kalçık adlı üç köyde otururlar. Bu kabilenin bu köylerde beş yüzden fazla nüfusları vardır. Abdalanlılar, Hınıs, Tercan ilçesinin çeşit köy ve komlarında dağınık bir halde yaşıyan çiftçilerdir. Bunlar bulundukları yerlerde kendilerinden seçilmiş hiçbir aşiret ağası idaresinde bir topluluk kurmamış ve tarihin her devrinde civar aşiretlerin boyunduruk ve idareleri altında yaşamışlardır.
Hamidiye alayları teşkilâtında, Abdalanlılar, Varto merkezine ve Hamidiye kumandalarına yakın oldukları için, Cibran aşiretinin nüfuzları altında sıkışmış, yıllarca bu aşiret ağaları emrinde çalışmışlardır. bu zor şartlar altında yaşıyan Abdalanlılar, yapılması gereken Türkçülük ödevlerini lâyıkiyle başaramadıkları gibi, Şeyh Sait isyanına kısmen Alevi aşiretlere katılarak, hükümete yardım ve kısmen asilere katılarak milliyetlerine hıyanet etmişlerdir.
Bu aşiret halkı, ötedenberi ekinci ve koyuncu olarak yaşamışlardır. Bunlar da Alevi ve Bektaşidirler. Son çağlara kadar sadettan "Baba-Mansurlu" Seyyitlerine çırak ve lokma hakkını vermişlerdir. Bu halk, pirlik-mürşitlik cihetinden Baba Mansurlulara ve rehberlik kısmında ocakları başında kalan bir aileye ve bazıları da Kureyş Seyyitlerinde bağlanmışlardır.
Varto bölgesinde herhangi bir kabile veya aşirete mensup olmıyan tek bir halk ferdi yoktur. Yukarıda adları geçen bu kabilelerden başka yine ilçe merkezine bağlı Kovik, Taşçı köylerinde, Kimsorlu ve Zatişeyh köyünde Kılavsı adlı iki küçük kabile vardır. Kimsorlu kabilesinin Varto'daki nüfusları 400 ve Kıvasların 200 den fazladır.
Selçukiler devrinde, Alevi olan ve sonradan yine bu tarikatın bir bütünü sayılan Bektaşiliği kabul eden ve ötedenberi koyunculuk ve çiftçilikle geçinen Kimsorlu-Kimsordu kabilesinin Van tarihinin Türklüklerini belirttiği Şadeli aşiretinden ayrıldıkları ve bunların 300 yıl önce Kiği ilçesine bağlı Holhol köyünden Varto'ya geldikleri ve Kılavsı-Kıravaş'lıların Nabiye ilçesi alanında oturan ve ırkan Türk olan Karsanlı kabilesinden ayrıldıkları söylenmektedir.
D- Çerkesler:
Tarihi kaynakların Moğol, Tatar ve en kökünden Türk ve Turani soydan saydığı Çeçen ve Çerkeslerin Kafkasya'dan gelen üç kabilesi bugün Varto'nun Çaharbur, Tepe, Zirink, Aynan, Doğdap köylerinde toplu olarak oturmaktadırlar. Bunların bu köylerde bin kadar nüfusları vardır.
Sünni ve Hanefi mezhep olan ve henüz kendilerine mahsus eski Türk âdet ve inanışını koruyabilen Çerkes ve Çeçenler yaşayış bakımından diğer aşiretlerden farklı ve daha medenidirler. Bunlar bu bölgede azlık bulundukları için zaman zaman aşiret ve derebeylik usulünün idaresi altında ezilmiş, aşiretlerin bazı âdet ve buyruklarını kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Çerkesler, Varto ilçesine geldikten bugüne kadar, kendi aralarında seçilmiş herhangi bir ağa veya zorbanın idresi altında toplanmamış, her aile başlıbaşına hür ve demokrat bir şekilde geçinmiş ve her zaman idareyi hükümetten beklemişlerdi. Bunlar bazen aralarından çıkan bir adamın arkasında devlet hizmetine girmişlerdi. Çoğu sanatkâr, azı çiftçi ve koyuncu olan bu halk, kendi aralarında Çerkes, Çeçen, Lezgi dilleriyle konuşur ve bu her üç şube de, birbirilerinin dillerini bilmedikleri için genel kurullarda ve birleştikleri yerlerde türkçe konuşurlar. Çerkeslerin hepsi de türkçeyi öz ana dilleri kadar bilir ve her aile ocakları başında çoluk çocuklarıyle türkçe konuşmayı âdet edinmişlerdir.
Emekli Miralaylarımızdan M.Rıza, eserinde çok haklı olarak bütün Çerkesler hakkında şöyle diyor:
"Bunlar, umumi yerlerde çerkesçe dilleşmezler. Bunun için milli birlikten açık bir ayrılık göstermezler ve yurda daha çok bağlıdırlar."
Çerkesler H.1293 Kars seferinden sonra Kafkas ve Dağıstan'dan göçerek Varto'ya gelmişlerir. Bunların bir kabilesi de birkaç yıl sonra Urfa'dan gelmiştir. Bu halk Yeniçeri isyanına hükümete sipahi olarak çalışmış ve daha sonra Muş'ta beylerbeyi olan Alâettin Paşa oğullarının idareleri altında iki yüz kişilik bir atlı müfrezesini teşkil edip bu müfreze ile bazı aşiretlerin eşkiyası takibinde gezmişlerdir.
Çerkes ve Çeçenler aşiretten sayılmadıkları ve bu bölgede fazla nüfusları olmadığı için İstibdat Devrinde reâya sayılmış. Hamidiye aşiret alay komutanlarının himayesine sığınarak, onlara hizmet görmüş, vergi vermiş, sıkışık bir durumda kalmış ve fakat şahsi hürriyet ve akidelerini hiç kimseye feda etmemişti. Meşrutiyet devrinde hürriyetlerine kavuşan Çerkesler, kendini toplamış, Şeyh Sait isyanında kudret ve kuvvetleri nisbetinde Cumhuriyet idaresine hizmet etmişlerdir.
E- Hormek Kabilesi:
Atalardan süzülüp gelen rivayet ve inanışa göre, Hormekli kabilesi Harzemlidir. Bu ad yakın çağlara kadar Huvarzemiyan şeklinde konuşulurdu. Bu aşiretin yaşlı adamları, soylarını anlatırken:
- Biz Huvarzem şahı olan Mehmet Şah'ın oğullarıyız. Ebülmüslimi Horasani, Nesri-seyara karşı savaşıp kuvvetten düşmüş ve kendisine kement atılıp tutulacağı sırada bizim dedemiz Mehmet Şah'ı imdadına yetişip onu kurtarmış ve bu dâva da sonuna kadar aşiretiyle birlikte Ebülmüslimle çalışmış, Emevileri ortadan kaldırdıktan sonra Horasan'a dönmüş ve Ebülmüslim Bağdat'ta şehit edilirken, aşiretimiz Horasan'dan Erzincan'a ve oradan Dersim eteklerine ve daha sonra Kiği ve Varto'ya yayılmıştır... derlerdi.
İstibdat devrinden önce bu kabilenin civarında olan aşiretler bunlara Horumbeyan, Hormekân ve Huvarzemiyan diye adlandırırlardı. Bugün Kiği ile Nazmiye ilçeleri arasından geçen Kiği nehrinin kıyısında eski Bağın kasabasına yakın Hormek adlı büyük bir köy harabesi vardır. Burası yıllarca viran bir hale geldikten sonra son çağlarda birkaç evli bir köy olarak kurulmuştur.
Hormek aşiretinin Horasan'dan Erzincan'a ve oradan Nazmiye ilçesine ve Hormek köyüne ve daha sonra Varto ve Kiği ilçelerine dağıldıkları, bugün bu il ve ilçelerdeki bölgelerde toplu olarak yaşayan bu halkın varlığından anlaşılmaktadır. Bu gerçeklikle beraber aşağılarda örneklerini yazacağım bazı tarihi belgeler bu görüşlerimi bir kat daha aydınlatacak ve Hormek kelimesinin aslının, Harzem adı olduğu kendisini gösterecektir.
Bu gerçeklik karşısında bile son çağlarda bu aşiretin ilağaları kendilerini Hamidiye alaylarına karşı kudretli göstermek ve manevi bir duygu ile aşireti eratını kendilerine bağlatıp toplu bir idare kurmak ve kendilerini halktan üstün tutmak için : - Evet, biz Harzemli Mehmet Şah'ın ana cihetinden torunlarıyız.... Lâkin babamız, Hazreti Peygamberin amcası Hamza pehlivanın torunlarından Ferâmuz Şah'tır. Bu zat, Ebülmüslim'in ordusunda serdar iken Hazreti Muhammet, Şah'ın kızıyla evlenmiştir. Biz bu ikisinin çocuklarıyız...Bunun için bize Ferâmuzdan kinaye olarak Fereşat - fero oğulları denilmektedir....- diye övünmüşlerdir.
Araplarda Ferâmuz Şah adlı bir kumandanın olmadığını ve bu adamın bir Türk serdarı olduğunu bilmekle dahi, bu iddianın bütün inceliğiyle yine Türk soyuna doğru aktığını ve bu aşiret halkının aşağı yukarı bütün menkibelerini durum ve göreneklerini elde ettiğimiz tarihi belgelerle yüzleştirince, Fero - fereşat oğullarının da bütün aşiret halkıyle birlikte Türk bir babadan olduklarını ve bu aşiretin Mehmet pehlivanı Elharzemin'in oğulları olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.
1928 yılında Varto ilçesi kaymakamı olan Ankaralı Ramiz Bey'in yanında gördüğümüz Harzem Tarihi'nin 118 inci sahifesinde:
- Selçuk Padişahı Alparslan oğlu Melikşah'ın 1069-1072 Miladi yılında Anadolu fethine memur ettiği akrabası Kutulmuş oğlu serdar Süleyman Şah'la beraber Mehmet Pehlivani Elharzemi adlı bir emirin Erzincan'a geldiği ve Süleyman Şah Erzincan'ı fethederken, bu zatı buraya Bey dikerek batıya doğru seferine devam ettiği ve bugünkü Hormek kabilesinin bu adamdam türediği yazılmış, bu gerçeklik meydana çıkmıştı.
Yine 1928 yılında Hınıs ilçesinin Alâgöz köyünde oturan ve Hormekli aşiretinden Hasalı boyuna mensup olan Mehmet oğlu Ali'nin evinde okuduğumuz H.950 tarihinde yazılmış küçük bir secerede: Hormek kabilesinin ilağaları hakkında şu yazı vardı:
" İptidası Harzem deştinden gelen Mehmet Pehlivani Elharzemi, Erzincan diyârına bey olmuş ve sene fi rabiülevvel 540 tarihinde Erzenilrum'da vefat eylediğinden yerine oğlu Melik Şah Bey olup, kaçan Tatar Gelünca oğlu Cafer Şah çerisini alup, Sülbüs dağına oağ kurmuş ve Cafer Şah 629, oğlu Karazeynel 664, oğlu Beşir Bey 701 ve oğlu Mümin Bey 726, oğlu Zeynel Bey 769, oğlu Aynal Bey 804, oğlu Kara Yakup 835, oğlu Malhas ağa 878 tarihinde fevt olmuşlardır."
Hamailin alt kısmında H.1065 tarihinde yazıldığı anlaşılan diper bir yazıda:
" Alhas ağa oğlu Mustafa ağa 956 senei hicriyesinde vefat edip yerine oğlu Haydar ağa ilağası oldu. Mezburun 1019 tarihinde vefatiyle Hormek ilağası oğlu Gülabi'ye geçti. Bunun çağında Hormek aşairi yurdundan civara dağıldı. Gülâbi oğlu Fereşat ağa kavmini topladı, dedesi Kara Yakup ağanın kılıcını kuşandı, Sülbüs şehidine çıkıp burada cenk eyledi." diye yazılıdır.
Küçük bir hamail şeklinde olan bu şecere 950 yılında Hormekli Alhas ağa oğlu Ali tarafından yazılmıştır. Ondan sonra yazılan tarihsiz ve çeşit el yazılarında şecerenin bulunduğu ev sahibinin dedeleri, şecereyi yazan Alhas ağa oğlu ali'ye kadar götürülmüş ve şöylece sona erdirilmiştir:
- Mehmet bini Hüseyin, bini Muşâil, bini Kara Ali, bini Salakal, bini Muhammet, bini Mut, bini Gülâbi, bini Mustafa, bini Ali ağa, bini Alhas ağa diye 11 babasını kaydetmiştir ki, bunlara Alikân oymağı derler.
Bu eski şecere ve hamilin diğer kısımlarında cenk ve nusrata ait bazı âyetler, arapça ve türkçe dualar ve cin, peri şerrinden sakınmak için birkaç nüsha ile birçok türkçe gülbanklar vardır. Bu kabilenin Türklüğü hakkında oturdukları yerlerde ve Erzincan'ın Silepür bucağıyle Nazimiye2nin Civarik, Balik, Hormek köylerinde yeniden birçok canlı eserler ve yazılı mezar taşları gözlere çarpmaktadır. Doğu illerindeki nesil için yeni bir eser yazan emekli albay M.Rıza "Birlik ve Dilbirliğimiz" adını verdiği bu eserin 23 üncü sahifesinde:
"Hormik, Çarıklı ve Lolan aşiretleri soyca Türk olduklarını bilir ve söylerler" diyor.
Son çağlarda Varto'nun Şarik köyünde bu aşiretle beraber birçok Türk kabilelerinden bilgi veren bir sülâle şeceresi meydana çıktı. Bu şecere ilk önce H.582 yılında yazılmış ve 628 - 1232 yılında Selçuk hükümdarı Alâettin Keykubat tarafından tesdik edilerek, Sultanlık mühürüyle mühürlenmiştir. Başlıbaşına bir kitap dolduracak kadar uzun olan bu şecerenin belirttiğine göre: Şecerede adları yazılı on iki Türk aşireti, Selçukiler devrinde Horasan'dan Erzincan'a, Bağın (2) ve Hüsnü Mansur kasabalarına gelmişlerdir. Bu aşiretlerin başında Alevilik halifeleri olarak gelen Horasanlı Seyyit Mahmudi - Hayrani ve "Şahmensur baba" Hüsnü-Mensur kasabasında tekke kurmuşlardır. Sultan Alâettin Bağın kasabasına gelirken Şahmensur'la Seyyit Mahmud'un oğlu Haci Kureyşi ve Seyit Ali adiyle anılan Derviş Beyazi, bu on iki aşiretin ağalarını Bağın'da toplayarak bu seyyitlerden mucizât istemiş, bunlardan Şah Mensur duvar yürütmüş. Haci Kureyş ile Derviş Beyaz da fırındaki ateşe girmişlerdir. (3) Sultan Alâettin bunları bu mucizelerini şecerede tesbit edip silsilelerini tastik etmiş ve bu on iki Türk aşiretini pirlik ve mürşitlik bakımından Şah Mansur'la Hacı Kureyş'e ve rehberlik makamında Derviş Beyaz'a mürit edip lokma hakkına bağlamıştır.
Tamamen ve arapça ve bazı yerlerinde türkçe ile karışık bir yaziyle yazılan bu büyük şeceredeki Sultanların resmi mühür ve yazılarına bakılırsa; Sultan Alâettin'den bir asır sonra Osmanlı Padişahı Orhangazi bu şecereye ikinci bir şerh çekmiştir. Bu şerhte şecere sahiplerinin soylarından ve yerlerinden bahsedildikten sonra:
" Müceddeden hazihi şeceretün fi semane mâeti - mite, ve fi vakti lifeiha Bağdad, abdullahil Tayyip, fi vakti zülillâhi islâm, biismihi, Sultan Orhangazi"
Bu şerhten sonra Osmanlı Padişahı Murat Han, Bağın kasabasına gelip burdaki Türk aşiret ağalariyle şecere sahiplerini huzuruna alarak şecereye üçüncü bir şerh çekmiştir. Tastikten sonra şecere şöyle denilmektedir:
"Ve min Hazihi elsilsileyi elşerifü feridil-dehir, vehidil - asır, el seyyit şeyh Mahmudul - halli, fi vakti Sultan Murat Han ve zuhuru kerametihi, kerameten sahihan. Meşhuran fi huzuru Sultan Murat Han. dairetün bilnârilkesir. Fi kasabati Bağın."
Sultan Murat Han, Bağın kasabasına gelirken burada tarikat rehberi olan Derviş Beyaz oğullarından Ali Uyyun adlı bir zatı gösterdiği liyakatten dolayı kendisine Çapakçur ovasını vakfederek bu ovanın abı-tahhur köyünde namına bir tekke açmıştır. Bunun için şecerede şu metin vardır:
"Elmalum velmeşhur Derviş Beyaz veledi âlem, Ali - Uyyun mukayyedu filkütügi biltekiyeti elmüstemi memaliketü Çapakçur abi - tahhur."
Bu şecerenin Sultan Alâettin tarafından tasdik edildiği çağda, Bağın kasabasında şecere sahipleriyle birlikte Sultan'ın huzuruna gelip şeceredeki babalara mürit denen on iki Türk aşireti içinde Hormek kabilesinin o çağda başı olan Cafer'in de adı vardır. Şecere bu aşiretleri şöyle vasıflandırmaktadır:
1 - Cafer min kabileti delisenler, elmusamma ükseü dağ. İsmühü Sülbüsen (4). Bilâkabı Hurem began.
2 - Tevmur. Min kabileti alân. Elmusamma burkent budan.
3 - Hüseyin Min kabileti Ba-ilyas Elmusamma Han var.
4 - Muhammet Min kabileti Milli. Elmusamma Bozkır.
5 - Abdullah Min kabileti İzol. Elmusamma üç ayak bılakabı iki bölük.
6 - Ali Min kabileti Haydar. Elmusamma Bedirkan. Yulakkabu karavel.
7 - Mustafa Min kabileti Karsan. Elmusamma hançer dik. Yulak - kabu şaz.
8 - İbrahim Min kabileti Lâl. Elmusamma bayi-kara yulakkabu yürük uzun.
9 - Mahmut Min kabileti Çakır Tahir.
10 - Muhammed min kabileti Dada. Börek uzun. İbtidası bucaktan gelmedir.
11 - Yusuf min kabileti zor veliyan. Elmusamma duvardelen.
12 - Abbas min kabileti Merdis. Elmusamma külâh dik.
Bu şecerenin verdiği bil de: o çağda Hormek kabilesi lâkabının Hurum - began şeklinde olduğunu göstermektedir. Azerbaycan yakınlarında Harzem Türklerinin kondukları bir ova vardır ki, buraya Hurum - düzü ve bu ovadaki Türk ağalarına da Hurum beyleri denilmektedir. Bu kabile halkının bu ad altında Sülbüs eteklerine göçtükleri ihtimali vardır.
Şecerenin toplu olarak verdiği bilgilere bakılırsa, Selçuk hükümdarı Sultan Alâettin, tasavvuf ve Aleviliğe büyük bir önem vermiştir (5) ve tarikat halifeleriyle birlikte Hicretin yedinci yılı başlarında doğu illerine gelen birçok Türk aşiretlerini okşamış ve onlardan faydalanmıştır. O çağda Erzincan ve Bağın kasabaları arasındaki verimli yerlere yerleşen bu Türk oymaklar sonradan Osmanlı Padişahı Orhangazi ve Sultan Murat tarafından bile himaye edilmiş, ancak bunlar Yavuz Sultan Selim çağında aşağıda gelecek bölümlerde açıklayacağım gibi, bu verimli ve açık yerlerden kaçıp Dersim'in kranlık dağlarına kaçmışlardır.
Bu şecerede adları yazılı olan aşiretler, bugün bildiğimiz pirlik bakımından bu babalara bağlanmışlardı. İzol, Hayderan, Karsan, Şahveliyan, Arili, Şadili, Milan ve iki kardeş kabile olan Hormek ve Hıran aşiretleridir. Diğer üç aşiretin hangileri olduğu bilinmemektedir.
Yukarıda sıraladığımız tarihi kaynaklar, toplu olarak gözönüne alınırsa : şecerede adı yazılı olan Cafer, Mehmet Pehlivani Elharzemin'in torunudur. Cafer'in Erzincan'ın Silepür bucağından göçerek o çağda Bağın kasabasına bağlı bulunan Sülbüs dağı eteklerindeki Hormek, Balık ve Civarik köylerini yeniden kurduğu söylenmekte ve bu cihet Alâgöz köyünde bulunan şereceden anlaşılmaktadır. Silepür bucağında Mehmet Pehlivani'nin kurduğu büyük köy, Dalay ve Şavşek adlı üç köy vardır. Bu köyler halen Hormek aşiretinin Alikân kabilesiyle meskündür.
Cafer ve kabilesi Bağın civarındaki köylerde çoğalmış, aşaı bölümlerdeki tarihi olaylar arasında açıkladığım gibi buradan parçalanıp Kiği, Varto, Refahiye ve Kuruçay ilçelerine dağılmışlardır.
Mehmet Pehlivan'ın Erzincan'da ne kadar kaldığı ve burada ne gibi işler gördüğü hakkında elimizde hiçbir tarihi belge yoktur. Yalnız Erzincan'ın Kutulmuş oğlu Serdar Süleyman Şah tarafından zaptından bir asır sonra, Ali Menküçekle, Selçukilerin elinde dolandığını ve nihayet Selçuk hükümdarı Kılıç Arslan oğlu Süleyman Şah, 1181-597 tarihinde Erzincan'a gelirken kardeşi Mugissüddin ve damatları Menküçek oğlu Fahrettin'i Behram Şah ile birleşip, topladıkları bir ordu ile Erzurum meliki Melek Şah bini Muhammet üzerine yürüyerek Erzurum'u Melik Şah'ın elinden aldıklarını, Erzincan tarihinin 38 inci sahifesinde okuyoruz.
Alagöz'deki küçük şecerenin verdiği bilgide : Mehmet Pehlivani Elharzeminin 1124-540 yılında Erzurum'da vefat ettiği ve yerine oğlu Melik Şah'ın Bey dikildiğini kaydettiğine göre : Mehmet Pehlivan'ın Erzincan'da Menküçek oğulları tarafından bastırılarak buradan Erzurum'a gelip Beylik kurduğunu ve burada öldüğü ve sonradan valiliği elinden alınan adamın Mehmet Pehlivan oğlu Melek Şah olduğunu tahmin edilmektedir.
Yine Erzincan tarihinin verdiği bilgiye göre 1211-627 yılına kadar Erzurum Ali-Menküçekle, Selçukilerden Rükneddini Cihan Şah elinde kalmış, Rükneddin, Harzemli Celâlüddin'e yardım ettiği için, Alâettin Keykubat, Erzurum'u bu tarihte Rükneddin'in elinden alarak ülkesine katmıştır.
Şorik köyündeki büyük şecerenin 1212-628 yılında Selçuk Sultanı Alâettin Keykubat tarafından tasdik ve mühürlendiğine ve bu şecerenin Melikşah oğlu Cafer'in adı geçtiğine göre, Cafer'in babasından sonra Erzurum ve Erzincan'daki kabilesini alarak Bağın kasabasına bağlı olan Sülbüs dağının eteğine gelip Hormek, Civarik ve Balık köylerini yeniden kurup arkasını bu sarp ve yalçın dağa dayamak suretiyle hayatını kurtardığı ve Sultan Alâettin bir müddet sonra Bağın havalisindeki aşiretleri yoklamaya gelirken o gün, Hormekli kabilesinin başı bulunan Cafer'in adını bu şecerede kaydettiği anlaşılmaktadır.
Tamamen Türk olduklarını yukarıda gösterdiğimiz tarihi belgelerle sabit olan bu aşiret halkının, hangi zorlamalar altında Bağın bölgesinden parçalanıp Kiği ve Varto ve doğu illerinin diğer kesimlerine dağıldıklarını, aşağı bölümlerde yazacağımız tarihi olaylar arasında açıklayacağım. Ve bu bölümlerde göstereceğim resmi kayıtlardan bilinidiği gibi Hormek halkı tarihin her çeşit devrinde Türk olduklarını bilerek milli birlik ve bütünlükten ayrılmadan zaman zaman, doğu illerinde esen herhangi yabancı fikir ve cereyanlara uymadan, bir Türk köylüsü ve çiftçisi olarak yaşamış ve istibdat devrinde Hamidiye alaylarının üstün kuvvet ve saldırıları karşısında bin türlü zorluklar altında sayısız can ve mal kaybına uğradıkları halde, hürriyet ve cesaretlerini kaybetmeden yıllarca kara kuvvet ve istibdatla çarpışmış, meşrutiyet devrinde ve Birinci Cihan Savaşı'nda vatan cephesine koşarak kanlarını dökmüştür.
Bu Türk halkı, büyük kurtarıcı Atatürk'ün yurt ve ulus uğurunda açtığı milli mücadele ülküsünde doğu illerinde Türklük ve Cumhuriyetin fedaileri kesilerek Şeyh Sait isyanında Varto ve Kiği bölgelerinde henüz askeri kuvvetlerimiz yetişmemişken, haftalarca karlı bellerde asi kuvvetlerle çarpışarak büyük yararlıklar göstermiş ve en son askeri müfrezeler emrinde milli ödevlerini sona erdirmişlerdir.
Ötedenberi kültüre bağlı bulunan ve bugün çoğu okur-yazar olan Hormek halkının Varto ilçesinin Üstüran bucağında yirmi bir köyde 5000 den fazla nüfusları vardır. Aşiret sisteminin mevcut bulunduğu çağlarda gerek Varto ve gerekse Kiği ile diğer kesimlerde bulunan bu kabilenin topluluğunu Kara Yakub'un ahfadından olan Fereşat - Fero oğulları idare etmiş, bu aile Hormek kabilesinin ocak başısı sayılmıştır. (6)
(1) Aslen Part Türklerinin Zaza-dümbeli şubesine mensup olan Şeyh Ali, rivayete göre ilim tahsili için Bağdat'a gitmiş, Nakşi halifesi olarak yurduna dönünce, 11 inci asır hieride tarikatını bütün Zaza-dümbeli şubesiyle, Cibran, Hasenan, ikran aşiretleriyle Kormanço şubesinin diğer boylarına aşılamıştır. Asi Şeyh Saidin ceddi olan bu adam, Halti Türk soyundan kinaye olarak nesebini Arap kumandanı Halit bin Velide intisap etmek suretiyle (Halidi) olduğunu söylemiştir.
(2) Bağın Karakoçan ilçesinin şimalinden geçen ve Dersim dağları eteklerinde bulunan Kiği-piri nehrinin geniş bir vadisinde kurulmuş pek eski bir Türk şehridir. Şecerenin anlattığına göre büyük bir kasaba olan bu yerin, yığın enkazların içinde şimdi küçük bir köy vardır.
(3) Bu fırının yıkık duvarları son zamana kadar bu civardaki halk tarafından tavaf edilir ve büyük bir ziyaret bilinirdi.
(4) Tercümesi şöyledir: "Delsinler - Delihasanlar kabilesinden olan Cafer ki, yüce dağ dedikleri sülbüsle anılır. Bu kabilenin lâkabları Hurem - began'dır". Sülbüs Dağı Hormek köyünün üstündedir.
(5) Sultan Alâettin, o çağda Şahmensura ayrı bir şecere vermiş, halen Malazgirt ilçesinin Şobak köyünde Seyyit Cafer oğulları yanında olan bu şecerede yine bu on iki Türk aşiretinin adları vardır. Bunlar : Hiran aşireti Cafer'in kardeşi olan Ali-dost oğullarıdır. Koçgiri ve İzol aşiretlerinin de Hormekli ile bir boydan oldukları söylenmektedir. Hiran aşireti Malazgirt'in Mohundu bucağının yirmi köyünde oturuyorlar.
(6) Fereşat oğulları Varto'ya gelmezden önce bu ilçedeki bu kabileyi bir müddet Sormamet oymağından orteymur ve daha sonra Hasanhan Ali oğulları idare etmişlerdir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)