timurlenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
timurlenk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mayıs 2015 Çarşamba
Bölüm VI: Osmanlılar ve Akkoyunlular Devrinde Doğu İlleri ve Dersim
Hicretin sekinci yüzyılının başlarında Osmanlı Devleti, İç Anadolu'da gittikçe artan bir varlıkla ülkelerini genişletirken, doğu illerimizden Erzincan ve Erzurum, İlhaniler tarafından idare ediliyor. Ahlat, Diyarbakır ve Muş bölgelerinde ve doğunun diğer illerinde aşiretlerini idare eden ve birer derebeylik halinde yaşıyan, çeşit Oğuz boylarına mensup Türk kabileleriyle Ak ve Karakoyunlular vardı.
Karakoyunlular H.777 yılında Musul'u ellerine alarak orta bir hükümet kurmuşlardı. (1)
Akkoyunlulardan Kara Osman, H.801 tarihinde Azerbaycan, Mardin, Diyarbakır ve Erzurum'u eline geçirmiş, Erzurum'da Türkmen Beylerinden İskender bini Kara Yusuf'la yaptığı muharebede katledilmiştir. Bir müddet sonra Kara Osman'ın oğlu Cihangir, Erzurum'u zaptederek hükümet sürmüştür. (2)
744-1328 tarihinde İlhanilerin Erzincan valisi bulunan Alâettin Ertana ile Çobaniler beyliği arasında Sivas - Erzincan hududunda şiddetli bir muharebe olmuştur. Bu savaşta Dersim'deki Türk aşiretlerinin bir kısmı, Alâettin'e yardım ederek Çobaniler valisi Şeyh Hasan'ı yenmişlerdir.
Bu sırada doğu illerinin bütün kesimlerinde oturan Türk boyları arasında Bektaşi tarikati genişlemeğe başladığı gibi, Çorum, Yozgat, Amasya, Tokat ve İç Anadolu'nun Türk kabileleri içinde süratle yayılıyordu. H.733 tarihinde Osmanlı Padişahı Orhangazi Amasya'da Hacı Bektaşi Veli ile görüşerek, Bektaşi tarikatini kabul edip askerini Hacı Bektaş'a taktis ettirmişti. Hacı Bektaş, Padişahın yeni kurduğu orduya Yeniçeri adını takmıştı. (3) Hacı Bektaş bu suretle tarikatını doğu ve batı Anadolu'da kökleştirdikten sonra 737-1321 de Kırşehir'deki tekkesinde vefat etmiştir. Bektaşi tarikatı İkinci Beyazıt devrine kadar Yeniçeri ordusunda, Anadolu köylerinde ve İstanbul saraylarında kutsal bir tarikat olarak yaşamıştı.
803-1387 tarihinde doğu illerimize doğru Aksak Teymur'un orduları akına başlamıştı. Doğu illerimizin kuzey bölümlerinde bulunan birçok Türk boyları ve Akkyounlu aşiretler, Teymur'un ordusu önünden kaçarak Dersim bölgesine ve Sivas taraflarına gelmişlerdi.
804-1388 tarihinde Ankara ovasında Teymur'la Yıldırım Beyazıt arasında yapılan büyük savaşta Osmanlı ordusu mağlup olmuş, Teymur uğradığı yerlerde Türk kabile ve boylarının üzerine bütün ağırlığiyle çökmüştü. Bu çağda doğu illerimizin çeşit yerlerinde ve doğudaki aşiret ve beylikler arasında savaşlar başlamıştı. Bu sırada Dersim'deki Türk aşiretleri birbirine karışmış, Nazimiye civarında bulunan Hormeklilerle Hayderan ve Alan aşiretleri arasında çetin boğuşmalar olmuş, bu çağda Hormek ilağası, Cafer'in torunlarından Kara Yakup imiş. Kara Yakup, birçok yararlıktan sonra doğu Dersim kabilelerini idaresi altına toplamış, "İlbeyi" unvanını alarak H.835 yılında ölmüştür. (4)
Teymur'un orduları, doğu illerinden ve Anadolu'dan çekilince, bu iller birbirleriyle çarpışan türlü Türk idare merkezleri altında çalkalanmış ve doğu illerinin hâkimiyeti yine Akkoyunluların eline kalmıştı.
Doğu illerindeki Akkoyunlu idaresi 878-1462 tarihine kadar devam etmiş, bu tarihte Osmanlı Padişahı büyük Fatih Sultan Mehmed'in ordusu, Erzincan'ın yanıbaşından geçerek Tercan ovasına inmişti. Aynı yılda Bayburt ilçesinin "Otluk-bel" nam gediğinde Fatih ile Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Han arasında yapılan tarihi savaşta, Hasan Han yenilmiş ve bu bölgeyi Osmanlı ordusuna terketmişti. Uzun Hasan'ın vefatından sonra yine Tebriz'deki Akkoyunlu Sultanlar, fırsat buldukça, doğu illerimize akın yaparak buraların idaresini ellerinde bulundurmaya çalışırlardı. Diyarbakır'da Uzun Hasan'ın oğlu Yakup Bey hâkimdi. Halil bey, Tebriz tahtına cülüs etmişti. Yakup bey, kardeşini öldürerek H.896 da Tebriz tahtına çıkmıştı.
Bu devletin son hükümdarı olan Mehmet Mirza ibni Yusuf bey, Şah İsmail'i Safavi tarafından yenilerek ortadan kaldırmış, Şah İsmail 908-1492 tarihinde Akkoyunluların Diyarbakır ve Tebriz'deki hükümetlerine son vererek Tebriz tahtına çıkmıştı. (5)
Şah İsmail, İran'daki Akkoyunlu tahtına geçtikten sonra H.909 yılında büyük bir ordu ile doğu illerimize inerek Erzincan ovasına kadar gelmişti. Şah İsmail doğu illerinden geçerken Türk ve Türkmenler kimi kendisinden kaçıyor ve kimi kendisine itaat ediyordu. Bu çağda Dersim aşiretleri pek seyrekti. Ancak Moğollar çağında Dersim'e sığınan yirmi kadar Türk aşireti vardı. Bunlar da aralarındaki kavgaları yatıştırıp, Şah İsmail'in herhangi bir saldırısına karşı koymak için geçitler tutmuşlardı.
Şah İsmail, doğu illerindeki Alevileri ve en çok Dersim'deki kabileleri kendisine doğru çekmek için, söylediği birçok türkçe deyişleri, güvendiği kimselerin ağziyle Dersim'e sokmağa çalışıyordu. Dersim'deki Hacı Bektaş halifeleri, Şah İsmail'in Hacı Bektaş tekkesini tanımadığını ve onun Hacı Bektaş'tan icazet alan Osmanlı Padişahı İkinci Beyazıd'a hasım olduğunu ileri sürerek halkın Şah İsmail'e uymasına engel oluyorlardı. Alevilik kaidesi üzerinde söylenen Şah İsmail'in o günkü deyişlerinde Hacı Bektaş'tan bahsedilmediği için, halk Bektaşi halifelerinin sözlerine inanıyordu. Şah İsmail doğu illerinde yarım bir hâkimiyet kurduktan sonra, Tebriz'e çekilmişti.
Bu sırada Osmanlı Padişahı İkinci Beyazıd'tı. Şah İsmail, bir taraftan padişah ile hoş geçinmek isterken, diğer taraftan Türk dilinden konuştuğu öz Türkçe, deyiş, nefes, koşma, gülbank ve alevilik âyini cem türkülerini ve tarikatı üzerinde Türk topluluğunu ve bütünlüğünün başından kendisinin bulunmasını arzu ediyordu.
Sultan Beyazıd, Şah İsmail'in saltanat ve hükümetinden endişe duyduğu halde, aleviliğe temayül gösteriyor, H.915 yılında Hacı Bektaş tekkesi ikinci piri olan Balım Sultan'ı İstanbul'a çağırarak kendisinden (nasip) alıyor ve bu suretle Yeniçeri ordusu üzerindeki sevgisini ve bektaşiliği kökleştirmeğe çalışıyordu. (6)
Hattâ Şah İsmail'in çıkardığı bu Türkçe deyiş ve nefesler, Yeniçeri ordusunda ve İstanbul saraylarında ve Bektaşi tekkelerinde vecitle okunurken, bunlara kelle kesilir ve niyaz edilirdi. İkinci Sultan Beyazıd, Balım Sultan'dan nasip alırken, Şah İsmail hakkındaki şüphesini açıklamaktan kendisini alamamış ve Balim Sultan bu şüphenin yersiz olduğunu ve Şah İsmail'den kendisine zarar gelmiyeceğini beyan etmişti.
Gerçekten, Şah İsmail, Sultan Beyazıd'a ve Osmanlı hükümetlerine karşı içli bir saltanat ihtirasını gütmüyordu. Onun bütün maksadı, Caferi ve Alevi tarikat ve mezhebini Türkistan, İran, Azerbaycan ve doğu illeriyle İç Anadolu'daki Türklere aşılamak manevi bir saltanat veyahut Türk topluluğuna büyük bir hizmet yapmaktı.
Şah İsmail elinde tuttuğu ülke ile uğraşıyor, Türkistan ve doğuya doğru genişlemek için Özbek ve diğer Türk hükümetleriyle çarpışıp onları idaresi altına alıyordu.
Onun Osmanlı toprağında aradığı siyasi bir hak yoktu. Hattâ bu toprakta olan ve kendisine bağlı bulunan aşiret ve beylerin Sultan Beyazıd'a itaat etmelerini temine çalışıyor ve padişaha yazdığı mektuplarda ona Baba, diye hitabediyordu. (7)
Bu sırada, doğu illerinde birçok Selçuk, Harzem, Ak ve Karakoyunlu aşiretler ve Elâzığ'da Zülkadir oğulları ile Van, Beyazıt ve Bitlis bölgelerinde Haltı soyuna mensup Lohorto dağlı Türk beyleri vardı. Yakın çağda Türkistan ve Horasan'dan gelen Türk ve Türkmen aşiretler arasında Alevilik-Bektaşilik kökleşmişken, Lohorto aşiretleri arasında Bağdat yoliyle gelen Şafii ve Nakşi tarikatı yayılıyordu. Bu taşkilâtın başında Mevlâna İdrisi Bitlisi ve Kadiri şeyhleri vardı.
Şah İsmail'in doğu illeri ve Anadolu üzerindeki manevi baskısı, 920-1504 yılına kadar sürmüştü ve bu müddet içinde Şah İsmail ile İkinci Beyazıd, hoş geçinmişler, fakat Trabzon valisi Şehzade Yavuz Selim, Şah İsmail'i ve Şiiliği çekemiyor, babasının bunlara dost olduğuna kızıyordu. Ve H.909 tarihinde hâkimi Zülkadir oğlu Alâüddevle kızı Benli Hatun için, Zülkadir hâkimini tedibe gelen Şah İsmail'den öç almak için Trabzon'dan Tebriz'e doğrularak, doğu illerini ve bazı Alevi aşiretleri çiğnemişti. Babasının vefatından, İstanbul'daki Osmanlı tahtına geçerek Şah İsmail, Şiilik, Alevilik ve Bektaşiliği yıkmağa karar vermişti.
Yavuz Sultan Selim tahta geçerken, Şah İsmail'in elçisi Zeynel Han'ı kaçırmış, Bektaşiliği düşürmek için Konya Mevlâna tekkesinin ve mevleviliği himaye ederek, ehli sünnet akidesini kuvvetlendirdikten sonra işe başlamış ve büyük ordusiyle Anadolu'dan doğu illerine doğru harekete geçerken, Yozgat, Sivas, Tokat bölgelerinde uğradığı Alevi ve Bektaşileri kılıçtan geçirmiş, Erzincan'a yetişinceye kadar kırk bin Türk öldürülmüştü.
Gerek Yavuz'un ateş saçan kılıcından korkarak Sivas, Kayseri ve havalisinden, ve gerekse Erzincan ve Erzurum arasında bulunan çeşit Türk aşiretleri, bu salgından kurtulmak için Sivas dağlarına, Maraş ve Akçadağ'lara ve Dersim'e sığınmak suretiyle canlarını kurtarmış oldular. Bu sırada batı Dersim de ,doğu Dersim gibi Türk aşiretleriyle dolmuş bulundu. Tercan ve Erzincan civarında bulunan Çarıklı, Lolanlı, Şahdeli, Aslanuşağı, Balaban aşiretleri Dersim'e kaçıp canlarını kurtardılar. (8)
Yavuz Sultan Selim, Yeniçeri ordusundaki Bektaşileri ve uğradığı yerlerdeki Alevileri öldüre öldüre, Erzincan'a ve oradan Azerbaycan'a geçerek 1504-920 yılının 22 ağustosunda Şah İsmail'in ordusiyle karşı karşıya geldi. Tarihin her zorlu denemesinde zaferini en başta yazan Türk ordusu ve kahraman Yavuz, bu cenkte İran ordusunu yendi.
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail'i takip ederek İran'a girdi ve bir kış Tebriz'de kaldı. Ertesi yıl Bayburt ve Kelkit yolundan Erzincan'a döndü. Yavuz'un doğu illerden geçişi sıralarında, Beyazıt, Van, Bitlis bölgelerinde oturan "Kurt-baba" Babakürtlerin aşiret reisleri, Mevlâna İdrisi Bitlisi'nin önderliğiyle padişaha teslim oldular. Yavuz, bunları iyi yüzle karşılayarak ve onları İranilik ve Şiiliğe karşı kuvvetli bulundurmak için, bir takım derebeyliklerine ayırarak geniş imtiyazlar verdi. Yavuz, Türklükte milli birlik aramadığı için, soyca Türk olan bu aşiretlere o gün Kürt adını takmış ve doğu illerimizin bir kısmına "Kürdistan" diye geçmişti.
Tarihimin, dağlı Türklere ait kısmında belirttiğim gibi, Lohorto Türklerinin "Kurt-baba" kabilesinden olan bu aşiretler bu karanlık dağlarda öz türkçelerini İran ve türlü dillere karıştırıp Kormanco dil yığını ile konuştukları zaman, türkçe kelimeleri bu bozuk dilde daima geç konuşmuş, kurt - baba kelimesini sonradan baba-kürdi şeklinde telâffuz etmişlerdi. Yavuz bunları sünni, şafii ve kadiri görünce sevinmiş ve bunları Aleviliğe ve Türklüğe karşı hasım göstermek için ırklarını sormaya lüzum görmeden, onlara Kürt ve illerine de Kürdistan adını takmıştı. Bu aşiretlerin önderi olan Mevlâna İdrisin de işine geliyordu. O, bu adla bir camia altına alıp şafii mezhebine soktuğu bu müritleri için, bir nevi istiklâl temin edecek ve onları kurduğu tarikat üzerinde kendisine bağlıyacaktı.
Yavuz, Erzincan'da iken Kiği ve Bayburt beyleri, bu kasabalardaki muhkem kalelerin anahtarlarını getirip, kendisine teslim etmişlerdi. Yavuz, Erzincan ve Dersim havalisindeki Alevilerin üzerine bütün ağırlığiyle basmıştı. Yukarıda yazdığım gibi, bu civardaki aşiretler artık bu bölgelerin sarp dağlarına ve Dersim'e kaçmışlardı. Dersim aşiretleri, kendilerini korumak için dağların dar geçitlerinde, Yavuz'un ordusunu karşıladılar. Yeniçerilerin isyanı, Yavuz'un bu arzusuna engel ve ordunun geri çekilmesine sebeb olmuştu.
Yavuz Selim, bir taraftan şiiliği ortadan kaldırmak için İran devletini sıkı bir baskı altında bulundurarak bu vesile ile iç ve doğu Anadolu'daki Alevilik ve Bektaşiliği ve alevileri yok etmeğe çalışıyor, diğer taraftan büyük bir ordu ile Mısır'a inerek ehli sünneti kuvvetlendirmek ve büyük bir islâm imparatorluğunu kurmak için hilâfeti Mısır'daki Abbasi halifesi döküntüsünden zorla alıyordu. Osmanlı Padişahı Orhangazi, Birinci Murat, büyük Fatih ve İkinci Beyazıd devrine kadar Türklük, milli bir akışla akıyor, devletin dil, kültür ve resmi işlerinde öztürkçe türeler yürüyordu. Yavuz, hilâfeti Mısır'dan aldıktan sonra, bu siyaset tamamen değişmiş, devletin resmi diline arap ve acem lisanı ve Anadolu'nun her tarafına bir fıkıh ve şeriatçılık girip yerleşmişti.
Yavuz, bu tarihten sonra Türkün öz dil ve edebiyatına karşı çetin bir yoketme siyasetini gütmüş, Alevilerin ve Türkmenlerin kâfir ve dinsiz olduklarına halkı inandırmış ve bunlara Kızılbaş adını takarak onları sünni Türklerin karşısında kanlı bir düşman safına yerleştirmişti. Bu yüzden doğu illerimizdeki sünni ve alevi Türk aşiretleri, asırlarca birbirlerini kırıp geçirmişlerdi.
Yavuz'dan sonra tahta çıkan bütün Osmanlı padişahları, Yavuz'un sünni ve kızılbaş diye iki partiye ayırdıkları doğu Türk aşiretlerinden daima sünnileri himaye ve takviye ederek, onları alevilere ve hattâ birbirlerine saldırtmış ve Yavuz'un doğu aşiretleri üzerine bir ismihas olarak bıraktığı Kürt ve Kürdistan adını perçinlemişlerdir. Bu kanlı dâva, meşrutiyet devrine kadar süregelmişti.
Alevi ve Bektaşi Türkler, tam dört yüz yıl (400) bu yoketme siyaseti karşısında ezilerek şeriatın acı fetvalariyle yok olup gitmişlerdi ve bu yüzden sünni Türklere ve Türklüğe karşı derin bir kin taşıyarak onlara: Yezit Osman, diye hitabetmiş ve padişahları, halife Osman'ın soyundan bilmiş ve kendilerini de herhangi bir millet ve Türk değil, yalnız alevi bilmişlerdi... Bu acı karşısında doğu illerindeki Zaza ve Kormanco şubesiyle temasa gelip, onların Zazaca ve Kormanco dillerini öğrenmek zorunda kalmışlardı.
Yavuz Sultan Selim, bu kadarla kalmamış, doğu illerindeki alevi Türkleri ve aleviliği yoketmek ve gerekirse, Şah İsmail ile şiiliğe karşı koymak için iç Anadolu'dan, Ankara, Konya ve Karaman taraflarından birçok sünni Türk aşiretlerini, doğu illerinin Muş, Beyazıt, Van ve havalisine göndermişti. Tarihimin birinci bölümünde doğuya gelişlerini belirttiğim bu aşiretler : Celâli, Zolan, Hayderan, Hasanan, Cibran, Sıpkan hülâsa Kormanco şubesini kuran ve Sultan Hamit çağında Hamidiye süvari alaylarına giren aşiretlerdir. Bu aşiretler doğu illerimize gelirken buranın yerli halkından olan Lohorto - Kurtbaba, yani Baba Kürdi adını alan dağlı aşirtlerle birleşerek onların Kormanco dilini öğrenip öz dillerini itirmiş, onlar da Kurt Babalar gibi kendilerini zamanla Kürt sanmışlardı.
Yavuz'un, doğu illerinde alevi Türk ve Türkmenleri ne biçin yokettiğini belirten Kadri Kemal Kop (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserinin 50 inci sahifesinde:
" - Çaldıran'dan sonra Yavuz Fırat'tan İmraniye'ye kadar olan uylumları ele geçirip dönünce, yollardaki kızılbaşların yokedilmesini istedi. Yokedilen öz Türkler ve Türkmenlerdi. Selçukilerden daha önce doğu vilâyetlerimizin öz ahalisi olan ve oralarda medeniyet kurmuş bulunan yüzbinlerce Türkmen, bu salgından kurtulamıyarak, yerlerinden ve yurtlarından oldular."
Yine Kadri Kemal Kop, bu eserinin 46 ncı sahifesinde:
"- Sünnilikle şiiliğin Anadolu'da karşı karşıya siyasi birer fırka halinde yürüdüklerini ve nihayet bu siyasal durumdan Osmanlı imparatorluğunun parçalanacağından korkan Yavuz'un, kızılbaşlığı kaldırmak için meydana atılarak rastgeldiği her Türk kızılbaşı öldürmesine rağmen, yinede bu tarikatı söküp atamadığını ve hattâ Çaldıran ovasında Şah İsmail ile çarpışıldığı sabahın gecesi bile Yavuz'un ordusunda kızılbaş olan Yeniçerilerin dem çekerek ve on iki telli sazlarını çalarak Şah İsmail'in "Şahhatayi" mahlesi altında söylenmiş nefeslerini okuduklarını ve bunların arasında çok kızıl taçlı bektaşilerin bulunduğunu ve fakat bunların nefeslerine boyun büktükleri, " Şah Hatayinin" Şah İsmail olduğunu bilmediklerini hülâsa ederek yazıyor. (9)
İster Yeniçeri Bektaşiler ve isterse doğu illerimizdeki Aleviler, o çağda nasıl düşünülürse düşünsünler ve ne biçim hareket ederlerse etsinler, onlar gerçekten çok çetin bir durumda kalmışlardı. Şah İsmail, İran, Horasan ve bütün Türkistan'ı ve doğu illerindeki Alevi Türkleri birleştirip Caferi mezhebine, şiilik ve eski Türk akidesine dayanan büyük bir hükümet kurmak istiyor. Arapların Türklük üzerine manevi baskısını ve diğer dört mezhebi kaldırmağa uğraşıyor. Yavuz Sultan Selim, ehli sünnet ve bu mezhepler üzerine kurulan şeriat yolunda bütün islamlârı birleştirip, onların başı ve peygamber vekili olmak için uğraşıyor ve islâmiyeti Avrupa kıtasına yaymağa kalkışıyor ve bunun için de Roma İmparatorluğu ile Abbasi Devletinin hükmettiği bütün ülkeleri idaresi altına alıp kürrenin bu yarım toprağında; padişah, sultan ve halife olmak istiyordu. Bunu yapmak için de ilk önce şeriata aykırı giden alevilik ve şiiliği kaldırmak lâzımdı.
İşte bu kasitle her iki taraftan çekilen kılıçlar, iç Anadolu ve en çok doğu illerindeki alevi ve bektaşilere saplanmış bulunuyordu. Bu bedbaht Türkler arada ne yapsalar, Şah İsmail'in gözünde : Osmanlı tebaası, ve Yeniçeri ordusu, Yavuz Selim'in bu zavallılar, başlarına gelen felâketi anlamış ve her iki taraftan çekilen kılıçlar arasında kırılmış, canlarını kurtaranlar her şeyden vazgeçerek doğu illerinin ve Anadolu'nun sarp dağlarına ve en çok Dersim, Akçadağ, Maraş ve Sivas ile Erzincan havalisinin kuytu meşeliklerine ve korkunç derelere kaçıp gizlenmişlerdi.
Bu halk, bütün bu zulümlerin, ehli beyti sevdikleri için başlarına geldiğine inanmış, artık kendilerini hiçbir milletten değil, yalnız alevi olarak bilmiş, ve uğrunda canlarını feda ettikleri Ali ve Aleviliğe sımsıkı bağlanmışlardı. Onların yegâne temas ettikleri ve zaman zaman beraber dövüştükleri kimseler, komşuları Kormanço ve Zaza kabileleri olmuştu. Bunlarla konuşurken dillerinden aldıkları kelimeleri öz türkçe dillerine karıştırıp lisanlarını bozmuşlardı (10). Son çağlara kadar milliyetlerini ve dinlerini aramak, bu halkın hatır ve hayalinden geçmemişti.
921-1505 tarihinde artık Dersim dağları Alevi aşiretlerle boğazına kadar dolmuştu. Yavuz Sultan Selim'in Erzincan'da vali bıraktığı Bıyıklı Mehmet Paşa, bu tarihten sonra birkaç kere Dersim üzerine yürümüş, aşiretler yıllarca Mehmet Paşa'nın kuvvetlerine karşı koyarak onları Dersim'e sokmamışlardı. Artık bu bölgede hükümetin hiçbir nüfuzu yoktu. Seyitlerin manevi buyrukları ve aşiret resilerin idareleri yürüyüp gidiyordu. Aşiretler arasında çıkan kavga ve dövüşler kan ve mülk dâvaları, Seyitlerle aşiret ağalarından toplanmış bir meclis tarafından hallediliyor, bu meclise (cemaat) adı veriliyordu. Cemaata içtimai ve ailevi işler de İmam Cafer'in türkçeye tercüme edilmiş buyruk kitabının hükümleri yürütüldü.
940-1524 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman, Tebriz fethine giderken, artık doğu illerinin hiçbir ovasında Erzurum, Van, Muş bölgelerinde tek bir alevi Türkmen aşireti yoktu. Buradaki halk Lohortu dağlı Türklerin sonradan Yavuz Sultan Selim tarafından doğu illerine gönderilen iç Anadolu Türk aşiretleri (Kormanço şubesi) vardı. Kanuni Sultan Süleyman ikinci defa 945-1539 tarihinde İran seferine gelirken, yarım alevi olan Zülkadir oğullarından "Mehmet Han"a Kars sancağını, kardeşi Ali Bey'e Pasin ve Harput Beyliğini vermiş, Ali Bey Pasin'de son bir beylik kurmuş ve Pasin'de ölmüştü. (11) Sultan Süleyman bu seferinde doğu illerinin sarp dağlarına kaçan bu alevi ve Türkmen aşiretleri burdan çıkarıp Erzurum, Harput ve Kiği havalisinin ovalarına yerleştirmeyi buyruklamış ve o çağda padişahın adaletinden emin olan Koçgiri aşireti, Sivas'ın Zara bölgesine, Şahdeli aşireti, Palo ve Kiği taraflarına İzol ve Hiran aşiretleri eski yerleri olan Pertek bölgesi civarına, Balaban aşireti Balaban deresine, Şahveliyan, Kimsoran, Hamoçik oymakları Tercan ovasına inmişlerdi.
Kanuni Sultan Süleyman bu seferinde Tebriz'e girmiş ve artık islâhatından emin olarak ordusunun bir kısmını, Diyarbakır'a çevirmişti. Bu kuvvetin başında olan Kara Ahmet Paşa, Gürcistan temizlendikten sonra ordunun mühim bir kısmını, Diyarbakır'a götürmüştü. Kanuni Sultan Süleyman'ın yanındaki ordu, sayıca azdı. Padişah ordu ile Dicle nehri kıyılarına inerken, Şah Tahmasap bu durumdan faydalanarak doğu illerimize kanlı bir akın yapmış, Tercan ve Erzincan'a kadar ilerlemişti. Çerkes Osman Paşa, Şahın ordusunu karşılamış, bu kuvvete Dersim'in eteklerinde Erzincan, Tercan ovalarında bulunan aşiretler de katılarak İran ordusunu geri püskürtmüşlerdi.
1044-1628 tarihinde Dördüncü Sultan Murat, doğu illerine doğru sefere çıkmıştı. Padişah Erzincan'a gelirken vaktiyle haksızlığa uğrayan, Dersim dağlarına ve türlü çetin bölgelere sığınan Türk aşiretlerinin, buradan çıkıp Türk topluluğuna karışmasını candan arzu etmiş ve hattâ Dersim eteklerinde ve Pülümür bölgesinde olan Türkmen ve alevilerin doğu illerinin yukarı kısımlarında, daha geniş yerlere çıkmasını buyurmuş, bu buyruk üzerine o gün;
- Balaban aşiretine mensup Hıdıkanlı kabilesi, Hınıs ilçesinin merkez kasabasına bağlı Başköy, Meydan, Kalecik ve Çiçekli köylerine, ve
- Kırdım deresinde bulunan Çarıklı aşiretinin (Sisan) kabilesi yine Hınıs ilçesinin Mirseyit, Mirgezer, Şağlam, Halefan ve diğer köylerine, ve
- Erzincan'ın Danzig bölgesinde oturan Lolan aşiretinden ayrılan Kacer ve Kasım kabileleri de Varto merkez kasabasının Halefan, Sigir, Kaçan ve Karaköy bucağının Selçuk, Dirban, Kiranlık, Şeyh Pir ve İskender köylerine, ve
- o çağda Tercan dağlarında bulunan Bütükân kabilesinin bir kısmı da Hınıs ilçesi Halil Çavuş bucağının Karaağaç, Beyyurdu ve diğer köylerine, ve
- Şahdeli aşiretinden ayrılan bir kabile, yine Hınıs ilçesinin Şahverdi ve Künav köylerine, ve
- yine Şahdeli aşiretinin bir kabilesi olan Cünan kabilesi Lâl oğulları da şimdiki Karlıova ilçesinin Liçik, Kayık, Akdaş köyleriyle, Korto mıntakasının Başköy ve Şılıkan köylerine gelip yerleşmişlerdi.
Bu çağda Hormekli kabilesi, Nazimiye'nin Civarik, Balık, Hormak köylerinde bu aşiretin Alıkan oymağı da Gülâbi oğlu Mut'un idaresinde olarak Erzincan'ın Silepir bucağının Büyükköy, Dalav ve Şavşek köylerinde otururlardı. Bu aşiret halkı da 1044-1628 yılında Sultan Murad'ın buyruğu üzerine aşağıdaki bölümlere yayılmışlardı:
1 - Pircan kabilesi : Hasanhan Ali emrinde olarak Tercan ovasına ve oradan Varto ilçesinin Üstükran bucağına bağlı Rakasan, Tatan ve Küzik köylerine,
2- Yine bu aşiretten ayrılan (Zormamet) kabilesi, Üstükran bucağının Badan ve Civarik köylerine,
3- Hormek aşiretinin (Bali) kabilesi de Refahiye ilçesinin Kırıktaş, Gürelik, Alacahan köyleriyle, Kuruçay ilçesinin Halitler, Gâvuryurdu ve Eskikonak köylerine,
4- Yine Hormek aşiretinden ayrılan Karadavut kabilesi de Üstükran bucağının merkezine gelmişlerdi.
Hormeklilerin bir kısmı yine Erzincan'ın Silepür bucağında ve bu aşiretin topluluğu ise Balık, Civarik ve Hormek köylerinde ilağası Kara Yakub'un torunu Gülâbi ağanın emrinde kalmışlardı.
Fereşat - Fero
Fereşat, Hormekli Gülâabi ağanın oğludur. Doğum tarihinden Fereşat-Fero oğullarının büyük bir önemi vardır. Bu sebeple bu aileden biraz konu açmak faydalıdır, sanırım.
Hormek şeceresini gösteren Alâgöz hamailinde, yukarıda açıkladığım gibi şu cümle vardı. (Gülâbi ağa oğlu Fereşat, dedesi Kara Yakub'un kılıcını aldı. sülbüs dağında çadır kurdu) dediği bu Fereşat'tır. Sonradan bu adamdan doğan aileye Fero oğulları denilmiştir.
Fereşat babası Gülâbi 1055-1639 da Nazimiye'nin civarik köyünde ölürken kendisi 18 yaşında imiş ve o çağda Dersim aşiretleri durmadan birbirleriyle savaşıyorlardı. Hormek, Hiran, İzol ve Kereyşan aşiretleri birleşerek yukarı dağlardaki Hayderan, Alan, Demenan Arili aşiretleriyle dövüşmüşler, Fereşat dedesi Kara Yakub'un kılıcını kuşanarak Sülbüs dağlarına çıkıp hasımlarını yenmişti.
Bu aşiret kavgalarına yine Seyitler ve Şeyh Hasan boyların ağaları aracılık yapmış (cemaat) yaparak bu aşiretleri barıştırmışlardı. Fereşat, devlet tarafından doğu Dersim'e - mütesellim - dikilmiş ve Karsanlı Koç Yusuf'un sülâlesinden bir kızla evlenmişti. Fereşat bir gün çocuklarını denemiş, bunlardan yiğit çıkmıyacağını anlıyarak, Şeyh Hasanlı aşiretlerden Koçuşağı kabilesi resisi İbrahim ağanın kızıyle evlenmiş, Yusuf ve Mustafa adlı iki yiğit çocuk babası olmuştu. (12)
Fereşat, 1119-1703 yılında Civarik köyünde ölmüş yerine oğlu Yusuf ilağası olmuştu. Yusuf ve Mustafa babasını geçmiş yiğitlerdi. Mustafa, Tercan ovasında Faroğlu adlı bir aşiret ağası tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüş, Yusuf, topladığı bir kuvvetle Kötür köprüsü başında Faroğlu ile kardeşini öldürmüş ve köylerini yağma etmişti. (13) Alâgöz şeceresinin verdiği bilgiye göre Yusuf 1160-1744 tarihinde Hormek-Civarik köyünde ölmüştür.
Yusuf'un yerine oğlu Zeynel ağa geçmiş, Zeynel ağa kardeşlerinden birisine Karsanlı Beylerden birisinin kızını getirmiş, bu kız kocasını sevmediği için, babasının evine gitmiş, Zeynel ağa gelini istemiş vermemişler. Nihayet bir gece yanına aldığı birkaç delikanlı ile Karsanlı Beyi'nin evine dalmış, gelini dışarı çekip kılıçlamış ve bu Bey'in Hayderan aşireti ağasına nişanladığı genç kızını kaçırıp, kardeşine getirmiştir.
Bu mesele aşiretler arası bir (namus) dâvası telâkki edilmiş, doğu aşiretleri ve Hayderanlılar, Hormek köylerine akmışlar, bu köylerde mahşeri andıran kanlı savaşlar olmuş. Hıran, Kurişan, İzol ve Şeyh Hasan aşiretlerinden birkaçı, Hormeklilere yardıma gelmiş, fazla kan dökülmüş, nihayet Seyyitler ve bitaraf aşiretlerin ağaları aracı olmuş, Zeynel ağa, kızı geri vermediği için bu bölgeden çıkmağa karar verilmiş. Zeynel ağa bu kararı kabul ederek köylerini Hormeklinin Alıkan kabilesinden Gülâbi ağaya terkederek, kendisi kırk ve halkiyle 1202-1786 yılında Kiği ilçesinin Hösnek bucağına gelmiş, burada Zeynel mezresini yeniden yapmıştır.
Varto ve Kiği'de Hormekliler ve Doğu İllerindeki Resmi Beylikler
Bu sırada doğu illerinde devlet tarafından kurulmuş Beylerbeyi ve mirimiranlar vardı. Bunlardan Muş'ta Alâettin Paşa, Garzan'da Fettah Bey, Kiği'de Yazıcıoğulları meşhurdu. Erzurum ve Erzincan gibi büyük şehirlerle idare edilirdi. Yazıcıoğulları Kiği havalisini kasıp kavuruyorlardı.
Zeynel ağa Kiği'ye geldikten sonra Dersimliler, kızı alamadıklarına pişman olmuş, bu kızın Zeynel ağadan alınıp kendilerine gönderilmesi için Yazıcıoğlu Eyyüp Bey'e bir mektup yazıp göndermişlerdi. (14)
Yazıcıoğlu, bu mektubu alınca, fazla korkmuş, kızı aldırmak için Zeynel ağa mezresine kırk atlı göndermişti. Bu sırada Varto'daki Hormeklilerden Şemanlı Hasanhan, otuz atlı ile Zeynel ağayı görmiye gelmiş, bunlara keçiler kesilerek açık havada sofra kurulmuş ve misafirlere yemeğe oturmuşlardı.
Bu sırada Yazıcıoğullarının atlıları gelmiş, kızı istemişlerdi. Hasanhan ve Hormekliler, kilimlerin uçlarından tutarak, sofradaki kabları birbirine karıştırmış ve kılıçlarını çekerek, gelenlere hitaben:
- Karılarımızı zorla mı alacaksınız. Şimdi kan gövdeyi götürecek! deyince Yazıcıoğullarının atlıları inmeden geri dönmüş. Hâdiseyi beylerine anlatmışlar ve Yazıcıoğulları artık bu istekten vargeçmişlerdi.
Mektuptan cevap alamıyan doğu Dersim kabileleri 1202-1786 yılının birinci teşrin ayında, yedi yüz kişilik bir kuvvetle Zeynel ağa mezresini basmış, burada hazır bulunan iki yüz kişilik Hormek kuvvetiyle şafakta kılıç kılıca gelmişlerdi. Savaş akşama kadar sürmüş, Zeynel ağa kulesi tehlikeye girmiş, bu sırada Zeynel ağanın küçük oğlu 18 yaşındaki "Mustafa Zeynel" bir hârika halinde ileri atılarak düşman saflarını altüst etmiş. Dersimliler kaçarak Tamran köyü sırtlarına kadar Hormek kuvvetleri tarafından takibedilmiş, bu savaşta on yedi Hormekli ve kırktan fazla Dersimli katledilmiştir.
Zeynel ağa bu baskından bir kış sonra, yani 1203-1787 yılının baharında aşiretini alarak Zeynel mezresinden Kârir dağları arasına sıkışan Kiğini Kârir bölgesinin (Durabey) Darabi köyüne gelip yerleşmiştir. Bu çağda , Hormekliler Kârir bölgesinin dokuz köyünde ve Varto ilçesinin Üstükran bucağına bağlı yirmi bir köye yerleşmişlerdi. Kârir'deki Hormekliler, Zeynel ağa ve Varto'daki Hormekliler Picran kabilesinden Hasanhan - Ali oğulları Mehmet ve Halit ağalar tarafından idare edilirdi. Dolayısiyle Zeynel ağa, bütün Hormek aşiretinin başı ve reisi idi.
Bu sırada Muş'ta bulunan Beylerbeyi Alâettin Paşa, Muş, Hınıs, Malazgirt, Bulanık ve Bitlis havalisinde bir nevi müstakil saltanat sürüyordu. İran Şahının bir akrabası siyasi bir meseleden ötürü kaçarak Alâettin Paşa'ya sığınmıştı. Paşa bir gün söz arasında:
- Şahınız kızını bana versin! diye Şah'ın akrabasına hitabetmiş bu sözden çok içerliyen İran Şahının akrabaası, gecenin birisinde İran'a firar edip hâdiseyi Şaha anlatmış ve affa uğramıştır.
Alâettin Paşa'nın bu sözünden fazla üzülen İran Şahı 1210-1794 tarihinde doğu illerimize kuvvetli bir ordu göndermiş, bu ordu evvelâ Van hududuna Celâli, Zilân, Hayderan, Sıpkan aşiretlerini önüne katarak püskürtmüş. Bu aşiretler Malazgirt'e çekilerek Hasanhan'ı aşiretiyle birlikte Varto'nun Bingöl dağlarına gelip çadır kurmuşlar ve ailelerini burada yerleştirdikten sonra, Varto'daki Cibran, Hormek ve Lolan aşiretleriyle birleşip Malazgirt ovasında İran ordusunu karşılamışlardı. İran ordusu, bu aşiretleri ve Alâettin Paşa kuvvetlerini yenerek Muş ve Hınıs ovalarına inmiş, Varto'nun Üstünkran bucağından geçerek (15) uğradığı yerleri talanlayıp, şimdiki Karlıova ilçesinin Kargapazar köyünde yine bu aşiretlerle bunlara katılan Yazıcıoğulları ve Zeynel ağanın kuvvetleriyle karşılaşınca, buradann şimale dönerek Kurtyüzü deresi ve Şuşar bölgesi üzerinden Bingöllerin kuzey eteklerinden Hınıs'a geçmiş. Malazgirt ovasından tekrar İran'a dönmüştür.
1211-1795 tarihinde, İranilerin tahrikiyle Bedirhâniler ve Can ilinin Hoşap ilçesindeki Müşkân aşireti, devlete karşı isyan etmişlerdi. Hükümet, İstanbul'dan Reşit Paşa'yı bu tedib harekâtına komutan tâyin ederek büyük bir kuvvetle Erzurum'a göndermişti. Muş, Beylerbeyi Alâettin oğlu Emin Paşa, bu havalideki aşiretleri emrine alıp bu ordu ile Van hududundaki asiler üzerine yürümüştü. Bu neferi - âma Kiği Beylerbeyi Yazıcıoğlu ile Zeynel ağa ve Varto'daki Hormekliler ve Cibranlılar ve Malazgit'teki Zeynel ağa, Cibranlılar, Teymur - fendi, Hasanlılar, Fariş ağa emrindeydiler.
Bu kuvvetler Van hududundaki asileri tedip ederken, İran topraklarına girmiş ve geri dönmüşlerdi. Bu savaşta Hormekli Mehmet-Hasanhan öldürülmüş cesedi Varto Küzik köyüne getirilmişti. (16)
Zeynel ağa 1225-1809 yılında Darabi - kiği köyünde öldü. Zeynel ağanın Mehmet, Ali, Mustafa Zeynel adlı üç oğlu vardı. Mehmet ağa büyükleri olduğu için babalarının yerine ilağası olmuş ise de, aşiretin idaresi kardeşleri Ali Nalkıran ile Mustafa Zeynel'in ellerinde bulunuyordu. Bu kardeşler bütün Kiği bölgesini ellerine geçirmişlerdi. Yazıcıoğulları bunları çekemiyor ve kıskanıyorlardı. Bu sebeple bir gün yalnız Tamran köyünden gelen Ali Nalkıran (17) yoluna yirmi atlı göndermişlerdi. Bu atlıların çoğu Nalkıran'ın elinde telef olmuş, yedi kardeş olan Yazıcıoğulları, şiddeti bırakarak Zeynel ağa oğullariyle uyuşmuş, onları kendi evlerine davet edip kirvelik yapmışlardı. Yazıcıoğulları sünnetten sonra kahve fincanına ağu katıp yalnız Nalkıran ile Mustafa Zeynel'e vermişler, Nalkıran zehiri içimiş, Mustafa Zeynel şüphelendiği için kasten fincanını düşürmüştü. Ali Nalkıran daha orada iken sancılanmış ve eve dönerek ölmüştü. 1236-1820.
Mehmet ağa, kardeşinin ölümünden fazla kederlenerek bir ay sonra o da ölmüş, küçükleri olan Mustafa Zeynel kardeşlerinin intikamlarını almak için kardeşi Mehmet ağanın oğlu ikinci Zeynel'i babası yerine geçirerek kendisi beline bağladığı Kara Yakub'un kılıcı ile Kiği'nin ormanlarına dalmıştı. Mustafa Zeynel'in çeteciliği, Yazıcıoğullarına fazla zayiat veriyor ve bu Beyler evlerinden harice çıkamadıkları için hakiki intikam alınamıyordu.
Bütün Kiği bölgesi Yazıcıoğullarının zulmünden usanmış, bu Beyler, Karabaş aşireti reisi Mehmet Han'ı evlerinde kazığa gerdikleri için, Karabaş aşiretinin ikinci köylerinden "Kereşan"a çağırmışlar, Mustafa Zeynel buraya yirmi ev Hormekli ile gitmiş, sonradan Molla Musa gizliden Yazıcıoğullariyle uyuşarak Mustafa Zeynel'e bayağılıkla bir suikast yapmış ise de, onun harikulâde yiğitliği karşısında, hiçbir şey yapamadan Kiği'ye kaçmıştı.
Mustafa Zeynel bir yıl sonra yedi kişilik bir çete ile İkiz yaylasını basmış, bir düğün barında olan Molla Musa ve yedi arkadaşını tutup öldürmüş ve bunların kanını bir kazan yoğurda akıtarak İkiz yaylası altındaki kayalığa sürmüştür. (18)
Ali Nalkıran'ın zehirlenmesinden sonra üç yıl geçmişti. Bu müddet içinde Mustafa Zeynel geceleyin birkaç kere Yazıcıoğullarının kapılarına kadar sokulmuş ve yüzlerce muhafızın nöbetleri karşısında hiçbir şey yapamadan geri dönmüştü.
Yazıcıoğullarının zulümleri artmış, bunlar Kiği bölgesinin bütün aşiret ağalarını evlerinde kazığa germiş, halkı esir gibi kullanmış ve amcaları Mehmet Bey'in Tamran köyündeki bütün arazi ve değirmenlerini zorla almışlardı.
Mehmet Bey, bunlardan intikam almak için bir gece gizlice Mustafa Zeynel'le görüşerek onu konağına götürmüştü. Mustafa Zeynel, oğlu İbrahim ve Hilâl ve yeğeni Nalkıran oğlu Selim ile Bursa'dan yanlarına gelen Hasan teymur, Mehmet Bey'in konağına gidip yatak dolabında saklanmışlardı.
Mehmet Bey, bizzat yeğenleri olan Yazıcıoğullarına gidip bütün haklarından vazgeçtiğini söyleyerek, onları kendi konağına davet etmişti. Bu davete Yazıcıoğlu Eyyüp, Arslan, İsmail, Akit ve Halil Beyler icabet etmiş ve Mehmet Bey'in konağına gelerek işrete dalmışlardı.
Gecenin saat altısında, muhafızlar istirahate çekilmiş, Mehmey Bey'in serkârı içeri girerek elindeki boş kâğıdı Eyyüp Bey'in dizine koymuş. "Miro, sana ferman..." diye bağırmıştı. Bu parola üzerine Mustafa Zeynel ve arkadaşları dolaptan çıkıp Beylerin üzerine atılmışlardı.
Beyler, duvarda asılı bulunan silâhlarına sarılarak boğaz boğaza gelmişlerdi. Yarım saat süren kanlı bir boğuşma sonunda, beş Yazıcıoğlu katledilmiş, Mustafa Zeynel ve arkadaşları, Beylerin atlarına binerek şafakta Darabi köyüne gelmişlerdi. Mehmet Bey sabahleyin Beylerden sağ kalan kerdeşlerden diğer birisini araştırıp samanlıkta bularak onu da öldürmüş, yedi kardeşin en küçüğü olan Küçük Mehmet Bey, kurtularak İstanbul'a Sultan Mahmud'un huzuruna çıkmış, Büyük Mehmet Bey'le Mustafa Zeynel'in katillerine ferman çıkarmıştı. Katledilen bu altı kardeşin mezar taşlarındaki tarihte yazıldığı gibi, bu hâdise 1240-1824 yılının ağustos ayında zuhura gelmişti.
Padişahtan çıkan bu iradei seniye üzerine Muş Beylerbeyi Emin Paşa, Palo ve Sancak mıntıka Beyleri, Kiği ve bu bölgelerden toplanan dört bin kişilik bir kuvvet, Emin Paşa emrinde olarak 1240-1824 yılının ikinci teşrin ayında Kiği'ye gelerek, büyük Mehmet Beyi Şeytan dağlarına kaçıırp kellesini kestikten sonra Mustafa Zeynel ve Hormekliler üzerine yürümüştü.
Bu kuvvet, ilk önce Kârir bölgesinin Şirna köyüne girerek burada Mustafa Zeynel'in akrabalarından Karaman oğulları Hasan ile kardeşini öldürmüş ve Hormeklilerin sığındıkları Darabi köyünü sarmıştı. Darabi, çok sarp ve çetin bir köydü. Bu köye gelecek tek yolun geçit vermez derbendi üzerinde Mustafa Zeynel ve altı oğlu bekliyordu. Diğer Hormek piyadeleri ikinci Zeynel'in emrinde olarak, Darabi'nin yalçın kayalıklarını tutmuşlardı. Muhasara tam otuz bir gün sürmüş, Emin Paşa kuvvetleri geçidin başında çok telefat verdikleri halde, köye girememişlerdi. Kış ve karlar başlamış, köyün alınması için ümit kalmamıştı.
Emin Paşa, Şahdeli aşireti reisi Hacı Süleyman'ı çağırmış, onu Mustafa Zeynel'le konuşmağa göndermişti. Hacı Süleyman, derbendin başında Mustafa Zeynel ve yeğeni ikinci Zeynel ile görüşerek bu fermanın bizzat Padişahtan çıktığını ve Padişahın fermanına itaat ederek, hiç olmazsa, köyü Emin Paşa'ya teslim edip, köyden savuşmalarını söylemişti.
İkinci Zeynel çok zeki ve dirayetli bir zattı ve aynı zamanda aşiretin başı bulunuyordu. amcası Mustafa Zeynel : " Şadili oğullarının sözlerine güven olmaz..." demiş ise de, onu ikna ederek gecenin birisinde bütün aşiretiyle köyden çıkmış, Çapakçur'un Belezer meşeliğine sığınmıştı.
Emin Paşa kuvvetleri, köye girerek Zeynel ağanın ambar ve kıymetli eşyasını talan ettikten sonra, yine Hacı Süleyman'ın tahrikleriyle İkinci Zeynel ve amcası Mustafa Zeynel'i Belzer meşeliğinde sarmışlardı. Çok çetin olan bu yerdeki kuşatma, bir hafta sürmüş, fazla kar ve fırtınalar olmuş, Emin Paşa, Mustafa Zeynel'i elde edemiyeceğini anlayınca, kuvvetlerini alıp geri çekilmişti. Hormekliler bu kuşatmadan kurtulunca aflarını çıkartmak için Kuziçan'da Şah Hüseyin Bey'in yanına gitmişlerdi (19)
Erzincan tarihini yazan vali Ali Kemali, bu eserinin 342 nci sahifesinde bu hâdiseyi hülâsa olarak şöylece vasıflandırmaktadır:
"Yazıcıoğulları, Kiği'de iki asır derebeylik sürmüşlerdir. Bunların en meşhurları, Zalim veyahut büyük Mehmet'tir. Bu adam Tamuran köyünde şato gibi büyük evinde oturuyormuş, hattâ meşhur şair Ethem Pertev Paşa 1240 da bunun konağında dünyaya gelmiş. Çünkü babası Fenni Efendi, Mehmet Bey'in kâtibi imiş. Mehmet Bey'in Hopus köyünde oturan amcazadeleriyle arası açılmış, Mehmet Bey bunlara karşı silâh kullanmış ise de, mağlup olunca bunları hile ile evine davet ederek, geceleyin hizmetçilerini teslih ederek, üçünü içeride, birisini de saklandığı samanlıktan çıkarıp öldürtmüştür.
Maktul Beylerin diğer amcaları olan küçük Mehmet Bey, İstanbul'a giderek Sultan Mahmut'tan, Mehmet Bey'in katline ferman istemiş, Muş valisi Emin Paşa'ya götürmüş. Emin Paşa intihap ettiği mütedebbir ve cesur bir zabitin maiyetine yüz süvari vererek Mehmet Beey'e bir baskın yapmış, Mehmet Bey Erzurum'a kaçarken Şoşe yolu üzerinde yakalanmış, başı kesilerek Muş'a gönderilmiş. Cesedi Bey-Tahtı olan mahalde metfundur" diyor. (20)
Mustafa Zeynel ve akrabası o kış Kuziçan'da Şah Hüseyin Bey'e misafir kalmışlar, ertesi yıl Şah Hüseyin Bey'le Balaban aşireti reisi Gülâbi Ağa, İstanbul'a giderek Hormek ağalarının aflarını çıkarmışlardı.
Bu sırada Dersim aşiretleri, Şah Hüseyin Bey'in konağını basmışlardı. Bunlarla konakta bulunan Mustafa Zeynel ve Hormekliler arasında şiddetli bir çarpışma olmuş, Ali Nalkıran'ın oğlu Selim ile Mustafa Zeynel'in oğlu Hilâl, Kızılbel gediğinde öldürülmüş ve Dersimliler büyük zayiata uğrayarak geri çekilmişlerdi. Selim, Balaban aşireti reisi Gülâbi ağanın damadı idi. Ağa Mustafa Zeynel ve Hormeklileri Balaban deresine götürmüş ve kızını ikinci defa Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim'e vermişti. Hormekliler aflarını Erzurum valisinin elinden alarak 1241-1825 de tekrar Kiği'nin Darabi köyüne dönmüşlerdi.
İkinci Zeynel ile Yazıcıoğlu Mehmet Bey barışmışlardı. Bu barış şartına göre: Yalnız Mustafa Zeynel evini alıp Varto'daki Hormeklilerin başına gidecekti. Varto'daki Hormekliler, Cibran aşireti tarafından sıkışık bir hale gelmişlerdi. Bunlar bu haberi işitince kendilerini düşmandan kurtarmak için Kiği'ye gelerek Mustafa Zeynel'i Varto'ya getirmişlerdi.
Mustafa Zeynel Varto'ya gelirken Lolan aşireti reisi Ali ağa ile birlikte Muş Beylerbeyi Emin Paşa'yi ziyarete gitmişti. Emin Paşa binlerce neferi-âmla ele geçiremediği Mustafa Zeynel'i karşısında görünce çok sevinmiş ve hanımına : " İşte bizi Darabi köyünde bir ay durduran ve ayı ile kucaklaşarak yere indiren Mustafa Zeynel yiğidim budur" diye iltifat etmiş ve kendisini rakipleri olan Yazıcıoğullarının katlinden sevindiğini imâ etmişti. Emin Paşa, Mustafa Zeynel'e birçok hediyeler vermiş ve ona ilağalık kürkünü giydirerek Varto'nun Kasman köyünü kendisine vermişti. Mustaf Zeynel yedi oğlunu ve evlerini alarak 1242-1826 yılında Kasman köyüne gelip Varto'daki Hormek aşiretinin idaresini eline almıştı.
Bu çağda, Yeniçeri isyanı başlamış, Padişah Yeniçerilerin yokedilmesi için doğu illerine iradei seniye göndermişti. Erzurum ilinde Yeniçeri ağası bulunan Gürcü Osman Paşa, aylıklı olarak kullandığı Çerkes Yeniçerilerle hükümete isyan edip, Erzurum hükümet konağında kuvvetli bir müdafaa hattı kurmuştu. Emin Paşa'nin emriyle Muş, Varto, Bulanık ve Malazgirt'teki aşiretlerden mühim bir kuvvet toplanarak Erzurum'a yürümüştü. Varto'dan giden Cibran aşireti başında Mehmet Halil ve Hormek aşireti başında Mustafa Zeynel vardı.
Gürcü Osman Paşa ilk önce hükümet neferi-âm kuvvetlerini şehrin dışında karşılamış, yanında beş yüzden fazla Yeniçeri kuvvetinin yokedildiğini ve kaçırıldığını görünce, hükümet konağına kapanarak eldeki Yeniçerilerle kendisini savunmaya başlamıştı. Bir iki saat içinde hükümet kuvvetleri Yeniçerileri yenmiş ve hükümet konağının kapılarına dayanmışlardı. Bu acı mağlubiyeti gören Osman Paşa konağın balkonuna çıkarak muhasaracıların merhametlerini celbetmek için : " Devlet kahpe devlet...Ben sana ne hizmetler yaptım...Bu vatan için ne emekler çektim. Sen benim mükâfatımı böyle mi ödiyecektin?" diye ağlamıştı.
Konağı kuşatan devlet kuvvetleri ve Erzurum halkı, Yeniçerilere son bir satır atarak konağın kapılarını kırıp içeriye girmiş ve Osman Paşa'yı diri olarak tutmuşlardı.
Padişah'ın iradei seniyesinde ve Muş Beylerbeyi'nin emirlerinde, Yeniçerilerin ve Osman Paşa'nın "Malı size, canı bize" denildiği için neferi-âm kuvvetleri Erzurum'da bulunan Yeniçerilerin ve Osman Paşa'nın bütün ev, altın ve eşyalarını yağma etmişlerdi. Yalnız iki Çerkes Yeniçeri, Osman Paşa'nın iki küheylân atına binerek bütün neferi-âm atlıları tarafından takip edildikleri halde, İlice yolunda tozu dumana katarak kaçıp kurtulmuşlardı.
Osman Paşa Varto kuvvetlerine teslim edilip, Varto'ya getirilmişti. Osman Paşa o sırada Sünnilerin en büyük şeyhi olan Vartolu Şeyh Zeynelâbidin'e misafir edilmişti. Emin Paşa'dan o gün Varto'ya gelen bir mektupta, Osman Paşa'nın Varto'da öldürülmesi emrediliyordu.
Zeynelâbidin, mektubu okumuş, misafirine karşı büyük bir gönül acısını hissetmişti. Osman Paşa da konağa girip çıkanların durumundan o gece öldürüleceğini sezdiği için gece, hayli ilerlemiş olduğu halde, bir türlü Şeyhin harem tarafına gitmesine razı olamıyordu. Şeyh, gecenin saat beşinde divandan kalkmak isterken Osman Paşa, ellerini onun cübbesinin eteklerine koyarak yalvarırcasına: " Şeyhim...Fazla kederliyim, biraz daha oturalım" diyip, Şeyh Zeynelâbidin'in kalkmasına engel olmuştu.
Şeyhin bölgede dehşetli nüfuzu vardı. Esasen Emin Paşa, bu idam emrinin infazını ondan rica etmişti. Arada resmi bir mesuliyet mevcut olduğu halde Şeyh, büyük misafirini kırmamış, onun birbiri ardınca: " Şeyhim biraz daha oturalım!" sözlerine saygı göstererek sabaha kadar Osman Paşa'nın yanında kalmıştı. Şeyh bu sırada bir aralaık su dökmeye çıkmış, hemen cellâtlar içeriye girip Osman Paşa'nın boynuna doladıkları iplerle Paşayı boğmuşlardı.
Osman Paşa boğulduktan sonra, Muş'tan gelen bir atlının Emin Paşa'dan getirdiği bir mektupta "Paşa'nın Padişah tarafından affedildiği" yazılıydı... O saatte artık Osman Paşa teneşir üzerinde ve boğazındaki ip izleri kara birer yılan gibi boğazını dolamışlardı. Şeyh Zeynelâbidin, misafirinin ölümünden duyduğu üzüntü ile göz yaşlarını dökerek onu Varto'da gömmüştü.
Bu sırada Varto'daki Cibran, Lolan ve Hormek aşiretleri Bingöl yaylarına çıkmışlardı. Bunlardan Cibranlılar hâlâ göçebe bir halde yaşıyor, yaz aylarında Bingöl dağlarında çadır kurarak, kışın hormek ve Lolan köylerine gelip bu halka yüklenip ot ve yiyeceklerini paylaşıyorlardı. Bu hal, yeni Varto'ya gelen Mustafa Zeynel'e çok ağır gelmiş, Cibranlıların kendilerine ev, köy yapmasını , yoksa Hormek köylerine bırakmıyacağını bildirmişti. Bu haberden hiddetlenen Cibran ağası Mehmet Halil 1243-1827 yılının yaz aylarında beş yüz atlı ile Mustafa Zeynel ve Hormeklileri yaylalarında çevirmiş ve dövmüşlerdi. Bu dövüş bir hafta sürmüş, her iki taraf da hayli zayiata uğramıştı.
Nihayet Karlıova ve Bulanık bölgelerindeki Cibranlılar, Mehmet Halil'e yardıma gelerek, kuvvetleri Hormeklilerin on misli fazlasına çıkmış, Mustafa Zeynel bu durum karşısında aşiretini toplayarak Şeman kalesi altındaki Hesar deresine çekilip burada muhasara edilmişti. Bu muhasara kırk gün sürmüş, Mustafa Zeynel, yedi oğlu, Hormek yiğitleri ve en çok Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim, harikalar göstermiş, Cibranlılar bir türlü Hesar'ı alamamışlar, hem Hormekliden ve en çok hücum eden Cibranlılardan hayli adam telef olmuş, nihayet Şeyhlerin araya girmesiyle Mustafa Zeynel ve Mehmet Halil, Babin gerisindeki Cibran ağası çadırında birleşip barışmışlardı.
Bu barışa göre : Cibranlılara fazla zayiat veren Mustafa Zeynel'in oğlu İbrahim, Kiği'nin Kârir bölgesinde olan amcası oğlu İkinci Zeynel'in yanına gidecek ve barışta Mustafa Zeynel'e uymayan Üstükranlı Ali - Hamet, barıştan hariç tutulacaktı. Cibranlılar da artık Hormek ve Lolan aşireti köylerinde kışlamıyacak ve kendilerine ev ve yurt yapacaklardı.
Bu tarihten sonra Cibranlılar Varto ovasında Leylek, Karakurt, Alâgöz ve sair köylerle, Şerafettin eteklerindeki boş köyleri işgal edip buralarda yurtlanmışlardı.
Bu barıştan sonra, Ali - Hamet Üstükran bucağında Cibranlılar tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüş, İbrahim bunun intikamını almak istemiş ise de , babası Mustafa Zeynel sözünü geri almıyacağını ve barışı bozamıyacağını ileri sürmüş, bundan fazla içerlenen İbrahim, gecenin birisinde, karısını ve çocuklarını alarak şimdiki Karlıova ilçesinin Kartal dağları gölgesinde olan Binkoz mezresine gitmişti. Mehmet Halil, bu bölgede olan Cibran aşireti reisi 'Pullak Hüseyin'e haber gönderip İbrahim'in öldürülmesini istemiş. Pullak Hüseyin evvelâ gelip İbrahim'le kardeş olduktan sonra, yetmiş atlı ile bir gece İbrahim'in küçük evini basmıştı.
O gün akıllara sığmayan bir hâdise olmuş, İbrahim tek başına bu kadar atlı ile çarpışarak arazinin durumundan ve kendi cesaretinden Allah'ın mucizesinden faydalanmış. İllağası Pullak Hüseyin ve beş kişiyi öldürüp bu atlıları Bahçe köyüne doğru sürmüş ve mağrıp karanlığa çocuklarını atarak Kartal dağına tırmanmış ve buradan amcası oğlu İkinci Zeynel'in yanına değil, kayın babası Balaban aşireti reisi Gülâbi ağanın yanına varmak için Kuziçan dağlarına çıkmıştı.
İbrahim'in yolu burada Kuziçan'in Tüzük köyüne uğramış, Tüzük köyünde oturan Çarıklı Şeyhi Hüseyin Bey'in akrabasından Deli Hasan oğlu Mustafa, eski dostu ve kirveleri olan İbrahim'in bir hafta orada istirahat ettikten sonra, Balaban deresine geçmesini rica etmiş ve İbrahim bu dostunu kırmıyarak orada bir hafta misafir kalmıştı. Bu sırada Şeyh Hüseyin Bey ölmüş, yerine oğlu Ali Bey, Çarıklı aşiretinin başına geçmişti.
Meğerse, Deli Hasan oğlu Mustafa, bir müddet önce Ali Bey'e karşı koymuş ve onun yakında kendisine baskın vereceğini bilmiş olduğu için İbrahim'in yiğitliğinden faydalanmak üzere İbrahim'i burada misafir alıkoymuştu. Aksine Ali Bey'in kardeşi Teymur Bey bu köyü kırk kişi ile kuşatmış. İbrahim aracılık yapmış ise de , Teymur bey dinlemeyerek hücuma başlayınca İbrahim'in kanına dokunmuş, her iki taraf da silâhlarına sarılıp tutuşmuşlardı. Bu savaşta Teymur Bey ağır yaralanmış ve piyadeleri onun yaralı cesedini alıp Ali Bey'e götürmüşlerdi 1250-1834.
Ali Bey, bu haberleri alınca beş yüz kişiyle köyü basmış ve Deli Hasan oğlunun adamlarını kılıçtan geçirmiş. Deli Hasan'ın Mustafası, İbrahimle bir evde muhasara edilmişlerdi. Bunların muhasara yerinde teslim olmıyacaklarını anlayan Ali Bey kapıya giderek Mustafa'yı affettiğine dair İbrahim'e yemin etmiş. İbrahim bu yemine aldanarak Mustafa ile birlikte Ali Bey'e teslim olarak Ağaşenliğine gelmişlerdi.
Pülümür ve Tercan bölgelerinde İbrahim bu kanlı olaylar içinde iken Mustafa Zeynel de babasının evine, Kârir'e gidip orada ölmüştü 1250-1834 (21)
Mustafa Zeynel'in yerine büyük oğlu Veli ağa geçmiş, bu zat, kardeşi İbrahim'in uğradığı akibeti haber alınca, kardeşleri, Talu, Mahmut, Ağa ve Resul'ü çağırarak gidip kirveleri Şeyh Hüseyin oğullarından İbrahim'i alıp getirmelerini söylemiş. Bunlar bir hafta içinde ağaşenliğine, Ali Bey'in yanına gitmişlerdi. Teymur Bey ağır yaralı ve bilhassa İbrahim tarafından yaralandığı için, Ali Bey, Deli Hasan'ın Mustafasiyle birlikte İbrahim'i de zindana koymuştu. Ali Bey, bütün acısını eski dostluğuna bağışlıyarak ve Hormekilerle çarpışmayı göze almıyarak kardeşlerini alıp gitmelerini Talu'ya söylemiş. Talu ve kardeşleri zindana giderek İbrahim'i almışlar, tam çıkacağı sırada Deli Hasan'ın Mustafası mırıldanarak İbrahim'e hitaben: "Kardeş, düşenin yâri olmaz. Dünyada artık erkekliğin sözü, andın hükmü, kardeşliğin kıymeti kalktı demektir" demiş.
Bu acı sözler, İbrahim'in kulağına bir yıldırım gibi çaktı. Erkeğin sözü, andın hükmü, insanlığın vefası öyle mi? İbrahim ellerini kardeşlerinin kollarından çekerek, yerine oturdu ve zincirleri ayağına doladı, kardeşlerine : " Ben artık gelmem!...Ali Bey Mustafa'yı da bıraksın, yoksa kanım Mustafa'nın kanına karışacaktır!" dedi.
Mustafa söylediğine pişman olmuş, zindandan çıkması için İbrahim'e yalvarıyordu. Fakat iş işten geçmişti. İbrahim'in kardeşleri Ali Bey'in konağına doğrulurken içeriden feryatlar, ağlamalar yükseliyordu. Dostlardan birisi onların yolunu keserek : " Ağalar, Teymur Bey öldü, artık sizin hayatınız tehlikelidir, hemen savuşun " demişti.
Dört kardeş birden ahıra dalarak atlarını çekip binmiş ve Varto yoluna doğrulmuşlardı. Güneş batmak üzere idi... Çareklilerden birkaç piyade, arkadan tüfek sıkıyorlardı. Beş dakikalık bir müsademeden sonra ağalar gecenin zifiri karanlıklarına dalarak, iki gecede Varto'ya gelmiş, hâdiseyi büyük kardeşleri Veli'ye anlatmışlardı. Veli ağa, İbrahim'in kurtulması için çare ararken, İbrahim ve Deli Hasan'ın Mustafası (Mustafa çayırı) nda kurşuna dizilmişlerdi. (22)
İbrahim, Ağaşenliğinde öldürülmüş, Balaban aşireti reisinin kızı olan karısı, Balaban Hatun, oğullarını alarak babasının evine gitmiş ve İbrahim'in genç kız kardeşi Fatma, Ali Bey tarafından zaptedilmişti. Ali Bey bu kızı kendisine nikâh etmek istemiş, kız kardeşinin katiline teslim olmamış ve kendisini harem dairesinin bir odasında iple asarak idam etmişti.
İbrahim'in katli ve güzel Fatma'nın idamı Varto ve Kârir bölgelerindeki Hormekliler üzerinde çok büyük tesirler yapmış, bu aşiret halkı intikam hareketine geçmişti. Fakat artık karlar yağmış yollar kapanmıştı.
1251-1835 yılı baharında, İbrahim'in kardeşleri, Talu, Mahmut, Resul ve Ağa, küçük bir çete ile Maskan kabilesi reisi Molla'nın yaylasını basmış, Molla ile birkaç akrabasını kılıçtan geçirmiş ve o gün orada bulunan Ali Bey'in akrabalarından Ali Murat Han'ı beraber öldürmüş ve Ali'nin aşiretler arası meşhur olan kılıcını getirmişlerdi.
Bir ay sonra yedi yüz kişilik bir Çarek kuvveti Ali Bey'in akrabasından Genem Pertekli İsmail ağanın emrinde olarak Varto'nun Küzük köyünü geceleyin basmıştı. Küzük halkı yaylada idi. Çarekliler köyde buldukları otuz altı kişi erkek, kadın ve çocukları damlariyle beraber yoketmiş ve kül etmişlerdi. Ertesi günü Hormeklilerden beş yüz kişi toplanarak Mustafa Zeynel oğulları Talu, Mahmut, Resul ve Ağa'nın emrinde Çareklileri takip ederek, üç gecede "Genem-Pertek" köyünü sarmış, İsmail ağa ile beraber kırk yedi kişiyi bu köyde yakıp kül etmiş ve köyün ağıllarına bulunan bütün hayvanâtını önlerine katıp getirmişlerdi. (23)
Sabahleyin bu faciayı haber alan bütün Çarek ve Kuziçan kabileleri Hormeklileri takip edip Tercan ovasında bu iki kuvvet boğaz boğaza gelmişlerdi. O gün yapılan kanlı savaşta her iki taraftan birçok yiğitle, Hormekli Veli ağanın oğlu meşhur Yusuf ve Çarekli Ali Bey'in oğlu Hüseyin katledilmişlerdi.
Hormekliler bu savaşta galabeyi çalarak getirdikleri talanı kurtarıp Varto'ya gelmişlerdi. Eskiden dost, kirve, kardeş ve emektar olan bu iki aşiret arasında yapılan bu düşmanlık ve vahşet o günden sonra bitmiş ve artık tarihe karışmıştı.
Bu çağda, doğu illerindeki bütün aşiretler birbirleriyle dövüşüyor, günde birçok insanlar katlediliyordu. Varto'daki Cibran aşireti, Malazgirt'tek bulunan Hasan Ali aşiretiyle, Muş ovasındaki Huytu, Bitiri ve Şigo aşiretleri birbirleriyle durmadan savaşıyor , her taraftan kanlı seller akıyordu.
Doğu illeri bu şekil hâdiseler altında çalkalanırken, Osmanlı tahtına Sultan Abdülâziz geçmiş, bu sırada Mısır valisi oğlu İbrahim Paşa'nın orudları Anadolu'ya girmiş, Osmanlı İmparatorluğunun müşkül bir duruma sokmuştu. 1255-1839 yılında Büyük Reşit Paşa, (Gülhane hattı) nı okuyarak tanzimat devrini açmıştı. Ruslar bu yılda doğu illerimizin Eleşkirt, Pasin, Malazgirt bölgeleri üzerinden Hınıs ovasına bir ordu gönderimişlerdi. Erzurum'dan gelen askeri kuvvetlerimizle beraber, Malazgirt'ten Hasanan, Hınıs'tan Zırkan, Varto'dan Cibran, Lolan ve Hormek aşiretleri Rus ordusunu Hınıs'ın Hali-Çavuş bucağında karşılayıp dövüşmüş ve Rusları hududa doğru dönmeğe mecbur etmişlerdi.
Bu sırada Muş'ta ötedenberi Beylerbeyi olan Alâettin Paşa oğulları Muş, Hınıs, Malazgirt, Bulanık, Varto bölgesindeki aşiretlerden birkaç kişiyi konaklarında kazığa germiş, ağır vergi ve zulümleriyle halkı bizar etmişlerdi. Tanzimat devrinin kurduğu yeni idare, bu beyliğin kaldırılmasını mucip olmuş, hükümetin emriyle Malazgirt'ten Hasanan aşireti ve Muş dağlarındaki kabileler, Muş'un Çiris köyü altında bulunan Alâettin Paşa oğullarının konaklarına saldırıp Alâettin oğullarını kesmiş, konakları yakıp mallarını talan etmişlerdi. Bu aileden kurtulan birkaç kişi hınıs kasabasına sığınmış ve bu suretle Alâettin Paşaların Beyliğine son verilmişti. Bu tarihten sonra Varto'da kaymakam ve Muş'ta mutasarrıf oturmuştur.
1272-1856 bahar aylarında Varto, Göynük (Karlıova) bölgelerinde çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Bu bölgelerin bütün köyleri yıkılarak binadan fazla can kaybı olmuştu. En fazla zayiat Karlıova'nın Kargapazar, Tokliyan ve Varto'nun Zengel ve Rakasan köylerinde olmuş, hattâ Zengel'de Mustafa Zeynel'in oğlu Ağa'nın iki oğlu ve birçok komşuları enkaz altında ölmüştür.
Tanzimat devri, doğu illerinde kudretli bir islâhat ve büyük bir yenilik yapmıştı. Bu çağda devlet asayişe hâkim olarak aşiret kavgalarını durdurmuştu. Doğunun bütün bucaklarında nahiye müdürlükleri, ilçelerinde kaymakamlar, sancaklarında mutasarrıflar vardı.
Kiği - Kârir'deki Hormek kabilesinin başı olan İkinci Zeynel, tanzimat devrinde kendi köylerine birkaç dershane açmış, halkın silâhlarını ellerinden alarak onları okumaya ve çiftçiliğe sevketmişti. Varto'daki Hormek aşireti, Mustafa Zeynel oğlu Veli ağanın idaresinde çok rahat yaşıyorlardı. İkinci Zeynel 1275-1859 tarihinde ve Mustafa Zeynel oğlu Veli ağa da 1281-1865 te ölmüşler, ikinci Zeynel'in yerine oğlu Aksak Ali ve Veli ağanın yerine de kardeşi "Aga" geçmiş, hükümetin idaresi altında emin olarak civar kabilelerle hoş geçinmişlerdi. Bu sırada Üstünkran bucağı yeni kurularak ilk nahiye müdürü olarak Hormekli Hasan Han Ali torunlarından Tatanlı Hüseyin ağa tayin edilmişti. Tanzimat devrinin iyilikleri ve doğu illerindeki sakin hayat 1292-1876 yılına kadar devam etmişti.
Tanzimat devrinden sonra, doğu illerinde koyu bir istibdat başlamış 1293-1877 yılı başında Van hududundaki Sünni aşiretlerle Bedirhanlılar baş kaldırmış, doğudaki çeşit kabileler birbirine girmiş ve hemen arkasından Osmanlı İmparatorluğu ile ruslar arasındaki meşhur Kars muharebesi başlamıştı. Bu muharebede Varto'daki Cibran kuvvetleri, Ali ağa ve Hormek kuvvetleri, Mustafa Zeynel oğlu Talu'nun emrinde olarak aylarca Kars'ta dövüşmüşlerdi.
1295-1879 yılında Varto'daki Hormek aşireti ile Göynük (Karlıova) bölgesinde olan Cibran aşireti reisi Hacı Abdi, Mahmut ağanın araları bozulmuş, Mahmut ağanın oğlu genç Ali, iki yüz atlı ile Küzük köyünü talanlamağa gelirken, Hormekli Veli ağa oğlu Mustafa'nın elinden katledilmiş ve bu yüzden yine Hormek - Cibran savaşları baş göstermişti. Bu sırada artık ihtiyarlaşan Mustafa Zeynel'in oğulları Aga, 1305-1889 ve Talu 1306-1890 yılında vefat etmiş, aşiretinin idaresi Kasman'da Talu oğlu İbrahim'in eline geçmişti. İbrahim Talu dedesi Mustafa Zeynel'in tipinde harikalı bir yiğit, mert, cesur ve doğru bir adamdı. Sultan Hamid'in istibdat devri, bütün dehşetiyle Varto ve doğu illerinin bütün kesimlerinde kendisini göstermiş, Palan-döken, Şerafettin ve Bingöl dağlarında yüzlerce şaki çetesi dolaşarak kervanlar soyar, talan götürürlerdi. Yer yer aşiretler tutuşup savaşıyorlardı.
Karlıova ve Varto'daki Cibran aşireti ; İbrahim Talu üzerine yüklenip kalmışlardı. Bu cesur aşiret ağası ve akrabaları, defalarca çok üstün olan cibran kuvvetlerini ağır zayiata uğratarak geri püskürtmüşlerdi. İbrahim Talu, bu sırada oğlu genç Zeynel'i Elazığ'a okutmağa göndermiş ve köylerinde dershaneler açmıştı. Tam bu sırada Hamidiye alayları teşkilâtına başlanmıştı.
(1) Bu hükümeti kuran Karakoyunlu Kara Yusuf sonradan Teymur'un gazabına uğrayarak Sultan Yıldırım Beyazıd'a kaçmış ve bu yüzden Teymur'la Yıldırım arasında meşhur Ankara Savaşı olmuştu. Künyelahpar, cilt 3,sahife 26-27
(2) Kara Osman'ın torunlarından olan "Uzun Hasan" Diyarbakır'dan Tebriz ve Horasan'a uzanan geniş bir hükümet kurmuş, bu hükümet H.908 yıllına kadar yaşamıştır. Safevi padişahı Şah İsmail, bu Akkoyunlu hükümetinin Tebriz'deki tahtına çıkmış, Akkoyunlu hükümetini inkiraza uğratmıştır. Şah İsmail, Uzun Hasan'ın kızından doğma torunudur.
(3) Ahmet Refik Umumi Tarihi, cilt 6 sahife 335 de : "Orhangazi İmparatorluğu'nun mukaddeeratına hakim olacak bu yeni tesşkilata, dini bir mahiyet bahşetmek için Hacı Bektaşi Veli'ye askerini taktis ettirmişti. Hacı Bektaşi Veli orduya taktis etmekle beraber, adına da Yeniçeri demişti. Yeniçeriler bidayette bin kişiden ibaret ve yalnız piyadeden mürekkepti. Maaş yevmiye bir akçadan ibaretti. Fakat müddeti kıdem ve muharebede gösterilecek gayret ve şecaata göre icabında artırılacaktı. Tayinat, hükümettendi, tekmil kıta büyük bir aile telakki edildiği için, teşkilatı beytiyesine beyti bir mahiyet verilmiş, bu sebepten erkan ve zabitana Çorbacı başı, Aşçı başı ve Saka başı, gibi isimler konulmuştu."
Yine bu tarihin, aynı cildin 430 uncu sahifesinde "Askerler orta kapıya gelip dururlardı. Bu sırada başçavuş kubbei hümayunun önüne gelir, ellerini fıkarayı bektaşiye gibi niyazmendane kavuşturur. Bir seda ile : Allah, Allah, İllallah baş üryan, sine püryan, kılıç alkan, bu meydanda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz, Allah, eyvallah. Kahrımız, kılıcımız güşmana ziyan, Kulluğumuz padişah ayan, üçler, beşler, yediler, kırklar, Gülbankı Muhammedi, nuru nebi, keremi Ali, pirimiz sultanımız hünkar Hacı Bektaşi Veli. Demine devranına hü diyelim hü. diye gülbenk çekerdi. Sonra birincinin ağa bölüğü diye çağırır. bölük te: Kara kullukçu burda, diye cevap verir. Başçavuş haydi der demez, bölüğün bütün yoldaşları koşup kese kapışırlardı." diye yazılıdır.
(4) Hormek şeceresi, Alagöz hamaili. Rivayete göre, bu ilbeyi unvanı Kara Yakub'un torunu Alhas ağa devrine kadar süregelmiş, bu unvan Alhas'tan alınarak Karsan aşireti reisi Koç Yusuf'a verilmiş, bu yüzden bir boydan olan Hormek, Karsan aşiretleri arasına düşmanlık girmiş. Alan, Demenan, Hayderan aşiretleri de Karsanlılara yardım etmişlerdir. Bu unvanın kendisinden alındığına meraklanan Alhas ağa, delirmiş ve bu deliliğinde Hayderan yaylasına giderken genç bir gelin tarafından başına bir kölenk ayran dökülmüş, çadırına dönerken aşireti onu bu halde görünce çok üzülmüşler. Alhas ağayı yüz kurbanla alarak Sülbüs dağı şehidine gitmişler. Alhas şehidin tepesinde yabani ot yerken yuvarlanmış ve bir saat sonra aklı yerine gelmiş. Ayranın Hayderan yaylasında üstüne döküldüğünü hatırlamıştır. Hormekliler büyük bir kuvvetle Hayderan yaylasını basmış, bir çok adamlar öldürmüş ve ağalarını esir etmişler. Bu hadise yüzünden doğu Dersim aşiretleri ikiye ayrılarak yıllarca dövülmüşlerdir.
(5) Künnehül-ahbar Tarihi. Cilt 3,sahife 32-33, Akkoyunluların doğudaki idareleri 120 yıl sürmüştür.
(6) Üstat Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi adlı eserinin 153 üncü sahifesinden başlıyarak, İkinci Beyazıd'ın, Balım Sultan'ı İstanbul'a davet edip çok büyük bir istikbal resmile kendisini kabul edip (nasip) aldığını şöylece vasıflandırmaktadır.
- Çinili köşkün hamam dairesinde birkaç Betkaşi Babası, Sultan Beyazıd'ı oturtmuşlar, tarikatın usul ve erkânı veçhile, başını kâmilen traş etmişlerdi. Sonra, bir takım dualar okuyarak abdest aldırmışlar, iki rekât namaz kıldırmışlardı. Daha sonra tarikat rehberi olan adam, padişahın boynuna bir ip takmıştı: (Tıgıbent) denilen bu ip, biraz evvel Babalar tarafından Sultan Beyazıd namına merasimle kesilen (nasip) kurbanının tüylerinden bükülerek yapılmıştı. On iki telden yapılmış olan bu ipin üzerinde yine on iki düğüm vardı. Rehber, radişahın boynuna takılmış olan ipin iki ucundan tutarak, bir koyun gibi onu meydan kapısına doğru çekmeye başlamıştı. Baş açık ve yalın ayak olan Sultan Beyazıd, bu kapıya geldiği zaman, yere eğilerek kapının eşiğine (niyaz) etmişti ve sonra yine rehberin delâletiyle içeri girmişti. Burada usul ve erkân mucibince (dört kapı niyaz)nı yaptıktan sonra, Balım Sultan'ın önünde yere diz çökerek beklemişti. Burada rehber, dile gelmişti. Balım Sultan'a hitaben:
" Hak Muhammed, Ali, on iki imam ve hak huzurunda bir kurban getirdim. Hak görmüş, hak bilmiş, hakkı, Haktan talebeder. İkrar vermesine ruhsat var mı?" demişti.
Balım Sultan, gözlerini orada bulunanların üzerinde gezdirerek cevap vermişti:
" Ey Canlar...Meydanda gördüğünü şu can, yüzüstü sürünerek gelmiş, on iki imam efendilerimizin katlarına ve Muhammed-Ali yoluna girmek ister. Ne dersiniz? Yol ve erkân ile bu can'ı kardeşliğe kabul eder misiniz?"
Meydanda hazır bulunanlar, derin bir sükun içinde, hep birden başlarını yere eğmişler ve niyaz etmişlerdi. O zaman Balım Sultan, Padişah Sultan Beyazıd'a hitap ederek:
" Ey Can...Sen on iki imam katarına, Muhammed-Ali ve hünkar Hacı Bektaşı Veli yoluna girmek murad edersin. Velâkin bu bizim yolumuz gayet güçtür. Haklarını dost, düşmanlarını düşman bilmek, bu yolda ikrar vermek lâzım. İkrardan dönülmez. Gelme, gelme. Dönme, dönme. Gelenin canı, dönenin başı böylece kabul ediyor musun?" demişti.
Ziya Şakir eserinin 161 inci sahifesinde:
Balım Sultan sağ eliyle, Sultan Beyazıd'ın omuzlarına vurarak:
"Allah, Muhammet-Ali, pençeyi âli-aba mürvetine, hürmetine, eline, beline, diline, mukayyet ol! demiştir", diye yazmaktadır.
(7) Üstat Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi adlı eserinin 141 inci sahifesine, Şah İsmail'in, Karaman-Elmalı bölgesinin beyi olan Şahkulu'ya yazıp, Muhtar adlı bir elçi ile gönderdiği talimatı şöyle anlatıyor:
- Şahımızın üç maksadı var. Bunlardan birincisi ehli beyt muhiplerini ve Şii-mezhebi sakinlerini, Arap Kavminin tesiri ve nüfuzu altından kurtarmaktır. İkincisi, muhtelif fırkalara bölünen Şiiliği tek esas üzerinde toplamaktır. Üçüncüsü, Tatarların istilâsında şuraya, buraya dağılan Şii türk ve Türkmen aşiretlerini, ana vatanları olan Horasan'a celbederek bunların da iştirakiyle büyük bir hükümek kurmaktır.
Şimdi, Şahımızın sizden beklediği hizmet şudur: Evvelâ size tâbi olan aşiretleri ,kısım kısım, bizim tarafa geçirmektir. ancak şu var ki, Şah hazretleri Osmanlı hükümeti ile hoş geçinmek fikrindedir. Hattâ Osmanlı padişahına (Baba) diye hitap ederek bir name göndermiştir. Onun için, Şahın en mühim arzularından biri de Osmanlı hükümetiyle hiç ihtilâf çıkmaması merkezindedir. Sonra bütün bunlara ilâveten Şahımızın hususi bir dileği var ki, o da şudur:
Dostumuz olan Zilkadriye hâkimi Alâüddevle'nin bir kerimei pakizesi varmış, bunun hüsnü-cemali dillerde destanmış, genç şahımız, Cenabı Hakkın emri, ehlibeytin sünneti üzerine bu dilber nadideyi ve naşide ile izdivaç arzu buyuruyorlar ve bu hususta da sizin vasıta olmanızı emrediyorlar. Hemen bu hayırlı işe de teşebbüs edeceksiniz ve neticeyi de en tez, müjdecilerle Şah hazretlerine bildireceksiniz.
(8) Bu aşiretler Selçukiler devrinde doğu illerine gelmişlerdi. Balaban aşireti yarım asır önce Dimetoka'dan gelmişlerdi. Ahmet Refik, cilt 6, "Osmangazi Kumandanı Balaban, Balabancıkta bir kale inşa etti. Balabanlar Türktür, Dimetokadan gelmiştir." Erzincan tarihi, sahife 195.
(9) Bu ifadeden çıkacak mâna şudur ki: Yeniçeri bektaşiler ve hattâ doğu illerindeki aleviler, her şeyden önce Türk birliğine sadık kalmışlardır. Bu sebepledir ki, bir gece önce Şah İsmail'in nefeslerine boyun büktükleri halde, ertesi günü de kendisiyle çarpışmışlardır. Bu Türkler, Şah İsmail'in, Şah Hatayi olduğunu biliyorlardı. Onlar kızılbaş, şii ve İrani değil, Bektaşi ve Alevilerdi. (Tarhimin ikinci bölümünde açıkladğım gibi, bektaşilikle alevilik, şiilikle kızılbaşlıktan başkadır) Bunlar Şah İsmail'e değil, Hacı Bektaş tekkesine bağlı idiler. Onlar ancak Anadolu'ya yayılan Şah İsmail'in alevice söylemiş deyişlerini vecitle okuyor ve milli gayrete gelince, Şah İsmail'in İran Şahı ve Yavuz'un Türk Hakanı ve elindeki ordunun sade Türk ordusu olduğunu bilmiş ve böylece inanmışlardı.
(10) Bu gün bile dikkat edilirse, Dersim Zazalariyle Palo ve Çapakçur Zazaların konuştukları Zazaca arasında büyük bir fark vardır. Dersimlilerin konuştukları Zazacanın yüzde yetmişi (%70) Türkçedir.
(11) Künnehül-ahbar tarihi, cilt 3, sahife 44
(12) Aşiret efsanelerine göre, Fereşat'ın Karsanlı kadından yedi oğlu varmış, bunları denemek için önlerine bir tas çorba bırakarak, ellerine kaşık vermiş, bunlar dövüşmeden çorbayı bitirmişler. Fereşat : "Eyvah cağım kördür! diye evlenmiş ve Koç uşağından aldığı kız, bir uçurumdan yuvarlanmakta olan bir öküzün kulağından tutup havaya kaldırmış imiş.
(13) O çağda Şişhane tüfekleri yeni çıkmıştı. Far oğlu Mustafa'yı tüfekle öldürdüğü için Yusuf İstanbul'dan tüfek aldırmış ve bu tüfekle Far oğlu ailesini öldürmüştür.
(14) Rivayete göre bu mektup şöyle yazılmıştı. "Bizim nişanlımızı Zeynel ağadan al gönder. Yoksa, Dersim dağlarından Kiği dağlarına bir tekme vurur, bütün illerinizi yakarız. Sonra bilmedim demiyesin."
(15) İraniler bu akında Varto'nun Caneseran köyünden büyük Seyit Hasan'ın ve Badanli derviş Mikâil'in birer kızını esir götürmüşlerdir.
(16) Mehmet Hasanhan'ın mezarına ait koç heykeli 1934 yılında Diyarbakır müzesine götürülmüştür. Mehmet çok güzel bir delikanlı imiş. Cesedini Van'dan Varto'ya kadar kargı ağaçları üzerinde getirmişlerdi.
(17) Rivayete göre, Ali ağa Tamra'da bir geyim nal büktüğü için, Yazıcı oğulları ona nalkıran lâkabını takmışlar.
(18) Kan, yoğurda karışıp kayaya dökülünce, asırlarca izini kaybetmezmiş. Mustafa Zeynel bu işi o maksatla yapmıştır.
(19) Rivayete göre, Emin Paşa kuvvetleri önünden, meşeden kalkan müthiş bir ayı Belezer gediğinin sarp yolunda Mustaf Zeynel'in üzerine düşmüş. Mustafa bunu kucaklayıp yere devirmiş, Emin Paşa buna hayran kalıp kuşatmayı kaldırmış.
(20) Vali Ali Kemali, bu hâdisyei doğru olarak yazmak istememiştir. Tarihinde Mustafa Zeynel ve Hormeklilerden bahsetmemiş, Darabi köyünün dört bin kişi ve Emin Paşa tarafından otuz bir gün kuşatıldığını ve Kiği'deki Türk kabilelerinini o tarihteki mevcudiyetlerini kapalı geçmiştir. Biz, bu sebebi araştırırken Ali Kemali tarihini yazdığı sırada, Kiği'de Belediye Reisi ve Erzincan Meclisi Umumi âzası olan Hormekli İkinci Zeynel'in torunu İskender'le arası açılmış, bu yüzden tarihinde Kiği'deki Hormeklilerden ve hattâ onların Şeyh Sait isyanında, bizzat Atatürk'ün büyük takdirlerine mazhar olan Cumhuriyet, ordu ve bütün muhitçe malum olan hizmetlerinden bile bahsetmemiştir. Tarihin birçok yerlerinde aslen Türk olan aşirete Kürt demiştir.
Halbuki yüz yirmi yıl önce olan bu hâdiseyi bizzat görenler ve bilenleri, biz gördük. Bu gerçekliği hem de kısaltarak tarihimize aldık. Onların verdikleri bilgiye göre, Kiği ve Darabi'ye giden neferi-ânı on yedi binmiş. O çağda Mehmet Bey'in kapısında yüzlerce süvari beslenirdi. Muş'tan yüz atlı gidip te Mehmet Bey'in kellesini kesemez.
Ne ise maksadımız, doğunun vahşet devirlerinde geçen bu çirkin olaydan herhangi bir mâna çıkarmak değildir. Ancak tarihimizi yazarken bütün acı ve tatlı, tarihi olayları olduğu gibi kerçek yazmaktır. Geçen olaylardan bugünkü nesil, mesul olamaz ve bundan bir kin kapmaz. Bu tarihi hâdisenin yazdığım şekilde cereyan ettiğini bugün Varto, Kiği, Hınıs, Karlıova bölgelerindeki bütün ihtiyarlar bilmektedir.
(21) rivayete göre Mustafa Zeynel oğulları toplıyarak: "Ben Kârir'de olan babamın ocağına gidip orada ölmek isterim!" demiş ve gidip Kârir'de hastalanarak ölmüştür.
(22) Siyaset yerinde on iki kabile toplanmış bunlardan ancak Maskan kabilesi reisi Molla İbrahim'i öldürmüş, o günkü türepe göre (Kasas) mevkiine oturmuştur.
(23) Genim Pertekli İsmail ağa o gece evine yetişmişti. Karısına : "Küzük köyünü yakarken bir kadın alevler içinde bana bir çocuk uzatarak, Ali aşına bunu kurtar, dedi. Ben ikisini de yaktım kül ettim" demiş, bunu dinleyen Hormekliler hemen İsmail ağanın evini ateşe vermişlerdi.
3 Mayıs 2015 Pazar
Bölüm II: Doğu İllerindeki Aleviler, Kızılbaşlar, Bektaşiler
Bütün tarih ve bilginlerimizin bildikleri gibi, buhün doğu illerimizin birçok kesimlerinde oturan, Kormanço ve Zaza dilleriyle konuşan, Alevi, Kızılbaş ve Bektaşi diye adlanan halk, tamamen Türktür. Bunlar Oğuz boylarından Selçuk ve Harzem Türklerinden ayrılan Türk ve Türkmen kabileleridir. Bu kabileler, miladın 9-10 ve 11 inci yüzyıllarında Türkistan, Horasan, Nişabur ve Harzem ovasından ve kısmen de daha sonra İç Anadolu'dan doğu illerimize gelip yerleşmişlerdir.
Bu bahis üzerinde önemli bilgiler veren Kadri Kemal Kop (Doğu Güney Doğu İllerimiz) ve (Doğuda Araştırmalarım) adlı eserlerinde hülasa olarak;
Miladın dokuzuncu yüzyılında Türkistan'dan hicrete başlayan birçok Türk ve Türkmen kabilelerin Anadolu'ya geçtiklerini ve bunlardan bir asır sonra gelen Kayınhanilerle birlikte yine birçok Türk oymaklarının Fırat ve Dicle vadilerine göçüp yerleştiklerini ve Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra, yine Türkistan'dan pek çok Türk boylarının, Selçuk ve Harzem kabilelerin doğunun çeşit oylumlarına, Dersim ve Erzincan havalisine gelip yurtlandıklarını ve miladın on üçüncü yüzyılında Oğuz neslinden olan Ak ve Karakoyunluların Ahlat ve Malazgirt'te kuvvetli bir hükümet kurduklarını ve on üçüncü yüzyılın başında Moğolların önünden kaçıp doğunun Erzincan, Dersim Akçadağ, Maraş gibi sarp bölgelerine sığınan aşiretlere, Moğollar, İlhaniler ve Osmanlılar tarafından sayısız zulümler yapıldığını bu kabilelerin Kızılbaş adı altında milli birlikten uzaklaştırıldıklarını ve doğunun ıssız dağlarına kaçırılan bu Türklerin en çok Osmanlılardan gördükleri sürekli kötülükler yüzünden kendilerini yabancı sanıp milli duyuşlarını ve dillerini itirmekten hiçbir acı ve endişe duymadıklarını Sünnilikle, Şiiliğin karşı karşıya birer siyasi fırka halinde yürüdüğü o çağda, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanacağından korkan padişah Yavuz Selim'in, Doğu Anadolu'daki Kızılbaşlığı yoketmek kastiyle harekete geçerek İç ve Doğu Anadolu'daki Alevilerden kırk bin kişinin kanını akıttığını ve 92-1504 tarihinde Çaldıran ovasında Yavuz Şah İsmail'i yenip dönerken Fırat'tan Umraniye'ye kadar ele geçirdiği oylumlarda oturan Bektaşi ve Kızılbaş Türklere çatıp bunları doğunun sarp dağlarına kaçırdığını, bu suretle dağlara kaçıp sığınan bu Türk ve Türkmen boyların, Selçukilerden önce doğu illerimize gelip medeniyet kuran Türklerden olduğunu, ve bu Türklerin sonradan bu ıssız ve sarp dağlarda benliklerini kaybettiklerini yazıyor.
Besim Atalay (Bektaşilik ve Edebiyat) adlı eserinde : Doğu yaylasında bulunan Alevi ve Bektaşilerle Anadolu'nun çeşit yerlerine yayılan Bektaşi Türkler hep bir soydandır. Yalnız İç Anadolu'daki Bektaşiler, komşuları olan Sünni Türklerin varlığından faydalanarak Türkçe dillerini sağlamışlardır. Doğunun sarp dağlarına sığınıp Osmanlılardan sayısız kötülük gören Aleviler, İran dilinin tesiri altında kalarak dillerini karmakarışık bir hale getirmişlerdir. Bütün Alevi, Bektaşi ve Kızılbaş Türklerin kabul ettikleri Bektaşililk ananesi içinde henüz Türklerin eski dinleri olan Şamaniliğin akidesi yaşamaktadır. Bektaşi tarikatı Türklerin öz malıdır, Bektaşiliğin mevcut olmadığı çağlarda bile Anadolu'da bugünkü Bektaşi edebiyatına benzer bir edebiyat vardı. Şeklinde uzun uzadıya yazılar yazmış ve bu gerçekliği açıklamıştır.
Emekli Miralay M.Rıza'nın (Benlik ve Dilbirliğimiz) adlı eserinden hülasa ettiğim yazılarında aşağı yukarı şöyle denilmektedir:
-(Tatarlar Asya'nın garba doğru akışlarında ilk önce Harzem Türkleriyle karşılaşıp pek kanlı bir surette çarpışmışlar. En son Tatar önünden kaçan Türk aşiretleri canlarını kurtarmak için doğu illerimizin sarp dağlarına sığınıp buralarda kendilerini müdafaa etmişlerdir. Ve hatta bu Türk aşiretler öç almak için zaman, zaman bu dağlardan inip Tatar ordularının yollarını kesmiş ve çarpışmışlardır. Bu tarihten bir asır sonra başlayan Timürlenk akınının bütün şiddetiyle yine doğu yaylasında oturan bu Türk ve Türkmen Aleviler uğraşmışlardır. Ve bugün pek yanlış olarak Kürdüstan denilen şarki Anadolu'nun o günkü sahipleri bu Türk ve Türkmenlerdir. Ve bu kabilelerden bir kısmı, Timur'dan kaçarak doğunun sarp dağlarına sığınmışlardır, doğu illerinin ovalarında kalan ikinci kısım Türk ve Türkmen kabileler, üçüncü defa Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in, Akkoyunlu padişahı Uzun Hasan'la Bayburt - Otluk belinde yaptığı savaşta, bunlardan birkaç aşiret İran'a doğru kaçmış, diğerleri doğunun sarp dağlarına sığınmışlardır. Ve Uzun Hasan'dan sonra İran tahtına geçen Şah İsmail, Osmanlı padişahlarının Türkmenleri yoketmek siyasetinden faydalanarak, doğu ve hatta iç Anadolu'daki Bektaşilerin sevgilerini kazanmıştır. Bu durumdan endişelenen Yavuz Selim sünniliği ele alıp bu Bektaşi Türkleri yabancı ve İrani saymış ve bunları yoketmeğe kalkışıp kırk bin Türk'ün kanını akıtmıştır. İç Anadolu, Sivas havalisinde ve Erzincan'da bu salgından kurtulan birçok Türkmen aşiretler, Yavuz Sultan Selim'e karşı koymak için doğunun Dersim gibi sarp dağlarına sığınmışlardır. Bu halk Yavuz'dan gördüğü kötülük karşısında yüz, dil ve ülkülerini değiştirip aldıkları Zaza dilini kendi Türkçelerine karıştırmış ve dillerini karmakarışık bir hale getirmişlerdir. Ve bugün Kızılbaş adı alan bu halk Hinis, Varto, Kigi, Dersimi geçtikten sonra, Fırat'ın sağ tarafında Tercan, Bayburt arasındaki dağlardan Çardaklı Boğaziyle, Refahiye, Kuruçay ve Koçgiri'den Hafik ve Toros kıyılarına ve eğin'in şimalinden, Fırat'ın sağına geçerek Arapkir, Divriği, Kangal dağlarından Malatya'nın garbinden Akçadağ, Elbistan ve Gürün dağlarından yine Binboğa dağlarına uzanan oylumlarda ve Kayseri'nin şarkında Kızılırmak sağ kıyısından Akdağmadeni, Yozgat, Kırşehir civarından Haymana'ya kadar sarkan çeşit bölgelerde oturmaktadırlar. Bu halkın çoğu Zazaca ve azı Kormanci dili konuşmaktadırlar.
Kadri Kemal Kop, Besim Atalay ve M.Rıza'nın yukarıda hülasa ettiğimiz görüşleriyle beraber diğer tarihçi ve bilginlerimizin belirttiklerine bakılırsa, doğu illerimizdeki bu Alevi aşiretler, üçyüz yıl öncesine kadar tamamen Türkçe konuşmuş Türkmenlerdir. Bunlar ancak son çağlarda Osmanlı padişahlarından gördükleri kötülük karşısında her şeyden önce Aleviliğe fazla bağlanmış kendilerini ne Türk, ne Kürt, veyahut herhangi bir millet değil yalnız Alevi bilmişlerdir. Bunlar son zamanda Yavuz Selim'den sonra Türkçelerini yine bu dillere hakim tutmuş, kabile, köy, yer, kişi adlarını ve tarikattaki öz Türkçe türe ve deyişlerini değiştirmeden toplu bir idare değil, birer ayrı aşiret birliği altında yaşamışlardır.
Bu bağımsız Türk aşiretlerini bir ülkü içinde kaynaştıran Alevilik-Bektaşiliğe gelince : Aşağı bölümlerde hakkında daha geniş bilgi vereceğimi ümit ettiğim bu tarikat, miladın 11 inci yüzyılında aslında Şia ve Caferi mezhebi kanalından Türkistan'a sızan Aleviliğin, tasavvuf ve vahdeti vücut esasından doğmuş, Türk bilginleri buna atalarının eski dinleri olan Şamanlilikten bazı kaideler karıştırarak, Horasan, Nişabur ve Türkistan'daki aşiretler arasında yaymışlardır. Hak yolunda fani olmak anlamına gelen bu tarikat; ilk önce Seyyitlerin Abbasiler tarafından sıkıştırılarak Türklere iltica etmeleriyle ve büyük serdar Horasanlı Ebülmüslimin, Abbasi halifesi Ebücaferi - Mansur'un sarayında babaığılıkla şahadetinden sonra, Arapların hem Türkleri ve hem de Seyyitleri yoketmek siyasetini gütmeleriyle başlamıştır.
Bu tarikatı Türkistan - Horasan'a Nişabur ve havalisine yayanlar; Şeyh Lokmani Horasani, Ebülüasımi - Gürgani, Muhammedi - tusi, Şeyh Abdülfarmidi, Şeyh Bayezidi - Bestami, Ebülhasani - Harkani'dir. Bu tasavvuf akidesinin ikinci, üçüncü, dördüncü şubeleri Erdebil, Geylan ve Belh tekkeleridir.
Bu akide ve tarikat Türkistan ve İran havalisine tamamen yerleştikten sonra büyük türk bilgini Haca Ahmedi Yesevi onu daha fazla genişletmiş, esaslı bir tarikat halinde o gün Arapların, Abbasilerin, Emevilerin bir yoketme aleti gibi ellerinde kullandıkları şeriatın fetvalarına karşı, milli bir siper gibi kullanmışlardır. Bu tarikat birçok kısımlarda şeriata mugayir, milli bir vicdan, ilahi bir duyuş ve Türk kültürünü, yabancı dillerin tesirinden kurtarmak için, milli bir ülkü şeklinde tanzim edilmiştir. Haca Ahmet bu tarikat ve ülküyü kendisinin damadı ve sırdaşı olan Haci Bektaşi Veli'ye teslim etmişti.
Daha Haci Bektaş doğmamışken yukarıda adlarını sıraladığımız türk tekiye ve bilginlerinin elinden bu tarikatı kabul eden birçok Harzem ve Selçuk kabileleri Miladın 12 nci yüzyıl başında Horasan'dan doğu illerimize göçmüşlerdi. Aşağıda gelecek bölümlerde doğu illerimizin tarihi olayları arasında göstereceğim bilgelerden anlaşılacağı gibi, Horasan'dan doğu yaylamıza göçen bu aşiretler, birer tarikat halifesiyle gelmiş ve bu halifelerin mürşitlik veya rehberliği 628- 1212 tarihinde Selçuk Sultanı Alaettin'i-Keykubat tarafından tastik edilmiştir. Alaettin'in bunlara verdiği tarihi şecerelerde; birçok Türk aşiretlerini bu babalara çırak hakkını vermeye mecbur tutumuş, bu kabileleri, mürşit ve rehberlerin manevi nüfuzlarına teslim etmiştir. Aradan bir asır geçtikten sonra, Mevlana Celalettini-Rumi'nin babası olan Muhammed Bahaüddin Belh şehrinden ve Haci Bektaşi Velide birkaç yıl sonra birçok Türk halife ve aşiretleriyle birlikte Nişabur'dan harekete geçerek tarikatlarını doğu illerindeki Türk boyları arasında yayarak İç Anadolu'ya geçmişlerdir.
Daha önce tasavvuf ve vahdeti vücut felsefesini Horasan ve havalisinde kabul edip tarikat pirleriyle doğu illerimize gelen ve Alaettini-Keykubat tarafından bu tarikatın mürşitlerine bağlanan Türk aşiretleri; ikinci defa bu tarikatı - Bektaşilik - ünvanı altında Haci Bektaşi Veli'den kabul ettikten sonra, o çağda doğu illerine akan Moğolların akınlarına uğrayarak Dersim, Akçadağ ve Maraş havalisinin dağ eteklerine doğru kaçmışlardı. Bir müddet sonra başlayan Timur'un istilası , dağ eteklerine sığınmış bu aşiretlere birkaç aşiret daha katmış ve en son Yavuz'la Şah İsmail arasında savaş başlarken, Yavuz İç Anadolu'daki Bektaşileri kırmış, Sivas, Kemah, Erzincan ve hatta Dersim civarında bu dağlı Bektaşi Türklere saldırmıştı. Bu aşiretler Yavuz'la çarpışarak ve kanlı savaşlar yaparak eteklerden ; Dersim, Akçadağ, Gürün ve Maraş dağlarına kaçıp kuytu meşelere ve sarp kayalara sığınmışlardı.
Bu tarihten sonra Yavuz'un Mısır'dan Hilafeti alması ve kendisie bir Türk hakanı değil, bir İslam Halifesi ve padişahı sıfatı takınması, devlet idaresinde din ve şeriatın yürürlüğe girmesi, hükümetin resmi dilinde Arapça ve Acemcenin yerleşmesi, Osmanlı İmparatorluğunun Türklük duygusunu tamamen yıkmış ve yoketmişti. Artık devlet tabasına Sünni türkler ve doğunun sarp dağlarına kaçıp sığınan Alevilere Kızılbaş, Rafizi, Zındık ve Kürt diye çeşit adlar takılmıştı. Bu zümrenin malı ve canı, devlet ve tabası gözönünde helal görülmüş, birçok Osmanlı padişahı böylece tanıdıkları ve Türkten ayrı bir yığın sandıkları bu Alevi-Bektaşi Türkler üzerine ağır ordular sevk ederek aradan kanlı boğuşmalar olmuştu.
Bu yeni kanlar döküldükçe dağlardaki bu Türk aşiretleri yüreğinde içli kin ve düşmanlıklar kökleşmiş bunların Türklüğe doğru milli duyguları tamamen silinmişti.
Bu dağlı ve Alevi Türkler Yavuz Sultan Selim devrine kadar tamamen Türkçe konuşur ve Türk olduklarını bilirlerdi. Yavuz'un Sivas, Erzincan ve Kemah kalesinde ve dersim eteklerinde bu halkı kırmaya başlayıp katli-âmlar yapması, bu aşiretleri Türklükten ürkütmüş, bunlar artık kendilerini Türk değil, Alevi oalrak kabul ederek milli birliğe karşı nefret duymuş, ve o çağda Palo, Çapakçür bölgelerinde oturan ve Yavuz Selim'den iyilikler görmüş olan eski Part Türklerinin Zaza, Dümbeli şubesi halkıyla temasa gelmiş ve bunların Zaza dilini, öz Türkçeleriyle karıştırıp yüzde yetmişi Türkçe olan bir Zazaca ile konuşmağa başlamışlardı.
Bu Alevi aşiretler, Aleviliğin kendileri için doğurduğu bu felâketten bıkmayarak, devlet ve Sünnilikten gördükleri yoketme siyaseti karşısında onlara Osman ve Yezit, diye hitap etmiş, kendilerini de ne Türk, ne Kürt, ne İslam, yalnız Alevi, Bektaşi ve Hüseyni olarak bilmişlerdir.
Sultan Hamit devrine kadar Kürtlük bu aşiretlerin hatır ve hayalinden geçmemiş, ancak Sultan Hamit, doğudaki Kormanço şubesine Hamidiye alayları kaymakamlık ve paşalık rütbelerini dağıtırken, Aleviler de bu payelere imrenerek Erzincan'a yakın olan bir takım aşiretler, biz de kürdüz demişlerdir. Bunlardan Koçgirili Mustafa Paşa ie Çarekli Haydar beye birer rütbe verilmekle iktifa edilmişti.
Yukarıda açıkladığım gibi Türk kültüründen ve milli duyuştan uzaklaştırılan Aleviler : Zazaca ve Kormanço dillerini öğrenmek zorunda kaldıkları halde, yine de Türkün inan ve ekidesini ve Türk dilini kutsal bilmiş ve bektaşi tarikatında mevcut olan Türkçe gülbank ve türelerde, Şamanilikten kalan birçok eski Türk âdetlerini ve aşiretlerinin soy, boy, kadın, erkek, köy ve yurt adlarını yabancı kelimelerden saklanmışlardır. Bu halk konuştukları Zazacanın yüzde yetmişini Türkçe ile doldurmuş ve tarikat âyinindeki Türkçe deyiş ve merasimi Kur'anın ayetleri kadar mukaddes saymış hattâ bunlar, Muhammet'le Ali'nin aralarındaki gizli konuşmalarda Türkçe konuştuklarına itikat etmişlerdi.
Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Sivas'ın diğer çevrelerinde oturan Aleviler komşuları Kormanço şubesiyle temasa gelerek Kormanço dilini öğrenmişlerdir. Bunların konuştukları dilin yüzde sekseni Türkçe ile doludur. Bu halk, aynı zamanda kendi aralarında hem Türkçe ve hem Kormanço dilleriyle söyleşir, çocuklarına her iki dili de ana lisanı gibi öğretirler. Bu aşiretlerin aydınları ocakları başında ve toplantılarda tamamen Türkçe konuşurlar.
Dördüncü Sultan Murat doğu illerimizdeki Alevi aşiretler hakkında milli bir duygu beslemiş onları okşamıştır. Bu padişah 1044-1628 tarihinde Dersim'deki Türk aşiret ağalarının bir kısmını Erzincan'da huzuruna kabul ederek, bunların doğu yaylasının geniş ovalarına çıkmasını teklif etmiştir. Bu tarihten sonra Dersim'den ayrılan yirmi kadar Türkmen aşireti Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt , Erzincan, Erzurum, Sivas'ın ova ve dağ eteklerine yayılmışlardır. (1)
Bu aşiretler, bu suretle doğu illerimizin birçok geniş yaylalarına yayıldıktan sonra yine Osmanlı padişahlarının ve en çok Sultan Hamid'in birçok zulümlerine uğramışlardı. Sultan Hamit, dağlı Türklerin Kormanço şubesinden 36 süvari Hamidiye alayı teşkil etmiş, bu alayları Alevi aşiretlere saldırmıştır. Sultan Hamit'ten aldıkları paye, rütbe, silah ve salahiyetle deliren Hamidiye alayları, Kızılbaş Türklerin mal ve canına kastedip bunların köylerine saldırmış yıllarca ardı arkası gelmeyen akınlar olmuş, sellercesine kanlar akmıştır. Sultan Hamid'in içi bu kadarla serinlememiş, bir kerre de bütün Hamidiye alaylarını Dersim üzerine tahrik etmiştir.
Doğu illerimizdeki bu Aleviler hariçten bu çeşit zorlamalar altında sıkışırken, iç yaşayışlarında da, birçok güçlükler altında ezilmiş Türklükten gelen saf akide ve inanlarını bozarak milli birlikten uzaklaşmışlardı. Şöyle ki, yukarılarla açıkladığım gibi bunların kendilerini yalnız Alevi bilmeleri, ve Alevi-Bektaşi akidesine göre Hazret Peygamber ve İmam Ali evlatlarına karşı sonsuz bir sevgi ve saygı göstermeleri, rastgele ben Seyyidim diyen bazı Alevi babalarının işlerine yaramış, bunlar aslen Türk oldukları halde neseblerini Peygambere kadar uzatıp halk üzerinde büyük bir nüfuz kazanmışlar ve asırlarca halkı birtakım vergilere bağlandıkları gibi, Bektaşilik ve Türk innanış ve akidesinin aslından olmayan birçok hürafat ve batıl türeleri Alevilik ayinine sokarak, onların maddeten, manen zarar görmelerine ve Türk milletinden tamamen küskün kalmalarına yardım etmişlerdir.
Bu suretle babaların ve toplu yaşamak için de aşiret ağalarının nüfuzları altında sıkışan Aleviler, doğu illerimizin çeşitli bölgelerinde ve en çok Dersim dağlarında derebeylik idaresi altında yaşamış, her aşiret ağası kabilesine istediği gibi hüküm ve buyruğunu yürütmüş, ve onların sırtından geçinmiş ve öz menfaati uğrunda diğer bir aşiret ağasiyle uyuşamamış, nihayet türlü aşiretler arasında başlayan iç savaşları yıllarca sürmüş, bu yüzden yüzlerce Türkün kanı akmıştır.
Aşiret ağaları ve babalar müşterek menfaatlarını korumak için daima birlik olmuşlar, genel durumda aşiret eratını halkı hükümetten Türklükten ürküterek onları şekâvet ve soygunculuğa sevk ederek en son milli hükümete karşı ayaklanmaya ve felaketlerine sebep olmuşlardır.
Bu satıra gelinceye kadar yazdığım yazılarda : Doğu illerimizde oturan Alevi ve Bektaşilerin Türklüklerini, gerçek menşe soylarını ve oturdukları bölgeleri, dil ve tarikatları hakkında biraz bilgi vermiş olduğumu sanırım. Biraz da, bu zümrenin inanışları, Alevi ve Bektaşi esrarı, ve aşiret adları üzerinde durmayı ve bunlar hakkında yazılan muhtelif eserlerde yürütülen türlü düşünceleri karşılaştırıp bu konuyu daha fazla genişletmeyi faydalı buluyorum.
İlk önce bu konuyu, ve en fazla doğu illerimizdeki Alevi-Bektaşi halkı ilgilendiren Erzincan tarihini ele alalım : 15 Ağustos 1931 de bu tarihi yazan eski Erzincan Valisi Ali-Kemali bu eserini yabancı bir silah gibi Dersim halkının ellerine uzatmış, onları Kürt Kızılbaş diye vasıflandırıp türklük duygularını tamamen silmiş, yanlış duygularını kabartmış, ve belki de bu halkın son felâkete sürüklenmelerine sebeb olmuştur. Şöyle ki:
Ali-Kemali, tarihinin birçok bölümlerinde Dersim'deki Türk aşiretlerini Kürt, Seyyit, Emevi, Arap diye vasıflandırırken, milli hürafeler bahsinde; bu halkın hiçbir tarikat ve eski türk ananesine bağlı olmadığını ve ancak bunların kendilerince icat ettikleri bairtakım bâtıl akideler altında yaşadıklarını iddia ettikten sonra, ırkları hakkındaki hürafede : - Kalmamsır, adlı bir Kürt veya Seyyidin, Horasan'dan gelerek Dersim'in Kalmamsır köyünde oturduğunu ve bu köyde kızını yanındaki hizmetçisi Şeyh Hasan adlı bir adama verdiğini, Şeyh Hasan'la bu kızdan türeyen, Keçeluşağı, Baluşağı, Abasuşağı, Gâvuşağı, Koçuşağı, Suranlıuşağı, Demenanliuşağı, Bezkâruşağı, Karabâlıuşağı, Gülabiuşağı, Seyitkemaluşağı, Laçinuşağı, Ferhatuşağı, Kârikâliuşağı, Kurmeşeliuşağı, Bütükâhinliuşağı, Arslanuşağı, Maksunuşağı, Bahtiyaruşağı, Hayderanlı, Lolanlı, Arılı, Demenanli, Şahveliyanli, Alanlı, Hıranlı, Küreyşanli, Rutanlı, Balabanlı, Caferli, Sisanlı, Şadili, İzollu, Çarikli, Hormekli, Kimsorlu, Kardanli, Şeyh Mahmudanlı, Memânli, Suranli, Maskanli, Hıdıkanlı, Hasananli, Okçiyanli, Gâzili, Dersimli, Lertikli, zimtekli, Kobatli ve Pilvenk aşiretlerini de (Dersimli) diye anıldıklarını bildiriyor.
Erzincan tarihinin kayıt ettiği bu iddia tamamen asılsız olsa gerektir. Bir kerre Horasan'dan gelen bir adam Kürt olamaz. Sonra Kalmamsır'da bir kürt veya Seyyit adına benzemez. Nihayet dörtyüz yıl içinde Kalmamsırla Şeyh Hasan'dan Dersim'deki sayısız aşiretler türemezdi. Biz bu aşiretlerin çeşit çağlarda Horasan, Türkistan'dan akıp gelen Oğuz Boyları, Selçuk, Harzem, Ak ve Karakoyunlu Türklerden koptuklarını ve bunların ardına Dersim dağlarına gelip sığındıklarını, aşağılarda yazacağımız tarihi olaylar arasında belirteceğiz. Kalmamsır'la Şeyh Hasan'dan ibaret olan bir ev halkının yalnız başına gelip bu korkunç dağlarda barınmaları akla sığmaz. Ancak bu iki kişinin Türkistan'dan gelip Dersim'e sığınan Türk boylarından birisinin başı olduklarına inanılır ve inanılabilir.
Erzincan tarihi: Şeyh Hasanli ve Dersimli şubelerine ayırdığı aşiretlerden birçoğunu Kürt ve birkaçını da Emevilerden Zor Zalim adlı bir şahsın sülâlesinden ve bazılarını da, seyyit olarak vasıflandırıyor, Malazgirt civarında oturan İzollu aşiretini Hazollo diye kabul ediyor. Halbuki, Elazığ'la Malatya arasında ve Diyarbakır'la Siverek'in birçok köylerini dolduran Hazollu aşireti dağlı Türklerimizin Kormanço şubesine mensup Sünni bir aşirettir. İzol kabilesi, Koçgiri, Hornek, Hıran şubesine dahil Alevi ve Türkmen boydandır.
Erzincan tarihinin Kürt diye vasıflandırdığı Hormek, Hıran, Koçgiri, İzol, Karsanlı, Şadili, Arılı, Alanlı, Demenanlı aşiretlerinin Horasan'dan gelip Dersim dağlarına sığındıklarını Alaettini Keykubat tarafından Derviz Beyaz adlı bir Alevi babasına verilen tarihi bir secere ispat etmektedir. (2)
Erzincan tarihini Dersimli ve Kalmamsır şubesine ayırdığı Balaban aşiretinin Dimtoka'dan gelerek evvela Dersim'e ve sonra da Balaban deresine yerleştiklerini birçok tarihler yazar.
Yine Erzincan tarihinin, Kalmamsır ve Dersimli şubesine ayırdığı Hasananlı, Okçiyanlı, Gâzili, Zimtekli, Lertikli aşiretlerinin de, ne Dersimli ve Kalmamsırlı ve ne de Alevi olduklarını ve bu aşiretlerden Hasananli aşireti ; Doğu Malazgirt'te oturan Kormanço şubesine mensup on bin nüfuslu bir kabiledir. Akçiyonlı, Lertikli, Zimtekli, Leltikli oymakları Zaza-Dümbeli şubesine mensup Sünni aşiretlerdir.
Erzincan tarihi, bütün kısımlarda Erzincan, Dersim, Sivas ve doğunun muhtelif bölgelerinde oturan ve bu illerde Türk unsurunun çokluğunu teşkil eden bütün Alevi aşiretleri Kürt diye vasıflandırdıktan sonra Yavuz Sultan Selim'in icraatı fasıllarında hâlâ doğu illerimize de Kürdistan demekten kendisini alamamış, bu halka Kürt, Kızılbaş ve yurtlarına Kürdistan adlarını perçinliyerek onları Türklüğe ve Türklere karşı düşman safına yerleştirip bu gayretle yersiz hükümlere girişmiştir.
Bu tarihi yazan vali Ali Kemali, Yavuz Sultan Selim'in iç Anadolu'da Sivas, Erzincan ve Kemah kalesinde bu Türk aşiretlere çaldığı kılıcı yerinde buluyor ve bu darbelerden sevinir gibi, katliâmları tasvif ederken, Kızılbaş kafasından minareler yapıldı diyor.
Ever, kahraman Yavuz'un İran tahtına ve bütün yabancı hasımlarına çaldığı o kudretli kılıç, ve dünya kahramanları içinde yaptığı eşsiz yiğitlik ve mertlikle övünmek her Türkün hakkıdır. Biz yalnız idari ve milli bakımdan Yavuz'un Türklere ve Türklüğe çaldığı kılıcı övmeyiz ve sevinmeyiz. Çünkü Hilâfetin zehriyle sulanan bu kılıç, iki baştan Türk kanını akıtmıştır.
Yavuz'un kudretli kılıcı altında ezilerek doğunun sarp dağlarına kaçan, dillerini ve milli duygularını bu çeşit zorlamalar altında kaybedip Kızılbaş adını alan bu aşiretler, Erzincan tarihinin dediği gibi Kürt, Kızılbaş ve dinsiz değil, özbeöz Türk Türkmen olan Alevi ve Bektaşilerdir. Bunların oturduğu yer Kürdüstan değil, doğu Anadolumuzun bölünmez bir parçasıdır. O şerefli yurt parçası, karış karış bütün tarih boyunca Türk kanıyla sulanmıştır. Doğu illerimizin yüksek dağlarında, dar geçitlerde, özel tepeler, pınarbaşlarında yapılmış binlerce mezar ve çevirmelerde yüzbinlerce Türk şehidi yatıyor. Bu illerin bütün dağ ve ovaları hâlâ bu mukaddes Türk şehitlerinin adlarıyle anılıyor, Munzur dağları, Bağır-baba, Düzgünbaba, Sultanbaba, Bayındırbaba ve bunlara benzer yüzlerce canlı eser meydanda gözleri kamaştırmaktadır. Bu canlı eserler ve gerçeklik, yalnız Alevilerin bulunduğu bölgelerde değil, doğu illerimizin bütün kesimlerinde bütün ihtişamiyle kendisini göstermektedir. Doğunun her dağında, ovasında, köyünde , kasabasında birer Türk hanı, hakanı, boybeyi, ilağası yatıyor. Daha din yani 1938 yılında Atatürk heykelinin kuruluşu için Muş hükümet konağı karşısında açılan meydanda bir metre derinlikte meydan çıkan Halil bey ibni Belitan adlı bir Türk hanının mezar taşı üzerinde şu Arapça yazılar görüldü:
(Hazihi, liravzatul - muttahara velmiratül - celilil - münever, Biemrilcelil merhum, birrahmetli celilil - mübin. Elneziril - meşhur. Halil bey ibni mağfurul - Biltan. Ve hüvve min sulâletül Bayındırhan. Tâbe sacâh, kâd hakemedü fil - Medinetü Muş. Mahsura leşireteyni. Mâte fişşehri mübarek ğayeyi şabanu - Muazzam Fİ, tarih. Sabâ Samânine mite hicri.)
Bayındır han sülalesinden olan Halil bey ibni Biltan'ın 780 inci hicri tarihinde Muş'ta hükümet sürdüğü ve orada vefat ettiği sabit oldu.
Ele aldığımız bu konu üzerinde gerçek bir eser yazan Kadri Kemal Kop, Doğuda Araştırmalarım adlı eserinin onuncu sahifesinde:
(13 -üncü asrın sonlarında Oğuz ailesinden olan Ak ve Karakoyunlu Türkleri, akın akın doğu vilayetlerimize ve ezcümle Van gölü garbına ve Dersim cihetlerine taştılar, ve istila ettiler. Fırat ve Dicle vadilerinin yukarı kısımlarına yerleştiler. Hatta Karakoyunlular bu sırada Ahlat ve Malazgirt'te kuvvetli bir hükümet kurdular.)
Kadri Kemal yine bu eserinin Alevilere ait faslında:
(Maraş, Dersim, Akçadağ yaylarından oturan birçok Türk kabileleri Kızılbaşlığı almışlardır diye Osmanlılar Türkten ayrı bir yığın sanmışlardır. Bunlar da kendilerini öyle sanmış ve zamanla öz dillerini itirmekten bir acı ve endişe duymamışlardır.) Diyor.
Sayın bilgin Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı adlı eserinde: - Öz Türk soyundan olan Bektaşi, Alevi ve Kızılbaşların bir buçuk milyon nüfusları olduğunu ve bu miktarın yediyüz bininin Zazaca ve Kürtçe, sekizyüz bininin de Türkçe konuşmakta olduklarını ve Anadolu'da bulunan Bektaşi Türklerin, ırkdaşları olan Sünni Türklerin varlığından faydalanarak ana lisanlarını kurduklarını, doğu Anadolu'da bulunan Alevilerin de komşuarı olan Kürt kabailinin âdetlerine uyarak ve İran edebiyatının tesiri altında kalarak lisanlarını karmakarışık bir hale getirdiklerini, ve bu kısım Alevilerin konuşmakta oldukları Zazacanın yüzde altmışının öz türkçe kelimelerle dolu bulunduğunu hülasa ederek Dersim'deki aşiretleri bu kısma dahil ediyor.
Erzincan tarihi, birçok kesimlerde, mezhep bakımından doğu illerinde ve Dersim'de bulunan Alevilerin Şia ve İrani akideli olduklarını ve bunların bu gayretle Şah İsmail'e yardım ettiklerini ve bu yüzden Yavuz'un kahrına uğradıklarını yazmaktadır. Halbuki : tarih bize gösteriyor ki, Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Han'ı Bayburt Otluk belinde yendikten sonra Osmanlı idaresine geçen ve hattâ İkinci Bâyezıt devrinde büyük bir varlık gösteren doğu beylikleri, her zaman Osman oğullarına yardım etmiş ve erdebil tekkesinin eski müridi olan Harput hâkimi Zülkadir oğlu Alâvüddevle bile kızını Şah İsmail'e vermiyerek onunla çarpışmış, Yavuz Sultan Selim'i Şah İsmail'e tercih etmiştir.
Yavuz'la Şah İsmail arasında savaş başlayınca Şah İsmail'in ordusunda bulunan İran ve Azeri Türklerden başkası Şah İsmail'e yardım etmemiştir. Yavuz harekete geçerken, o çağda doğu illerimizde bulunan Ak ve Karakoyunlu beyliklerden kopmuş aşiretler, Zülkadiroğulları idaresindeki oymaklar, ve Oğuz boylarına mensup çeşit Alevi kabileler, Yavuz'a karşı bir Türk hakanına yakışır, itaat ve sempatiyi göstermişlerdi. Çoğu Alevi ve Bektaşi olan bu Türk aşiretler, Şah İsmail'in de bir Türk ve hatta birçok Türk aşiretlerini irşat eden bir tarikat mürşidinin oğlu ve Erdebil tekkesinin sahibi olduğunu ve Türkleri Alevilik perdesi altında birleşmeye çalıştığını biliyorlardı. İş ve gerçeklik böyle iken bu Alevi ve Türk aşiretler; yalnız Şah İsmail'in İran ordusu başında bulunan bir İran şahı olduğunu düşünerek ve Yavuz Selim'in de bir Türk hakanı olduğunu bilerek Yavuz'a uymuşlardı. Eğer böyle olmasaydı, bu Türk aşiretler daha önceden gidip Şah İsmail'in ordusuna katılmazlar mı idi? Halbuki onlar Yavuz'dan hiçbir şüphe ve korku çekmemişlerdi. İleride uğrayacakları felaketi hatır, yolda uğradığı bu Alevi Türkleri katli-âm etmemiş olsaydı, şüphesiz ki, onlar padişahın ordusuna katılarak Şah İsmail'in karşısına çıkacaklardı. Fakat böyle olmadı, Yavuz onları öldürdü, korkuttu, kaçırdı, onlardan canlarını kurtarmak için Kemah kalesinde ve doğunun birçok yerlerinde Osmanlı ordusuna karşı koydular. Ve padişahın korkusundan Dersim ve Akçadağ gibi sarp dağlara kaçıp sığındılar.
Dersim, Erzincan ve Sivas havalisinin sarp dağlarına sığınan bu aşiretler bir asır içinde temas ettikleri Kormanço ve Zaza şubelerine mensup kabilelerin dillerini öğrenmeye başlamış, bu dili öz Türkçelerine karıştırıp ana dillerini karmakarışık bir hale getirmişlerdi. Bu halk geçmiş yüzyıllar arasında Yavuz Sultan Selim'den ve ondan sonra gelen Osmanlı padişahlarından gördüğü sonsuz zulüm ve yoketmeler karşısında milli duygularını ve Türklüklerini unutmuş, kendilerini ne Kürt, ne Türk ve ne de Arap sanmış, ancak Alevi olduklarını kabul ederek Osmanlı Türklerine, Osman, Yezit, diye hitabetmişlerdi. Hatta onlar son zamana kadar Osmanlı hanedanını Halife Osman'ın zürriyeti olarak bilmişlerdi. Ve bu gayretle de hiçbir zaman Osmanlı idaresine ısınmamış daima güvensizlik ve korku içinde yaşamış ve sırası geldikçe hükümete karşı koymuşlardı.
Bu halk bu kadar zorlamalar altında yine Türk kültürüne karşı sadık kalmış, köy, dağ, ova, bucak, bölüm, kadın, erkek adlarında ve ismi-haslar-da, olan pek eski Türkçeyi ve Bektaşilik tarikatındaki Türkçe edep-erkân türlerini canlarından daha kıymetli saklamış, bunlara Kur'an âyetleri kadar kudsiyet vermişlerdi. Bütün sohbet ve âyin toplantılarında Türkçe bir deyiş veya gülbânk okundu mu oradaki kelimelere karşı el bağlanır, kelle kesilir ve o buyruğa göre hareket edilirdi. Halk milli destanlarını ve aşiret yiğitlerinin menkıbelerini Türkçe kelimelerle nakışlar, onlara güzide bir edebiyat süsünü verir, ve hiç Türkçe bilmeyen bir dağlı, konuşurken farkında olmadan konuştuğu Zaza dilinden yüzlerce eski Türkçe kelimenin ağzından fırladığı görülürdü.
Yavuz Sultan Selim'le Şah İsmail'in siyasi çarpışmalarından sonra Anadolu'da ve doğu illerimizde korkunç bir sıfata bürünen Alevilik, ve Sünnilik davalarında her iki tarafın ve en çok Alevilerin uğradıkları zarar pek büyük olmuştur. Doğunun sarp dağlarına kaçıp canlarını kurtaran Aleviler; canlarından daha kıymetli olan öz Türkçe dillerini kaybetmiş ve üstelik de sık sık, katli-âmlara uğramışlardı. Rum-ili, İç Anadolu, Sivas, Tokat, Çorum, Yozgat, Aydın, Isparta gibi güney Anadolu'ya dağılan Aleviler, tarhin muhtelif çağlarında Osmanlı padişahları tarafından ezdirilmiş, öldürülmüş ve fakat öz komşuları olan Sünni Türklerin varlığından faydalanarak öz dillerini, milli birlik ve varlıklarını koruyabilmişlerdir.
Rumeli ve İç Anadolu'da kalan Bektaşi ve Aleviler öz dillerini, Türkün eski şiir ve edebiyatını kurmak suretiyle milli ozanlar yetiştirmiş, bu ozanlar birer halk şairi, Bektaşi babası ve milli şair olarak kültürümüze büyük hizmetler yapmışlardı. Bu kısım Aleviler, Osmanlı padişahlarından gördükleri sayısız kötülük ve zülum karşısında devlet idaresine, ve Sünni Türklere karşı çok içli ve gizli bir kin beslemişler ve gördükleri acıyı zaman, zaman şiirlerinde açığa vurmuşlardı. Bu halkın o çağlarda taassup yüzünden ne dereceye kadar hırpalandıklarını ifade eden Kadri Kemal Kop eserinin 50.inci sahifesinde:
(İlk çağlarda doğu Anadolu'da sonraları Rumeli'de ve ardısıra orta Anadolu'da Türkmen Kızılbaşlar çok acılı bir biçimde kırılıp geçirilmişlerdir. Hıdır Paşa adlı bir softa yetişmesi, önce Rumeli'de sonra da Anadolu'da ve Sivas taraflarında Kızılbaşları yoketmeyi buyruklamış. Hıdır Paşa bu işte çok canlar yakmış ve pek çok bark yıkmıştır. 9.uncu yüzyıllardan sonra Osmanlılar tarafından Şii Türkmenlere karşı güdülen bu sürekli kötülük ve yoketme siyaseti özge bir korkunçluk gösterir. Bu siyaset Türkmenleri Osmanlılardan soğutmuş ve uzaklaştırmış ve onları öz ulusal varlıklarını gizlemeye, hele Türkçeden ayrı diller bile öğrenip konuşmağa zorlamıştır.) diyor.
Kadri Kemal Kop, 17 inci asır Bektaşi ozanlarından Pirsultan Abdal'ın Hıdır Paşa'nın zulmuna karşı haykırışını aşağıdaki beyitle bize gösteriyor.
Hıdır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şaha gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın zindanlar Aliye varalım.
Kalenin kapısı daştır açılmaz
Yüksek penceresi Şaha bakılmaz
Bir benim ölümümle cihan yıkılmaz
Açılın kapılar Aliye gidelim.
Her nereye gitsem yolum dumandır
Kement boynum kesmiş halim yamandır
Bizi böyle kılan ikrar - imandır
Açılın kapılar Hakka gidelim.
Bu zindanda Hakka eylerim niyaz
Yıkılsın viran olsun şu kanlı Sivas
Kâtip ahvalimi Şaha böyle yaz
Yıkılın zindanlar Şaha varalım.
Gönül çıkmak ister Şahın köşküne
Can boyamak ister gönül müşküne
Kim bakacak benim gibi düşküne (3)
Açılın kapılar Şaha varalım.
Pir Sultan Abdalın hey Hıdır Paşa
Görki, neler gelür sağ olan başa
Hasret koydun bizi kavmu - kardaşa
Kâtip ahvâlimi Şaha böyle yaz.
Biz Bektaşi edebiyatı nümunelerini incelerken çeşit çağlarda söylenmiş buna benzer acıklı deyiş ne nefeslere sık, sık rastlıyoruz. Yine Sivas'ta Abdal Pir Sultan'dan sonra asılan Kanber oğlu ile Selânik'ten Kütahya'ya gelip oruç yediği için boğazına kurşun akıtılıp öldürülen Deli Şükrü Baba'nın beyitlerinden bir tanesini de ben kitabıma yazıyorum:
Şaha doğru giden kervan
Şeritten al indir beni
Düşmüşüm elden ayağa
Al elimden kaldır beni.
Al elimden düşmiyelim
Doğru yoldan şaşmıyalım
Derdimiz çok taşmıyalım
Böyle bildir Şaha beni.
Al elimden ferman eyle
Gel derdime derman eyle
Götür Pire kurban eyle
Öldür derse öldür beni.
Arıyım baldan ayrıldım
Bülbülüm gülden ayrıldım
Bir şirin dilden ayrıldım
Gülüstan kondur beni.
Yandısefilin yandı bağrı
Derdime tay olmaz ağrı
Çek katarı Şaha doğru
Önüsıra söyle beni.
Kamber oğul der hâloldum
Yandım ateşte kül oldum
Ne bir günahkâr kul oldum
Böyle bildir Şaha beni.
---
Derdim vardır diye neye ağlarsın
Aliyi sevenin derdi mi olur
Derdinden kime şikâyet eylersin
Aliyi sevenin derdi mi olur.
Muhammed Alidir, Ali Muhammed
Hasan ile Hüseyin çektiler zahmet
Aliden özgeye eylemem minnet
Aliyi sevenin derdi mi olur.
İmam Zeynel bakır ile göründü
İmam Cafer hâl yüzüne büründü
Aleviler yüz üstüne süründü
Aliyi sevenin derdi mi olur.
İmam Kâzım, Rıza Şahi Horasan
İmam Taki Naki dertlere derman
Bizden yakın bize olşahi merdan
Aliyi sevenin derdi mi olur.
İmamın Askeri, Mehdiyi zaman
Erenler etmekte daima cevlân
Deli Şükrü dertsizlerin bu meydan
Aliyi sevenin derdi mi olur.
Görülüyor ki : Bu korkunç dâva yüzyıllarca ulusal birliği kemiren tehlikeli bir mikrop gibi Türklüğü kemirmiş ve yıkmıştır. Alevi ve Bektaşiler ; Osmanlı Türklerin gözünde, malı, canı helâl birer kâfir Kızılbaş, ve Osmanlı Türkler de ; Bektaşilerin gözünde; Yezit, Osman, düşman görünmüşlerdir. O çağda yapılan yoketmeleri vasıflandıran Osmanlı tarihçileri, Bektaşi Türklere ve hattâ Ak ve Karakoyunlu padişahlara ; Ertaki - Napâk, taifei - bağiye, Zümrei - rafiziye, gürühü - eşkiya. Ve Osmanlı padişahlarına ; - Sultan Akalimi - rum, ve Sipahilere Dilâverâni - rum diye ad takmışlardı.
Bu sakat siyasa yüzyıllarca Türkün milli varlığını baltalamış, bir taraftan Türk idare ve topluluğunun lâyık olduğu üstünlüğe erişmesine engel olduğu gibi, diğer taraftan da sayısız Türk aşiretlerini, milli bütünlükten ayırıp onları yabancı ırklara kadar sürükletmiş, milli duygularını yok etmiştir.
Yavuz'un Mısır'dan Hilâfeti alışından sonra Osmanlı devleti idaresinde güdülen dini siyaset ; Sünni ve Bektaşi ayrılığını temin etmiş, saltanat, hilâfet ve şeriatın amansız fetvaları pek çok Türk kanını dökmüştür. Bu korkunç ve kanlı siyaset, Türk milletinin yediyüz yıl gerilemesine sebebolmuştur.
Türk milletinin tarihte geçirdiği bu duraklama ve gerileme karşısında acı bir üzüntü duymak her Türk vatandaşın milli bir ödevi, Vali Ali Kemali Cumhuriyet devrinde yazdığı Erzincan tarihinin çeşit yerlerine hâlâ doğu illerimize Kürdüstan, demekte ve eserinde bir Sünni - Kızılbaş dâvası gütmekte, Erzincan, Dersim ve doğu Anadolu'daki Alevi aşiretlere Kürt, Kızılbaş diye gelmiş bu Türk kabilelerinin milli birlik ve bütünlükten ayrılmalarına ve felâkete sürüklenmelerine sebebolmuştur. (4)
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki, Erzincan tarihinin Alevi ve Bektaşileri, Kürt, Kızılbaş, İrani ve Şii diye vasıflandırması ve onları Şah İsmail'in askeri tanıması tamamen yanlıştır. Esasen Şah İsmail'in Türk topluluğuna ve Türk kültürüne karşı bir kasti yoktu. Eski Erdebil tekiyesinin sahibi olan Şah İsmail'i, İran hars ve edebiyatından fazla bir Türk şâiri olarak yetişmişti. Tasavvuf akidesine bürünen bu zat Şah olduktan sonra yazdığı bütün şiir, nefes, koşma,deyiş ve gülbânklerinde Anadolu'daki Alevi şâirler gibi konuşmuş, birçok âyin-cem türelerini kurmuştur. Bu ozan bütün deyişlerine bir kelime Arabi ve Farisi katmadan eski Türkçe ile yazmıştır. Şah İsmail bu öz Türkçe edebiyatiyle Acemlerden fazla Türkleri ve en çok Horasan, Türkistan ve Azeri Türk kabilelerini kendisine bağlamış, bu sade ve gönülcü deyişler Türk halkının ruhlarına zevk verdiği için bunlar "Şah, hatayı" mahlesi altında Anadolu köylerinde ve hattâ İstanbul saraylarında vecitle okunmuş, Padişah İkinci Bâyezit ve çoğu Alevi, Bektaşi olan Yeniçeriler bu nefeslere kelle kesmişlerdi.
Şah İsmail'in Arabistan'dan İran'a geçen ve tasavvufla karışık bir şeriat ve Kur'an ahkâmı üzerinde kurulan Şiiliğe büyük bir hizmeti yoktur. Bugün Acem dili ile yürüyen Şiilik şu esaslar üzerinde kurulmuştur:
- Kudret ve kuvveti akıllara sığmıyan şeriksiz ve kadir varlığını âyana çıkarmak istemiştir. Ve kâinatı yaratmazdan önce Muhammed - Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve on iki imam ervahını yaratmış, kendi nurundan bunlara nur vermiş, ve bunların hatırına cihanı ve diğer ervahı hâlk etmiştir. Ve bunun için Kur'an da (levlâke, levlâke lemâhalekatuleflak) demiştir. Kendi keremiyle bunlara can vermiş ve kerâmeti bunlarla hâlk etmiş, bu sebepten (velekâd keremna beni âdeme) âyeti nazil olmuştur. Peygamber ve ehli beytinin (5) sevgisini kullarına farz bırakmış ve bu sebeple (kullâ ese'üküm âleyhi ecrün illel müveddeti filkurba) âyetini indirmiştir. Ve ehli beyti için bütün mahlukattan üstün ve eşref yaratmış, bunun için ( İnnema yeridüllâha liyezhep ankümül ricse ve ehliibeyti yutahırüküm tathıra) âyeti inmiştir.
Büyük Hâlik cismani şekilde ilk önce Adem'i yaratmış, Muhammed - Alinin nurunu ona emanet bırakmış, bu nur bütün Peygamberler dolaşarak Abdulmuttalip'te ikiye ayrılmış, Nübüvvet kısmı; Hazreti Muhammed'e ve İmamet kısmı Hazreti Ali'ye geçmiş. Bu bölünen nur Fatıma'da tekrar birlşemiş, İmam Hasan ve İmam Hüseyin ile on iki imamda (6) dolaşarak son imam olan Mehdi'de karar kılmıştır. Mehdi ise, Sermen Ray kasabasında sır olmuş, kıyamette zuhur edecektir.
Hazreti Peygamberle Ali bir nurdan ve sırdan yaratıldıkları için daha Ali ana rahminde iken peygambere itaat etmiş ve onun kucağında büyümüş, bütün esrarı ilâhiye ve mirâç hâdidesi onların da arasında geçmiştir. Bu sebeple, Peygamber, Ali'ye : "Enne ve Ali Min nuru vahidin" Lâhmike, lâhmi. cismike, cisma. Ruhike, ruha diye buyurmuştur. Peygamber, son haç yılı Kübe'yi tavafa giderken Gadırhum mevkiinde ; (Men künte mevlâhu feâli mevlâhü) hâdisini okuyarak Ali'yi kendisinden sonra İslamların mevlâsı ve vâris tâyin etmiş. Kur'an'ını ve evlâdını İslamlara emanet etmiş ve "- Benden sonra sakın küffâr gibi iki partiye ayrılıp birbirinizin boynunu vurmayın" diye emir buyurmuş. Ve hazır olan bütün eshâp bunları kabul ve ikrar ettikleri halde, Ebubekir, Ömer, Osman, Peygamberin vefatında cenazesi başında Ali'yi yalnız bırakarak Hilâfeti gasp etmişler, Ali Peygamberin emirlerine sadık kalarak kılıç çekmemiş ve her üç Hâlife devrinde bu hakkını aramamıştır. Hilâfetin bu suretle hakkı olmayanlara geçmesinden, ve bunlardan Emevilerin eline düşmesinden ötürü Peygamber ailesinin üzerine belâlar yağmış ve Kerbelâ fâciasını doğurmuştur. Kur'an'ın âyetine ve Peygamberin hâdisine karşı aykırı hareket edip Peygamber ve evlâdına cefa edenler hakkında Tevellâ-teberrâ her İslâm için farzdır.(7)
Yine Şiâ mezhebine göre : Bu mezhep Hazreti Peygamber zamanında varmış. Şiâ; Arapça ahlibeytin dostu demekmiş, diğer üç halife hilâfeti gasbettikten sonra bu mezhepten çıkmışlardır. Bu mezhep Ali ile yaranları arasında gizli bir sır halinde kalmış, ve bu mezhep Ali evlâtlarından beşinci imam İmami Câferi Sadık tarafından düzenlenerek İran'a geçmiştir. Sonradan Emevi ve Abbasiler tarafından kurulan mezhepler birer siyasi mezheplerdir. Bunlar Ali - Resulün hakkını ketim etmişlerdir. Şiâ ve Câferi mezhebinde Kur'an'ın ahkâmı tatbik edilir. Beş vakit namaz, ramazan orucu, hac, zekât ve kelime-i şehadet. Bunların cümlesi Câferi mezhebi üzerine kılınır. Namazda el bağlanmaz, secde yerine ehlibeytin adı yazılı bir taş konur. Kelime-i şehâdetin sonunda "Eşhedi enne Aliyün - veliyullâh" denir. Hac ise hem Kâbe, hem de Kerbelâ ile Meşhede gidilir. Ayrıca üç gün Muharrem orucu ile Muharremin 10 uncu günü Aşure aşını pişirir ve o gün İmam Hüseyin'in yas ve matemi için âyin yaparlar.
Şiilerin mezhebinde tasavvuf âkidesi de mevcut olmakla beraber Câferi mezhebi üzerine kurulmuş bir şeriâtla, Kur'an'ın ahkâmına tamamen riayet edilir. Onlar ancak bir ahkâmda ehlisünnet ve fıkıh ilimleriyle uğraşmaz, ve Kur'an'ı ellerindeki düsturla tefsir eder. Onlar ehli fıkıh bilginlerinin, Kur'an'ı Muâviyenin teziyle tefsir ettiklerine ve kullandıkları hâdiselerin birçoğunun uydurma olduğuna ve ehli beytin fazileti hakkında inen Kur'an âyetlerinin yanlış tefsir edildiğine ve hattâ Halife Osman çağında Kur'an'ın âyetleri toplanırken Ali'nin elinde bulunan tam Kur'an'la işlem yapılmıyarak toplanan şurada ehli beytin şanına inen birçok âyetlerin yok edildiğine inanırlar. İmam Ali'den Caferi Sadık'a geçen tefsirin, Fatimiye halifelerinden İran'a geçtiğini iddia ederler. Şiâ mezhebinde; Mitâ usulü ve dokuz kadın almak helâl sayılır.
Alevi ve Bektaşilerin mezhep ve tarikatlarına gelince:
Alevi ve Bektaşilerin itikadına göre, dünya var olmadan önce yeşil kandildeki Bezmi - elestte hak, Muhammed - Ali arasında olan bu esrarı ezeli, Peygamberin zuhurunda meydana çıkmış ve Mirâç yolundan sonra Muhammed - Ali'nin aralarında konuştukları gizli sırdan Şiâ - dost mezhebi şeklinde, Muhammed - Ali yaranları arasında yayılmış, ve ehli beyti Peygamberi ile beraber buna kırk kişi iştirâk etmiştir ki, bunlara (kırklar) denilmiştir. Kırklar gizli cemlerinde engür şerbetini ezerek bâde yapmışlar ve aşkı ilâhi ile mest olup varlıktan geçmişler, bunların kırkı bir ve biri kırk olup birliğe ve hakka ermişler ve ölmeden önce ölüm hakkın didârını görmüşlerdir. Kırklar ceminin başı Muhammed - Ali imiş. Bunlarda şöhret, şehvet, nefis kalmadığı için kendi aralarında zahiri taâttan el yumuş, hakikatta hâk ile hâk olmuşlardır. Peygamberin vefatından sonra bu mezhep Alevilik adı altında İmam Ali'nin yarânları ve talibleri arasında kökleşmiş, bu mezhep saltanattan uzaklaşarak İmam Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin tarafından batın ve aşkı ilâhi yoliyle yürütülmüş ve beşinci İmam olan Cafer - Sadık tarafından Caferi mezhebi adını almıştır. Alevilik, bu mezhebin yanında ehlibeyt'in tarikatı olarak kalmış, İmam Cafer, Kur'an'ın batın mânası olan ledün ilmini mezhebinin esasına yerleştirmiş, bu ilimden ve Alevilik esrarından tasavvufla karışık olan, şeratın ahkâmı İranilere, Şiâ ve Caferi mezhebi şeklinde geçmiş, yalnız tasavvuf ve Alevilik esrarına dayanan, Caferi ve Alevi (yol) Türkistan'a ve Türklere geçmiştir.
Aslında Hâk Muhammed - Ali sevgisi olan tasavvuf, ve vahdeti - vücudden çıkan Alevilikte ; şeriât, tarikat, marifet, hakikat adlı dört kapı ile bu kapıların edep ve erkânından olan kırk makam vardır. Talib'i bu kapılara götürecek bir tarikat rehberi, pir ve mürşit vardır. Bu yolda ilk önce şeriât babında ilim tahsil edilir, ve hâk, Muhammed - Ali sevgisi yürekte yerleştirilir. Şeriât köprüsünden tarikata geçilir. Burada rehber pir ve mürşit tutulur. İkrar verilir, nasip alınır. Talib, dünyadan geçer, marifet kapısında irfana erer, oradan hakikat şehrine girer. Hakikat Hâk, Muhammed - Ali'ye vâsıl olur. Tanrı ile birlşir, (fenafilliâh) ve (baka-billâh) olur. O can dünyada imtihanını başarı ile verdiği için, ona mânevi ölüm yoktur. Ölürken, don değiştirip, vahdet âleminde, arş ve küste seyran eder, her yerde hazır ve nazır olur.
Alevilik, Hasan-ı Basri'den sonra, Emeviler ve Abbasiler devrinde Türkistan'a geçen İmam Ali evlâtlariyle Türklere geçmiş, Horasan, Nişabur ve Türkistan'ın İran'a yakın kısımlarında yayılmıştır. Erdebil'de Safeviler, Zahidi Geylâni ve Belh tekiyeleri, Şeyh Osmanı Mağribi, Ebuâli-Hasan, Şeyh Ebülkasımi Gürgâni, Fazıl ibni Muhammedil-Tusi, Bâyezidi-Bestami, Hace - Yusufülhemedani, Şeyh Lokmanil - Horasini ve Ebülhasani - Harkâni gibi Türk bilginleri Aleviliği ve tasavvufu gittikçe genişletmiş ve bu âkidelere eski atalarından kalmış Şamanilikten bazı türeler katarak, Türk halkını irşâda başlamışlardır. Hace Ahmedi Yesevi, son bir düzeltme ile bu tarikatı kendisinin sırdaşı ve damadı olan Sadattan Hacı Bektaşi Veli'ye devir etmiştir. Hacı Bektaş Aleviliğin ana hatlarına dokunmadan ona bazı edep, erkân kaidelerini katarak (Bektaşi) tarikatı adiyle intişara başlamış, ve 680 - 1264 tarihinde Anadolu - Kırşehrine geçerek tarikatını doğu ve iç Anadolu ve Rumeli'ndeki Türklerin çoğuna aşılamıştır.
Yukarıda açıkladığımız gibi aslından bir olan Alevilik ve Bektaşilikte : Bütün mevcudat ve mahlukattan kutsal insandır. Ulu Tanrı, Adem'i yaratırken, kendi nurunu ve cemâlini ona vermiştir. Tanrı insanı - kâmilin özünde ve yüreğindedir. Cihan varolmadan Cenabı Hak, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ervahını yaratmış, bunları fezâda yeşil kandilde asmış, on iki imam on dört masumu bunlarda saklamış, ve esrarı - ilâhi elest - bezminde bu kandilde Hak, Muhammed - Ali arasında konuşulmuş, bu muhabbet - aşk, esrarından doğan muhabbet cevherinden kâinat var olmuştur. Bu sebepten ehlibeytin on iki imam ve on dört masumu pâkin sevgisi mahlukata fars olmuştur. Her kul için bu sevgi ve aşkı ezeli ile kendini yakıp Allaha kavuşmak mümkündür. "Menarafa, nefsehu fekadarafa rabbehu" kelâmine uyup nefsini bilenler Allahını bilir. Hırs, nefs, şöhret, şehvet, bütün kötülüklerden ve dünyadan el çeker. Kalıbını kötülükten silerek Tanrıya mekân eyler. Kalbin gözünü, açar, zahir batın her şey ona aşikâr olur. Böyle bir insani - kâmilin işleği, özü sözü haktır. Bu makama erişenlere, "insani - kâmil" denir. Eğer Peygamber evlâdı ise "mürşidi - kâmil" olur. Talibin bu mertebeye erişmesi ve o mürşide varlığını teslim ederek ikrar ve nasip alması, Hak, Muhammed - Ali, on iki imam, on dört masuma imam etmesi şarttır, denilmektedir.
İkrar ve nasip: Hak, Muhammed - Ali'ye ikrar iman ve bütün günahlara tövbe, eline, beline, diline sahip olmak demektir. Bektaşilik esrarı hakkında yazılan bazı eserlerde okuduğumuz gibi ikrar alacak can, meydanın kapısına kadar gelir, burada rehberin kestiği nasip kurbanının kanına boyanmış on iki telli bir ip (tigibent) rehber tarafından boğazına takılarak meydana, pirin huzuruna getirilir. Dini bir merasimle tövbe ettirilir. Cem tutulur, sazlar çalınır, kurbanlar kesilir, ikrar verilir. İkrar veren canı dünyanın kötü işlerinde ölmüş sayılır.
Alevi ve Bektaşi tarikatının içtimai esaslarında: Ayin - Cem en başta gelir. Ayin - Cem, dem ve muhabbet, aşk, kırklardan kalmadır. Bu yola girenler gürühü nacidir. Gürühü naciye mensup olan talib ve müminler, âyin - cem meydanında toplanırlar. Meydan özel surette yapılmış büyük bir damdır. Burada pir, veyahut mürşit ile rehber postu vardır. Mürşit veya pir, âyin - cemin başıdır. Rehber taliblerin maddi ve manevi kılavuzudur. Bunların her birisi postunda oturur, âyin -ceme evvelce ikrar almış veya o gün alacak kadın ve erkekler gelebilir. Bunlar ikişer, dörder, meydan kapısından içeri girer, meydanın ortasında dikilirler. Her grubun elinde meyve ve çörek gibi (niyaz) adı verilen bir lokma var. Bunlar pirin emriyle rüküâ gelir. Bir taraftan verilen Türkçe bir gülbânk duâsından sonra piri tavâf ederek ve bütün cemaât tam toplandıktan sonra pir veya mürşit tarafından oniki hizmetçi tutulur. Bunların her birisinin ayrı ayrı bir Türkçe gülbânkle duâları ve ödevleri verilir.
Hizmetçiler şunlardır: Halife, kapıcı, çirağı, niyazcı, aşçı, saka, selman, üznükçü, çavuş, zakir, kurbancıdır. Bektaşi ve Aleviler, serini ver, sırrını verme buyruğuna fazla bağlı oldukları için, ilk önce kapıcıyı kapıya diker ve bu suretle yabancıların âyin - ceme girmelerine mâni olurlar. Çavuş âyin - cemi gözler. Birisinden yolsuzluk çakar, veya birisinin bir bacıya kötü gözle baktığını görürse hemen pir'e haber verir. Ceza tertip edilir. Diğer hizmetçilerin her birisi öz hizmetine canla başla başlar. Zakir pirin emriyle sazını ele alır, kulhümmet, Hatayi, Virani, Nesimi, Noksani, Seyrani, gibi Alevi - Bektaşi ozanlarının deyişiyle nefeslerini söyler, herkes susar ve vecitle dinler. Bu fasıldan sonra, saki su, veya dem dağıtır. İkinci fasılda semâ deyişleri söylenir, semâlar döner, pirden başka bütün cem ayağa klakar, hak, hak sedaları ortalığı çınlatır. Semâdan sonra diz üstü edep, erkân oturulur. Oniki imamların Hak, Muhammed, Ali'nin adlarını terennüm eden deyiş ve nefesler söylenir. İmam Hüseyin aşkında yazılan mersiyeler okunarak göz yaşları akıtılır, ve pirin verdiği bir duâ ile merâsime son verilerek, et, pilâv, niyaz ve lokmalar ceme dağıtılarak son bir gülbânkle ceme son verilir.
Deyiş söylemede niyaz dağıtmada gülbânk vermede, sigara içmek, su istemek, konuşmak yasaktır. Böyle yapanlar dara kalkar, ceme niyaz getirirler. Yol ve erkân için pirin cemdeki buyruğuna itiraz yoktur.
Bektaşilikte bâde helâldir. Aşıka aşk, fasıka fısktır. Hak aşkına içilirse gönül cilâ bulur. Ceme ilâhi aşk gelir. Gözlerden yaş akar. Allahın yarattığı kullardan hiç kimse hor ve kâfir değildir. He milletin dini ve süreği kendisine haktır. Bunlar arasında kendisini bilenler ve ehli-hâl olanlar Allaha kavuşabilir. Özünü pişirmeyenler yabanda kalır ve hakkın didârına yetmezler. Bir talib herkesten aşağı olarak kendini görür. Yalnız Ali ve evladına kasdeden yazit, kanlıdır ve domuzdur. Yezide, Muhammed-Ali düşmanlarına karşı teberrâ şarttır. Ali'yi sevenlere ve hakikata erenlere karşı tevella - muhabbet buyruktandır. Bir talib, herkesten önce kendi kusurlarını görmeli ve kendisini cemde oturanların hepsinden küçük bilmelidir. Bütün cem, bir öz, bir ceset ve bir candır. Bu birlik pir veya mürşidin özünde birleşmiştir. Pirin buyruğu özü, sözü haktırç Rehber, pirin buyruğiyle taliblere hak yolunu gösteren bir tarkat delilidir. O her yıl bütün talibleri gezer, yoklar işledikleri suçları pir'e haber verir. Ağır suç işleyenler hak yolundan sapanlar varsa; bunları pirin huzuruna getirir, cezalar verilir, ve tövbe ettirilir. Yalan, gıybet, zina, hırsızlık, katil için en ağır cezalara tertibelidir. Cemde gönül kırmak, şehvete dalmak, riyâ ve kibir göstermek hiddetli olmak, haram lokma yemek, muhabbet aşırı söz konuşmak yasaktır. Bir talib her yerde ve işleğinde eline, beline, diline sahip olmalıdır. Ve nefsinin yularını sıkı tutmalıdır. Nefsi yıpratmak için onu aç bırakmak aşkı ilahi ateşiyle kendini yakıp pişirmek lâzımdır. Hakka ve ehlibeyte kavuşmak için yegâne çare aşk ve göz yaşıdır. Ehlibeytin katarına karışmak için hüseyin'in aşkına kanlı yaşlar döküp varlığından geçmek lâzımdır. Mürşidin eteğini tutmak ve evladı resule sevgi göstermek farzdır. Çünkü onlar Seyyidülbeşerdir.
Alevilik ve Bektaşilikte (tenasüh) de vardır. Hakikata ve irfana erenler, aşka girip nefislerini hak yolunda yok edenler, yani ölmeden önce ölenler, gözlerini ebediyete yumdukları zaman kalb değiştirirler, gerçekte böyleleri ölmezler, ebediyen haydırlar, hakikata ermeyenler, Hak Muhammed - Ali'ye iman etmiyenler, mürşide ikrar vermeyenler, dünyaya tapanlar, insanları incidenler, nefisleri uğrunda dünyaya kötülük yapanlar. Hakkın buyruğunu tutumayanlar, öldükleri gün onların ruhları kötü hayvanlara girer, kalıptan kalıba geçer, bu şekilde azab görürler.
Alevilik ve Bektaşilikte hurufilik de vardır. Aleviler, levlâk, levlâke, âyeti gereğince, kâinat ve mevcudatın varlığına sebep olarak Muhammed - Ali ve evlâdını bildikleri için, bunları mevcudatın aslı olarak görürler. Cenabı Hak, Muhammed - Ali ile ilk kelâmı söyleşirken esrarı - ezeliyesinin ve kâinatın vücudunu kelâm ile emir etmiştir. sonradan inen Kur'an ve kelâmın mahsulüdür. Kur'an'daki kelâmın aslı ise yirmi dokuz harftir. Hazreti Muhammed ve İmam Ali ile beraber oniki imam, ondört masumu - pâk (8) Hatice, Fatıma 29 eder. Kâinatın aslı ve aşkı ilâhinin mânası bunlardır. Cenabı Hak kendisini bunların yüzünde ve Adem'in vechinde göstermiştir. Adem, insan, tanrını timsalidir. Ve mahlukatın eşrefidir. Adem'in yüzünde (sebalmesani) denilen yedi kat ile (esmal-hüsna) vardır. Bu sebepledir ki, bir insan, bir insanı-kâmil bir kâinattır. Gerçek Kâbe, (beytullah) bir mürşidi-kâmilin özüdür.
Bütün Alevi-Bektaşi türelerini ve bu yolun gizli inanılarını kitabımıza alamadık. Çünkü, bu uzun bilim konumuzun dışına çıkabilirdi. Bu bilgi ve izahtan kastım, Erzincan tarihinin iddia ettiği gibi, Alevi ve Bektaşilerin Kürt, İrani ve Şii olmadıklarını belirtmektir. Ve bu tarikatın ancak Türklere mahsus bir yol olduğunu, Aleiv - Bektaşi şâirlerin geçmişte edebiyat ve kültürümüze ve Türklüğe önemli hizmetler gördüğünü, ispat etmektir. Ve bu kısım üzerinde biraz daha duracağım.
Alevi ve Bektaşi ozanlar, Türk devleti idaresinin ve resmi dilin Arapça ve Acemce ile dolduğu çağlarda bile, deyişlerini milli vezinle söylemiş, yabancı kelimelerden sakınarak Türklükleriyle övünmüşlerdir. Binlerce örneği olan bu deyişlerden yalnız Elmâli tekiyesi sahibi Abdal Musa Sultan'ın bir deyişini kitabıma alayım:
Kim ne bilir bizi nice soydanuz,
Ne zerre ottan, ne hod sudanuz.
Bize meftun olan marifet söyler,
Biz Horasan mülkündeki boydanuz.
Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır,
Ne zerre günden, ne hod aydanuz.
Yedi tamu bize nevbahar oldu,
Sekiz uçmak içindeki köydenüz.
Yedi deniz bizim keşkülümüzde,
Hacem umman ise biz de göldenüz.
Bizim zahmımıza merhem bulunmaz,
Biz kudret okuna gizli yaydanüz.
Turda Musa durup münacât eyler,
Neslimizi sorsan bizi (Hoy)danüz.
Ali geldim Musa adım bahane,
Güvercin donunda kondum cihane.
Abdal Musa oldum geldim zamane,
Arif anlar bizi nice sırdanüz.
Yalnız bu deyiş, Alevi ve Bektaşilerin, Türk dilli ve milli duygulara ne biçim bağlı bulunduklarını bize gösteriyor. Bu konu üzerinde önemli araştırmalar yapan Aksaray mebusu sayın Besim Atalay, (Bektaşilik ve edebiyat) adlı eserinde diyorki:
(Bektaşilik hemen bütün istilâhlar Türkçedir, nefesler, ilâhiler, Türkçedir. Başka tarikatlardaki İran hars ve lisanının tesiri Bektaşilikte görülmez. Bu hemen Türklere mahsus bir tarikattır. Harsı, dili, vezni, duygusu ve edebiyatı Türkündür ve Türkçedir. Hattâ Bektaşiliğin mevcut bulunmadığı zamanlarda bile, Anadolu Türkleri arasında bugünkü Bektaşi edebiyatına benzeyen bir edebiyat vardı. Bektaşiliğin Türk halkı arasında bu kadar sağlam yayılmasına başlıca sebep, Bektaşi babalarının halktan doğmuş, ve halk gibi sade, basit ve teklifsiz bulunmalarıdır. Filhakika, şarktan gelen babalar, Seyyitler, Nakipler, Pirler, Mürşitler, Aleviliği Anadolu'da o kadar ehemmiyetle neşre başladılar ki, Yavuz Sultan Selim'in zavallı Türklüğe çaldığı keskin kılıcından olmasaydı, bugün bütün Anadolu'da yalnız bir Bektaşi tarikatı vardı. Bu tarikat Türklerin öz malıdır. Bazı tortuların karışmış olması bu hüküm ve kaideyi bozamaz. Türk bu öz edebiyatının karşısında derin bir vecit duyar. Bedii bir hâz alır âdeta gaşşolur.)
Yine Besim Atalay bu eserinde Türklerin niçin Aleviliği kabul ettikleri bahsinde : - Türklerin Kutybe tarafından cahil bırakıldıklarını, ve kitaplarının yakıldığını, yazılarının yağma edildiğini, ve aklı erenlerin öldürüldüğünü ve halkın tamamına dinin telkin edilmediğini ve Türkmenlerin dini telkinattan çok uzak kaldıklarını, ve bunların eski dinlerinden pek çok şeyler unutmayıp Anadolu'ya geçişlerinden sonra İran'da tessüs eden kuvvetli bir Türk edebiyatını, Türk dilinden söylenmiş, mersiyeleri, nefesleri, şarktan gelen Türkler vasıtasiyle öğrettiklerini, ve eski dinlerinden metrük kalan birçok âdetleri bunlarla birleştirerek bir felsefe halitasını vücude getirdiklerini, hülâsa ederek ve :
(- Zaman zaman, şarktan Anadolu'ya geçmiş olan davetçilerden birisi, bu suretle etrafında beş on köy toplamış ve onlara rehber olup kalmış, ve bu davetçilerin en son gelenleri de , Haci Bektaşi Veli'nin şuraya buraya göndermiş olduğu halifeleri ve arkadaşları olmuştur.) diyor.
Kadri Kemal Kop, (Düşünce ve Araştırmalarım) adlı eserinin 46-ncı sahifesinde:
(13-üncü yüzyıldan sonra Türkmenler arasında aslında Şamanilikten alınan birtakım yeni akideler sokmağa başlanıldı. Bunların hepsi de köylü kafasının kolayca anlıyabileceği şeylerdi. Aynı zamanda Şii kaide ve inanışlarına çok uygundu. Anadolu Türkmenleri bu kaide ve anânelerin tesiri altında kalarak çeşitli adlarla adlandılar. Babailer, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Tahtaçiler ve Çipniler.) diyor.
Türklerin niçin nasıl Aleviliği kabul ettikleri hakkında bende tarihimde bir bilgi vermeyi faydalı buluyorum.
Türklerin Aleviliği kabul etmelerinin birinci sebebi:
Tarihin her bir çağında gerektikçe, düşkünlere ve haksızlığa uğramışlara yardım etmekle insani ve vicdani bir zavk duyan mert ve fedakâr Türk milleti, Emeviler ve Abbasiler tarafından yoketme siyasetine uğrayan ve bu sebeple Türklere sığınan Peygamber evlâdına karşı büyük bir ilgi ve sevgi göstererek onları Arapların saldırılarından kurtarmışlardır.
Hazreti Muhammed'in vefatının birinci gününde Emevilerin entrikalariyle başlayan Hilâfet dâvasında ve kan dökmekten, manevi, bir esrar ve insani bir kemâlle uzaklaşan, ve maddi saltanat ve şöhretten el çeken İmam Ali ile kendisinden sonra aynı yolda yürüyerek fazilet, hak ve adalet uğrunda canlarını feda eden Ali evlâtları İmam Hasan ve İmam Hüseyin ve evlâdının tanrıya kavuşmak için kurdukları Alevilik ve terkitecrit yolundaki Mutu - kable - entemutu, (ölmeden önce ölmek) Menarafa nefsehu, fekad arafa rabbehu. (Nefsini bilen Allahını bilir) düsturlarını, kendilerine bir akide tanıyarak bu şart yolunda tuttukları yokluk menzili, ve mnezilden Allah kavuşmak çığırı üzerinde kurdukları tasavvuf akidesini, ve bu akidenin doğrulduğu ahlâki kemâl ve insani fazilet kapısından, insanları feragate doğru götüren, gönül, âlam ve aşkının ilâhi nağmelerini, bir tasavvuf edebiyatı halinde Türk halkına aşılamışlardı. Türk halkının yüreklerinde yer tutan bu temiz inan ve saf sevgi onları Peygamber ailesine, Alevilik ve tasavvufa sıkı bir şekilde bağlatmıştı. Türkler bu suretle Alevilik ve tasavvufun hür aşkı ve özel edebiyatının tesiri altında kalmışlardı.
Her üç Halife çağında gizli ve kendi halinde yaşayan Alevilik, Safin Savaşı ve Kerbelâ faciasından sonra müfrit bir şekil alarak Emevilerin kurdukları Nasıbi - Sünni akidesine ve dört mezhebe karşı içli bir hasım gibi meydana atılmış, bu tarikat Ali evlâtlarından beşinci İmam Câferi-Sadık tarafından Alevi-Caferi mezhebi şeklinde düzenlenip Türkistan'a karşı güdülen yoketme siyasetine karşı koyarak Ebülmüslimi Horasani kumandası altında Emevileri ortadan kaldırmış ve Hilafeti Ali evlâtlarına vermek istemişlerdi. Feragati nefis yoluna giden Ali evlâdı, bu makama geçmeyi kabul etmedikleri için bu saltanat makamı Abbasilere verilmişti. Hilâfet ve saltanat Abbasilerin eline geçince, bunlarda Emeviler gibi evlâdı Aliye ve Türklere düşman kesilerek Ebülmüslimi ve Seyyitleri babağılıkla şehit etmiş ve Türkistan'da yoketmelere başlamışlardı. Gerek bu katli-âmlarda ve gerekse Bermekiler gibi, evlâdı resulü himaye edenlerin bu yüzden akıtılan kanlariyle: her gün kafileler halinde öldürülen Ali evlâdının kanları birbirine karışmış, bunlar ayrılmaz et ve tırnak haline gelmişlerdi.
Bu kanlı hâdiseler karşısında Horasan ve bütün Türkistan'da ardı arkası gelmiyen isyânlar başlamış ve Ali evlâdının tahta geçmesi istenilmişti. Bu siyasi durumdan korkan Abbasi Halifesi Memun, Ali evlâtlarından sekizinci imam olan İmam Ali - Riza'yı veliaht tâyin ederek "Rey" şehrine götürmüştü. Memun'un bu siyaseti, bütün Abbas oğullarını telâşa düşürmüş, bunlar Memun'u kınayarak yaptığına pişman kılmışlardı. Memun'un bu zorluk karşısında İmam Ali - Riza'nın hayatına kastedip, 22 - 786 tarihinde Tus şehrinde İmamı zehirleyerek öldürmüştü. İmam Ali Riza'nın kimsesiz kalan ve yoketmek istenilen evlâtları, ve kardeşleri Horasan ve Nişabur'a kaçıp Türklere sığınmışlardı. O çağdan sonradır ki, Türkistan'da Alevilik tam yerleşmiş, Batını, Ahi, Hurufu gibi aynı inan üzerinde kurulan çeşit adlı tarikatlar Türkistan'ı doldurmuş, Aleviliği, tasavvufu ve bu tarikatları ; Erdebil'de Safeviler, Horasan, Nişabur ve Geylan'da Zahidi Geylâni Şeyh Yusufülhemedani ve Bâyezidi Bestami ile devrin Seyyitleri idare etmişlerdi. Bu Alevilik ve tasavvufu akide en son büyük Türk bilgini Hace Ahmedi Yesevi tarafından düzenlenerek H.677 yılında İmam Ali Riza evlâtlarından Haci Bektaşi Veli'ye geçmişti.
Haci Bektaş, tarikatını uğradığı yerlere yayarak H.680 inci yılında Nişabur'dan çıkmış, maiyetindeki sayısız Horasan pir ve erleriyle İç Anadolu'ya geçmiş, Osmanlı Padişahları Sultan Murat ve Sultan Orhan'dan yardım görmüş ve hattâ yeniçeri ordusuyla Anadolu Türkleri bektaşiliği kabul etmişlerdi.
İkinci sebep olarak: Haccac ile Kutheybe ve Abbasi serdarlar, Türkistan'da katli-âmlar, yağmalar yaparken, bu hareketlerinin Gaza-cihat ve şeriata uygun olduğunu ve kendilerinin "ehli sünnet" olduklarını ileri sürmüş, ve bu perde altında teslim olan hattâ İslâmiyeti kabul eden Türk halkına sonsuz zulümler yapmışlardı. İdare başında bulunan Abbasi ve Emevi halifeler; "biz peygamber vekiliyiz" diye övünürken ve bu zulümleri görmüş ve işitmiş bulunurken halkın feryadını işitmez ve üstelik olarak Türklerin yokedilmesine çalışırlardı. İslâmiyeti yeni kabul eden Türkler, bu zulümleri gördükçe, bunların "Ali ve evlâdına" sövdüklerini ve canlarına kastettiklerini işidince, bu zümrelerin gerçekten İslâm ve Peygamber vekili olmadıklarını anlamışlardı. Türk halkı, İslâmlık ve şeriât perdesi altında kendilerine yapılan bu zulümü, Peygamber ailesine reva görülen yoketmeyi gördükçe ehli sünnet ve şeriâttan iğrenerek Türkistan'a kaçan Ali evlâtlariyle birlik olmuş ve şeriâta aykırı giden Aleviliğe bağlanıp kalmışlardır.
Şimdiye kadar, Bektaşilik ve Alevilik hakkında birçok eserler yazılmış bu eserlerin bazılarında Alevilikle Bektaşilik akideleri ayrı ayrı olarak vasıflandırılmış, ve bektaşi esrarı üzerinde muhtelif fikirler yürütülmüştür. Gerçekte bir olan Alevi ve Bektaşiler yalnız Babailerle, Çelebiler, Belden gelme ile Ocakzadeler, mücerret ile mütehhil noktalarına ihtilâf çıkmışlardır. Kuruluş, inanış, türe, edep, erkân ve bütün merasimi birdir. Bu gerçekliği daha fazla genişletmek, Alevi ve Bektaşi erkânının tomarını yazmak konumuzun dışında kaldığından tarihimizin diğer kısımlarına geçiyorum. (9)
(1) Tarihi olaylar arasında bu aşiretlerden bilgi verilcektir.
(2) Bu secerinin bazı tarihi kısımlarını aşağı fasıllarda kitabımıza alacağız.
(3) Kadri Kemal Kop eserinde Pir Sultan Abdal'ın iki deyişini birleştirerek yazmıştı. Ben bunların eksik kalan parçalarını da ekledim.
(4) Bu mevanda doğu illerimizin sarp dağlarına sığınan bu Alevi türk aşiretler de büyük hatâlar işlemiş, kendilerinin tip, örf, âdet, soy ve boylarından ve son tarihi araştırmalardan ; Türk olduklarını anladıkları halde milli sevgi ile yürekleri çarpmamış, Cumhuriyet Büyük şefkati karşısında Milli ödevlerini yapmamışlardır.
(5) Ehli beyti Peygamberi Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir.
(6) On iki imam : Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, Caferisadık, Müsayi - Kâzım, ali - Rıza, Muhammed, Taki, Ali - Naki, Hasanıl - askeri, Muhammed Mehdi'dir.
(7) Tevallâ, Muhammed - Ali'nin dostlarına dost, teberrâ düşmanlarına düşman gözüyle bakmakdır.
(8) Masumu Pâkler : oniki imamın evlâtlarıdır.
(9) Alevilik - Bektaşilik tarihi ve esrarı için yazılan eserlerin en gerçekleri üstat Ziya Şâkir'in Mezhepler Tarihi ile öğretmen M.Tevfik Oytan'ın Bektaşiliğin İç Yüzü adlı eserleridir.
Not: Konuyla ilgili diğer bir kitap ise: Nasıl Müslüman Olduk? - Erdoğan Aydın
Kaydol:
Yorumlar (Atom)