muş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2016 Salı

BÖLÜM XIII : Coğrafya Bakımından Varto





Varto İlçesi: Doğuda, Hamirpet (Hanmirbey) dağları, Hınıs ve Bulanık ilçeleriyle, batıda; Mengel gediği, Palangöl ve Karlıova ilçesiyle, kuzeyde; Bingöl dağları ve Hınıs ilçesinin merkez ve Gökoğlan bucaklariyle ve güneyde; Şerafettin dağları ve Muş merkez ilçesinin Sakavi ve Ziyaret bucaklariyle çevrilidir.


Varto ilçesinin, merkez Karaköy ve Üstükran adlı üç bucağı vardır. Merkez nahiyesi: (Varto Merkez) Üstükran ve Karaköy bucaklarının tam ortasındadır. İlçe merkezi Hoşan ve Köşkar sularının çevirdiği 1750 rakımlı, ve 20 km murabbında olan Varto ovası üzerinde kurulan, Varto-Gümgüm kasabasıdır. Merkez nahiyesi, bu ova ile beraber, kuzeyden Bingöl dağlarına ve güneyden Şerafettin dağlarına doğru yükselen 1800-1900 rakımlı dağ, etek, çıplak, kısmen meşeli ve arızalı arazide kurulan 50 pare köyden ibarettir.


Üstükran Bucağı: Varto ilçesinin batısında, Kasman, Sofyan derelerinin ayırdığı 1800 rakımlı Üstükran ovasiyle, Bingöl dağlarının eteklerinde kurulan 1850-1900 rakımlı köylerle beraber 23 pare köyden ibarettir. Nahiye merkezi; 15 km murabbaında olan Üstükran ovasının ortasında kurulan Büyük Üstükran köyüdür. Nahiyenin yüz ölçüsü 200 km murabbaıdır.


Karaköy Bucağı: Varto ilçesinin doğusunda Hamirpert ve Hanşeref dağlarının yükselttiği çıplak dağ eteklerinde kurulan 21 pare köyden kurulmuştur. Bucak merkezi, Selçuk köyünden ve Hampirpert gölünden akan geniş bir su vadisi içinde kurulan Kiranlık köyüdür. 1900-2000 rakımları arasında bulunan bu nahiye köylerinin toprağı etli, kuvvetli ve ekime elverişlidir. Dağ eteklerinde bulunan köyler, kısmen sulamadan mahrumdur. Yağmurlu yıllarda çok iyi ürün veren bucağın Murat nehri kıyısına düşen köyleri ,ağaçlı, meşeli ve daha verimlidir.


Varto ikliminin dörtte üçü sulak ve toprağının fazlası verimlidir. Bu verim uzun süren kışın hava şartlarına göre, bazı yerlerde bire on iki ve on, bazı yerlerde de bire sekiz, altı ve beştir. İlçe yüz ölçüsü miktarının üçte ikisi, biçilmeye ayrılan çayırlarla, meralarından faydalanılan dağlardır. Bölgenin her yanı ot, çayır ve çimenle doludur. Hayvanlar yazın meralarla, kışın çayırların kuru otiyle beslenir.


İlçenin iklimi sert, kışı sürekli ve soğuk, kar ve kar fırtınaları pek fazladır. Yaz mevsiminin temmuz ve ağustos ayları orta derecede sıcak geçer. Birinciteşrin (ekim) ayının başında soğuk havalar başlar. Bahar ve yazdan fazla bir kış iklimi olan Varto bölgesinde 3-4 yılda bir kere kasım ayı ortalarında bol miktarda karlar yağarak nisan ayının son günlerine kadar bütün muhiti örter. Böyle yıllarda sonbaharda ekilen yeşil ekinler kar altında fazla kaldığı için çürür. Çiftçi tam mahsul alamaz. Bu zor şartlı yıllar hesaptan çıkarsa normal giden yılların cümlesinde birincikanun ayının başında ilçe muhitini örten kar, ovalarda 1-2 metre, dağlarda 3-4 metre kadar düşer. Bu karlar nisanın ilk haftasına kadar yerde kalır. Böyle yıllarda sonbahar ekinleri fazla zarara uğramaz, nisanın ortasında ve sonunda ilkbahar tohumları ekilir. Ekinler gelişir, sonbaharda alınacak mahsül ilçenin bütün ihtiyacını karşılar ve hatta civarına ihracat yapılır.


Bahar ve yaz mevsiminde ve hatta sonbaharda Varto’nun birçok kesimlerinde çoşkun dereler ve çaylar çağlar, yağmurların verdikleri kuvvetle bölgenin her yanı yemyeşil bir halı gibi süslenir. İlkbaharda muhitin her küçük arkından bile sular çoşkun akarken, bütün dereler taşkın sarı seller halinde ortalığı çınlatır. Derin derelerden müthiş sesler çıkar, dere kıyılarındaki kızıl ağaçlar arasında sürülerce koyun ve kuzular meleşir, sarı sellerden yüksek ağaçların dallarında yuvalarını yapan bülbüllerin ötüşleri gönülleri hayran eder. Bingöllerin dik yamaçlarından inen sayısız taşkın sular arasında çeşit çiçekli çayır ve çimenli arazi parçaları gözlere çarpar.  Bu renkli levhalarda küme kümei koyun ve sığır sürüleri dolaşır, boğalar, camuşlar dövüşür, atlar kişler, koyunlar baharın aşkıyla inler, kuzular tatlı tatlı meleşirdi. Kışın arasız kar sağnakları bu güzel manzaraları değiştirir, bütün muhit, şimal buz mıntıkasına döner, haftada birkaç kere Bingöl dağlarından kopan heybetli kar, kasırgaları, beyaz bir duman halinde bütün bölgeyi ve gökyüzünü kaplar, dağların müthiş bağırışı kulakları çınlatır durur.


Varto ilçesi ikliminin dörtte üçü çıplak ve ağaçsızdır. Ancak ilçenin doğu hududundaki Murat nehri kıyılarında bulunan Karaköy bucağının bir kısım köylerinde ve merkez nahiyesinin kuzeyindeki Bingöl eteklerinde kurulan birkaç köyde ve ilçenin güney hududundaki Şerafettin dağlarının eteklerinde bulunan Karameşe ve civarında, ve Üstükran bucağının güneyine düşen Çapanik dağlarının yamacında olan Kasman, Ameran ve Badan köylerinde birçok pelit, kavak ve kara ağaç meşelikleri vardır. Bunlardan başka Varto ilçesi alanından geçen birçok dere kıyılarında kendiliğinden bitmiş kızıl söğüt, suphan, buzu, kavak ve kırmızı ağaçları ve ilçenin birçok köylerinde dikilmiş ve yetiştirilmiş kavak ve söğüt ağaçları vardır.


İlçe ikliminin fazla yüksek, karlı ve soğuk olması ve karların altı ay yerde kalması yüzünden halk yemiş ağaçlarını dikmemiş ve diktiklerini de kurutmuştur. Nisbeten sıcak ve sahil bulunan ilçe merkezinde son çağlarda bazı yemiş ağaçları dikilerek semeresini vermiş, bu kasabada büyük bir azimle çalışan ve ilçe dahilinde bir mahalle teşkil edecek kadar ev ve dükkan yapan tüccar Ahlatlı İsmail Aktaş ile beraber Sadık ustanın büyük bir gayret ve yurtseverlikle yetiştirdikleri dut, vişne, erik, ceviz ağaçlarından meydana getirilmiş iki bahçe vardır. İlçe merkezinin gübey kısmından geçen Varto nehri kıyılarında bulunan “Haraba Yakup” köyü sırtlarında bir miktar yabani fındık ile yabani üzüm kümeleri ve üzüm bağlarının pek eskimiş çevirmeleri gözlere çarpmaktadır. Varto nehrinin kıyılarında eski bir kale veya şehir yeri vardır. Bu bağların ve fındıkların asırlar önce burada yaşayan ve medeniyet kuran Türk kavmi tarafından vücuda getirildiği sanılmaktadır.


Varto ilçesi merkezinin içme suları bol, ve gayet iyidir. Hoşan deresinden akan büyük bir ark, ilçenin her tarafını sular. İlçe evleri taş ve kerpiçten yapılmış, yüksek ve alçak tipdeki evlerdir. İlçe merkezinde iki yüze yakın aile var. İlçenin 110 köyü ve yirmi bine yakın nüfusu vardır.


Varto ilçe merkeziyle ovada kurulan köylerin hepsinde bostanlar ekilir, orta miktarda hıyar, karpuz, kavun, biber, domates, patlıcan, lahana, kocabaşı, fasulye gibi sebzeler elde edilir. Üstükıran bucağının dere köylerinde bir miktar bostan ekilir.


Varto ikliminde ekilen hububat; yazlık kızıl buğday, güzlük topik buğday, köse buğday, çavdar, mahlut mısır, kumdarı, akdarı, nohut, mercimektir.


Varto Gölleri: İlçe hududunun doğuda Hınıs ve Bulanık ilçeleriyle birleşeceği bir noktada, Karaköy bucağının İskender köyü başında bulunan Hamirpet dağlarının 2500 rakımlı göğsünde 20 ve 30 km. murabbında ve tahminen 200 metre derinliğinde iki göl vardır. Bunlara (Mamirbey) Hamirpet gölleri denilmektedir. Bu göllerin suları tatlı, berrak ve soğuktur. Bunlardan çıkan sular bir dere teşkil eder. Bu dere Hamirpet gölünden İskender köyü yanından bucak merkezinden akarak Murad’a dökülür. Bundan başka Üstükran bucağının Mengel köyü ile Karlıova’nın Kargapazar köyü arasındaki Mengel gediğinde 2000 rakımlı bir noktada (Gölbahri) adlı derin bir göl vardır. Bu göl de bir kaynaktır. Suyu mavi ve yüz ölçüsü 3 km. murabbaıdır. Bu göllerden başka ilçenin hududuna giren Bingöl dağlarının çeşit yerlerinde suyu lezzetli, soğuk ve birer kaynak olan birçok göller vardır. Bu göller Aras nehrinin tamamen menbaını ve Murad’ın bir kısmını teşkil eder.


Varto Alanındaki Nehir ve Çaylar

1-  İlçenin doğu hududunda olan Karaköy bucağı köylerinden doğu kuzeyden güney batıya doğru akarak Muş ovasına doğru giden Murat nehri.

2-  Şerafettin dağlarından çıkıp, batıdan doğuya doğru akan ve Varto merkez bucağının bir kısım köylerini sulayarak Çarbur vadisinde Murat nehrine dökülen Baskan-Varto nehri.

3-  Bingöl dağlarının Taçcı yaylası ve civarındaki gözelerden birikmiş, kuzeyden güneye doğru akan ve ilçe merkezinin doğusundan geçerek Baskan ve Köşkar nehirleriyle birleşen Hoşan suyu.

4-  Bingöl dağlarının Ger ve Koğ yaylalarından akıp, kuzeyden güneye doğru Alagöz geçidinde Hoşan suyunu içine alan Köşkar nehri.

5-  Bingöl dağlarının Caneseran yaylası ve civarındaki yaylalardan çıkan ve sayısız pınar gözelerinden toplanıp, Mengel deresinden batıdan güney ve güney doğuya doğru Üstükran bucağı köylerinin bir kısmını sulayarak merkez bucağının Gündemir köyü civarında Varto-Baskan nehriyle birleşen Kasman nehri.

6-  Bingöl dağlarının Tatan yaylasından kuzeyden güneye doğru akarak Üstükran nahiyesi köylerinin birkaçını sulayan ve Tatan köyü boğazında Kasman nehriyle birleşen Sofyan suyu.

7-  Bingöl dağlarının Ali-Murat, ve Şaman yaylalarından kuzeyden güneye doğru akarak Üstükran nahiyesi merkezinin sağ ve solundan geçen ve nahiye ovasındaki köylerin arazilerini sulayarak Kasman nehriyle birleşen Sorpalak çayı.


Bu nehir ve çaylardan başka Civarik, Çor ve Harik derelerinden ve ilçenin birçok kesimlerinde pınar gözelerinden çıkan sular arklara bölünerek Üstükran bucağı ile ilçenin diğer kısmındaki araziyi sular.


Bu nehir çay ve göllerin ilçe bölgesinden akmaları, kaza dağlarının zengin ve sulu bulunması yüzünden bütün Varto iklimi bol otlu, çayır ve çimenlidir. Bu zengin çayır ve meralar, sayısız koyun, keçi ve sığır sürülerini beslemeye elverişlidir. Bundan başka bakılmış özel çayırlarda bir metre boyunda yükselen yeşil otlar yaz aylarında tırpanla biçilerek hayvanatın bütün kışlık yemleri elde edilir.



Varto nehirlerinin Bingöllerde gözelere yakın kısımlarında alabalık ve aşağı kısımlarında sarı-balık cinsleri yaşar. İlçenin bütün ikliminde kurt, tilki, sansar, tavşan bulunur. Dağ ve meşeli yerlerde bol ayı ve domuz vardır. Bingöllerin en yüksek kale ve yalçın kayalıklı yerlerinde dağ keçileri ve geyikler vardır.









Bölüm XII : Varto Halkının Konuştukları Dil, Erkek, Kadın ve Soyadları






Kitabımızın yukarı bölümlerinde açıkladığımız gibi, Varto’da oturan halkın bir kısmı Yavuz Sultan Selim tarafından Anadolu’dan doğuya kaldırılan yakın çağ Türklerinden olan Cibranlı aşireti ve diğer kısmı da Harzem Türklerinden olan Hormek ve Lolan Alevileridir. Yine kitabımızın birçok yerlerinde tesbit ettiğimiz gibi bu her iki kabile de Yavuz Sultan Selim’den sonra öz Türkçe dillerini, doğudaki Kurt-baba ve Dümbeli Dağlı Türklerin o çağda konuştukları Kormançi ve Zazaca ile karıştırmış ve bugün fazlası Türkçe olan bir Zaza ve Kormançi dil halitesiyle konuşmuşlardır.


Hormekliler Horasan’dan Erzincan’a ve oradan Dersim’e sığınarak 835-1419 yılına kadar Türkçe ve ondan sonra Zazaca konuşmağa başlamış ve Dördüncü Sultan Murat devrinde H.1044 de Varto ve Kiği bölgelerine yayılmışlardır. Bu halk, bugün Varto Üstünkran bucağının, Caneseran, Kasman, Civarik, Badan, Hamu, Tatan, Danzig, Rakasan, Sofyan, Şaman, Şorik, Muskan, Haşhaş, Harik, Zengel, Mengel, Kuzi, Ameran, Büyük ve Küçük Üstükran, Çorşan köylerinde ve Karlıova’nın, Y.Şorik, Çiftlik, Kamişan köylerinde ve Kiği, Kârir bölgesinin Darahi, Hırçık, Kurdan, Maskan, Kürikân, Pircan, Sağıyan, Şirnan, Yekmal, Teymurtaş, Ağbinek, Çerne köylerinde ve Pilümer ilçesinin, Karagöl ve Tervan’ın Yukarı Ağuşen, Göller, hölenk köylerinde ve Erzincan’ın Silepür bucağının Büyükköy, Dalav, Şavşek köylerinde, Refahiye ilçesinin Gavur-yurdu, Halitler, Eski-konak köylerinde ve Nazmiye’nin Civarik, Balık, Hormek, köyleriyle Hınıs ilçesinin Koşan, Suvaran, Kolink, Harabe, Karamolla köylerinde ve Göle ilçesinin Konduk ve Gülistan köylerinde oturmaktadırlar. Bu halkın Varto ve Kiği’de bulunanları Zazaca ve Kars, Refahiye ve Kuruçay’da olanları Kormanci ile konuşurlardı.


Yukarıda geçen fasıllarda kısmen belirttiğimiz gibi, herhangi bir milletin ana dili olmayan Zaza ve Kürtçenin tetkikinde, bu dillerin aslen Türkçeden kopmuş ve sonradan Zint, Kildani, Farisi, Ermeni ve Arapçadan yığılmış bir dil ve söz yığını olduğu anlaşılmaktadır. Ari ve Midyalalı lehçelerden başlıyarak Türk ve İran dilinin karışık bir halitesi olan bu dil hakkında tarihler kati bir fikir yürütmemişlerdi. Bazıları bu dilin milattan önce İran serhatlerinde yaşıyan Turani bir kavme ait olduğunu iddia etmiş ve buna Çeçen, Çerkes, Legi dillerini misal göstermişlerdir. Fakat biz bugün bu dillerin konuşmasına bakarak ve kelimelerini tartarak bunun asılsız ve hiçbir milletin malı olmayan ve çeşit milletlerin dillerine karışarak aslından Türkçe olan bir dil olduğunu görüyor ve biliyoruz.


Bu konu üzerinde tetkikler yapan Kadri Kemal Kop, eserinde; Zazaların kaçar Türklerinden olarak İran’dan geldiklerini ve Zaza dili yüzde altmışının öz Türkçe olduğunu ve Zaza kelimesinin Türkçede dil anlamına geldiğini hülâsa ederek diyor ki:


“Kürtçe konuşanların maksatlarını ifade ederken en çok Türkçeden istiâne vehemen aynı kelimeleri tekrar ettikleri – dikkat olunmasa bile – derhal fark olunur.”


Satlık, sat, salık, kalınğ, sanık, tanık, yanık, çalık, kaşmer, kışağı, karaç, kançık, katık, kahpe, kop, koşma, kat, kab, kaz, kurnaz, kavaz, kayış, sağdiç, dal, dalda, dalav, damar, demli, dönek, maskara, üskere, tencere, tekere, çor, şor, bor, çeper, çığır, çığ, dernek, örnek, merek, tezek, ipek, kelek, pertek, terek, ölçek, çuval, çavdar, ambar, boz, koz, söz, bora, hora, pun, bum, pümpar, biçim, içim, segiç, seçim, sorgu, burgu, sürgü, suna, turna, güvercin, öredek, gerdek, melek, şepe, lape, berân, derman, yaman, sülük, şar, bar, kent, gedik, hedik, cirit, cil, çil, çimen gibi ve bunlara benzer yüzlerce söz.


Bu halk tanzimat devrinden beri okuma ve medeniyete atılmış ve milli bütünlüğe doğru ilerlemiş, Cumhuriyet devrinde Erzurum, Kiği, Muş ve Elazığ mekteplerinde yüzlerce genç okutmuş ve yetiştirmiştir. 1928 yılında bu halkın bütün köylerinde millet mekteplerine giden yüzlerce vatandaş okuyup yazmayı öğrenmiştir. Bu halkın aydın tabakası ocakları başında ana dil olarak Türkçe ile konuşur ve halkı tenvire çalışmaktadırlar. Yurtlarını ve milletlerini sevdiklerini hararetle söyliyen bu halkın, Varto ve doğu illerindeki Türk neslinin yakın bir süre içinde kendi asaletlerine ve Türk ırkına yakışmayan bu anlaşılmaz dilleri söküp atacaklarını ve ocakları başında eski dilleri olan Türkçe ile konuşarak asırlar önce yapılan bu hatayı düzelteceklerini ümit etmekteyiz.


Türk oğlunun ileride milli birlik ve bütünlükten ayrılmak acısını görmemesi, milli inanından halis kan ve ırkından şüphelenmemesi için Türkçe konuşması şarttır. Bu şart, İslam dinindeki şartlar kadar ve bir Türk için daha üstün bir farzdır.


Varto’da oturan bütün kabileler arasında pek çok eski Türk adları vardır. En çok aşiret boylarında bu adlar görülür. Mesela: Cibranlilerde, torunu, Sincar, Teymur boyları; Lolanlılarda Kaçar, Kacer, Kimsoranda, Karece, Memiş boyları; Hormeklide Karayakup, Pircan-Pircem, Alhas, Zorteymur, Baluşağı, Arslan, Gedik ve Fereşat boyları gibi.



Bugün hâlâ bu halk arasında: Bali, Muşali, Kara-Ali, Gedik, Suli, Levent, Doğan, Keleş, Memiş, Dursun, Tosun, Kurt, Yiğit, Aynal, Aslan, Tek, Koç, Durmuş, Teymur, Karaca, Çenem, Kılıç, Çolak, Çakır, Yaşar, Köçer, Seviş, Karaman gibi erkek adlariyle; Çiçek, Beyaz, Güzel, Güllü, Turna, Suna, Çeki, Sümbül, Gülsün, Gülçin, Fidan, Sevgili, Hatun, Nazlı, Gülperi, Kumru, Elmas, Şüşe, Tezgül, Akcan, Şeker, Sevdalı, Meral, Gazal gibi eski Türk kadınları adları pek çoktur. Cumhuriyet devrinden sonra doğanlar yüzde doksan öz Türkçe adlarla adlanmışlardır.












31 Mayıs 2015 Pazar

Bölüm VII: İstibdat Devrinde Doğu İlleri , Hamidiye Alayları ve Aşiret Kavgaları






Sultan Hamit, Tanzimat Türklerine ve hattâ güya Avrupa devletlerine karşı saltanatını korkudan çıkarmak için 1307-1891 tarihinde doğu illerimizde 36 atlı Hamidiye Alayını teşkil etmiş, bu teşkilâta; tarihimizin yukarı kısımlarında açıkladığımız gibi, Yavuz Sultan Selim tarafından Anadolu’dan doğu illerimize kaldırılan ve sonradan Kormanço şubesi adını alan yakın çağ Türk aşiretlerini dahil etmişti.


Sultan Hamit, istibdadını yürütmek için artık temelli olarak bu aşiretlere Kürt ve doğu illerine de Kürdistan ve kendisine de Kürtlerin babası demekteydi. Vatanına ve milliyetine hıyanet eden bu padişah, doğu illerimizin Kürdistan ve buradaki aşiretlerin de Kürt olmadığını biliyordu. Onun şahsi saltanatı uğrunda söylediği bu sözler, o gün doğu illerinin Türklüğünü yoketmeğe kâfi gelmiş, özbeöz Türk soyundan olan doğu halkını, Yavuz’dan sonra bir kere daha felâkete sürüklemişti.


Yavuz Sultan Selim devrinden önce yazılmış tarihlerin gerçekte Kürt olarak tesbit ettiği bir millet ve doğu illerimizin coğrafi durumunda yazılmış bir Kürdistan adı yoktu. Sultan Hamit bunu biliyordu. Fakat o, Tanzimat Türklerine karşı saltanat ve istibdadını ayakta tutabilmek için, coğrafi ve idari durumdan, istibdada elverişli olan doğu illerimizi o günkü, aşiretlerin her üç şubesinin nüfusça en kalabalığı, zengini ve azılısı bulunan Kormanço şubesindeki aşiretleri Hamidiye teşkilâtına alarak, bunları Türklük ve gençlik cereyanlarına karşı bir kalkan gibi kullanmak istemişti.


Dördüncü Ordu Müşirliğine tâyin kılınan Çerkes Mehmet Zeki Paşa, Erzincan’a gelmiş doğu illerimizdeki Kormanço şubesine dahil aşiretler arasında Hamidiye teşkilâtını kurmak üzere Mirliva Mahmut Paşa’ya Van, Malazgirt, Hınıs ve Varto’ya göndermişti.


Kormanço şubesi, Mil ve Silif adlı iki partiye ayrılmıştı. Bu partilerin her birine bir aşiret mirvalığı ile beher alay komutanına birer kaymakam rütbesi verilmişti.


Mil partisinin livası, Viranşehir bölgesindeki çöllerde bin çadırlık aşiretiyle dolaşan, Milan aşireti reisi İbrahim Paşa idi. Bu paşanın komutası altında : Varto, Karlıova, Bulanık’ta oturan Cibran aşiretinden teşkil edilmiş dört Hamidiye alayı, Malazgirt bölgesinde altı adet Hasanan aşireti Hamidiye alayı, Hınıs’ın Tekman, Köksü, Hacı Ömer bölgelerinde iki tane Zırkan aşireti, Hamidiye alayı, merkezi Viranşehir olmak üzere beş tane Milan aşireti Hamidiye alayı, bir tane Karaçeki aşireti alayı ve Urfa’nın Sürüç ilçesinde iki tane Berazan aşireti, Hamidiye alayları vardı.


Silif yahut Mil partisinin livası, Pantos’ta oturan Hayderan aşireti reisi Mirliva Hüseyin Paşa idi. Bu paşanın komutası altında : Muradiye, Patnos ve Van bölgelerinde oturan beş adet Hayderan aşireti Hamidiye alayı, Ağre’da bir Ademan ve bir Takoriyen aşiret alayı, merkezi Ağrı, iki Zilan ve bir adet Celâli aşiret alayları, Eleşkirt’te bir tane Sıpkan aşiret alayı vardı. Bu aşiret alaylarına birden başlayarak 33 numara sıraiyle verilmişti. Bunlardan başka Zilanlı Selim Paşa’ya bir mirlivalık rütbesi, Babakürdü şubesinden Mistoyi Miran’a paşalık verilmişti.


Her Hamidiye alayı bin iki yüz atlı idi. Her alayın başında tek bir harf okunmasını bilmiyen bir kaymakam dikilmişti. Bu kaymakam o aşiretin eski ağası idi. Her alayda yine aşiret ağasının akrabasından iki binbaşı ve aşiretin ileri gelenlerinde dört yüzbaşı ve sekiz mülâzim vardı. Bunların hiçbirisi okumak bilmezdi. Her alay kumandanı zorla bir kâtip bulabilmişti. Alayın bütün atları aşiret eratının öz mallarıydı. Bu atlara o alayın damgası vurulurdu. Alay paşalarına, kaymakam ve zabitlerine padişah hazinesinden dolgun maaşlar ve hediyeler verilirdi. Eratın silâhları, kısmen bunların eşkıyalıkta kullandığı silâhlar ve kısmen de devletten verilmiş tüfeklerdi. Ümerâ ve zabitanın kılıçları ve elbiseleri devlet tarafından veriliyordu. Doğu illerindeki bu Hamidiye kaymakamlarının sayıları, Varto’da Cibranlı Mahmut Bey, Cibranlı Sincar İbrahim Bey, Karlıova’da Cibranlı Maksut Halit Bey, Malazgirt’te Fethullah Bey, Hasanalı Halit Bey, Sıpkanlı Abdülmecit Bey’lerdi.


Bu aşiret liva ve kaymakamları, 1309-1893 yılında Erzincan’da Müşir Mehmet Zeki Paşa’nın yanında toplanarak İstanbul’a Sultan Hamid’in yanına gitmişlerdi. Sultan Hamit, bunları gözden geçirerek rütbelerini takmış ve bunların yakışıklılarına kılıç, paralar ihsan etmişti ve onlara :  “ Benim, kürtlerin babası olduğumu unutmayın!” diye iltifat etmişti.


Sultan Hamit, o gün bu aşiret ağalarına verdiği geniş selâhiyet ve rütbe ile, doğu bölgesindeki şehirlileri, esnaf ve tüccarı ve doğu illerindeki çiftçi ve halk tabakasını ve bu illerde, biz Türküz, diyenleri bu Hamidiye alaylarına birer esir gibi teslim ederek, onları aşiret alaylarına soydurmuş, kırdırmış ve ezdirmişti. Koskaca bir Türk İmparatoru olan bu zalim padişah, bilerek Türk ırkının düşmanı kesilmişti.


Hamidiye liva ve alay kumandanları, İstanbul’dan döndükten sonra, istibdadın en karanlık zirvesine çıkmış bulunuyorlardı. Bu aşiret ağaları, Hamidiye unvanı altında büyük bir debdebe ve saltanata kavuştuktan sonra kendilerini hiçbir kanuna tâbi tutmadan mülkiye adını alan doğudaki diğer aşiretleri, komşuları olan halkı, şehir ve kasabaları soymağa ve doğu illerini yakıp yıkmağa başladılar. Padişahın ellerine verdiği silâh ve salâhiyetle çok amansız harekete geçtiler. Doğu illerinde, Sultan Hamid’in ve kara kuvvetin birer müstebit ve kanlı kolları gibi uzanan Hamidiye alayları, doğunun bütün dağ ve derbentlerinde yollar kestiler, kervanlar soydular. Halkın malına ve canına kıydılar. Binlerce masum köylünün kanlarını döktüler ve bununla da kalmıyarak Hamidiye teşkilâtına girmiyen kabile ve aşiretlerin köylerine baskınlar verdiler, can yaktılar, mal talanladılar.


Hamidiye alaylarının İstanbul’dan aldığı kara fikirler artık doğu illerinin rengini tamamen değiştirmiş, müstakil hareket eden 36 kanlı beylik yaratmıştı. Bu beylikler, kendilerini yalnız Sultan Hamid’in Kürtleri ve oğulları, din ve şeriatın arkaları, insanların en kutsalları, Türklüğün düşmanları ve yurdun Con Türklere karşı müdafileri sayar ve kendilerini hiçbir kanuna tâbi tutmadan doğunun diğer kabile ve halkını karşılarında köle ve kul biliyorlardı.


Osmanlı İmparatorluğunun orta devrinden başlayıp Sultan Hamit çağında tamamlanan bu yıkıcı siyaset ve zehirli duygulardan doğan Hamidiye teşkilâtı, az bir müddet içinde doğudaki Türk nesli arasına müthiş bir kötülük ve nefret uyandırmış, milli birlik ve bütünlüğü çok ağır bir surette parçalamış, Hamidiye olmıyan halkı bu aşiretlere ezdirdikten sonra, menfaat ve saltanat hırsiyle deliren bu alayları ve hatta bir alayda olan öz kardeşleri birbirine musallat ederek, doğu illerimizin her yanını kanlarla sulamıştır.


Sözümü gerçekleştirmek için, bu acı manzara ve kanlı boğuşmalardan birkaç örnek vereyim.


Doğudaki Hayderan aşiretinin bir alayı, Tokariyan aşireti reisi Hüseyin ağa ile (1) , Eleşkirt’teki Sıpkan aşireti reisi Abdülmecit, Malazgirt’te Hasanan aşireti kaymakamı Fethullah Bey ve Halil Hasan’la ve Hasanlı Rıza Halit, Hasanlı Acem oğullariyle, Hınıs’taki Zırkan alayı komutanı Kulihan Bey, Tekman’daki Zırkaan alay kumandanı Selim Bey’le ve bu iki aşiret yine Hınıs’taki Çarek aşiretleriyle ve Varto’daki Cibran ikinci alay kumandanı Mahmut Bey, Cİbran birinci alay kumandanı Sincar İbrahim Bey’le ve Karlıova’daki üçüncü Cibran alay kumandanı Maksut Halit Bey öz kardeşi Selim ağa ile ve yine bu üç Cibran aşiret alayı Varto’daki mülkiye Hormek aşireti ile, Viranşehir’deki Millan aşireti livası İbrahim Paşa, Karakeçi aşireti reisi Dirii ile, saffıharp halinde yıllarca dövüşmüşlerdi.


Savaşlarda binlerce insan ölmüş, talanlar gitmiş, köyler yıkılmıştı. Hükümet, Hamidiye alayları arasındaki savaşları durdurmak için, ya bir nasihatçı paşa gönderir veyahut bir telle müdahale ederdi. Mülkiye olan aşiretlerle Hamidiyeliler tutuşunca, Hamidiye tarafını tutar, karşıdaki mülkiye aşiretini bastırmak için savaş yerine bazen birer tabur nizamiye askerini gönderirdi. Kendilerini Hamidiye alaylarına karşı müdafaa etmekten aciz olan doğu illerindeki diğer kabileler ve halk mecburi olarak Hamidiye alay kumandanlarına ağır vergiler verir ve bunların idaresinde köle gibi yaşarlardı.


Her iki aşiret livası ve kaymakamlar, döktükleri kanlardan ötürü hiçbir mahkeme ve adalet divanında hesap vermeğe mecbur değillerdi. Bunlar bütün aşiret halkının mukadderatlarına birer mutlak hâkimdi. Aşiretin adli idare, içtimai hukuku, aşiret reisinin elindeydi. Reis, başka bir aşiretten öldürdüğü birçok adamların kanına karşılık, kendi aşiretinden ölümlerine sebebiyet verdiği bir sürü insanların kanlarını bir dehalet ve barışma ile bağışlar, evine gelen hasım aşiret ağasının bir merhabasına feda ederdi. Bir aşiretin malı, canı, ırzı o aşiretin reisinin öz malı sayılırdı. Reis, huylandığı ve şüphelendiği bir adamı öldürebilir, bir suçluyu hapis veya affedebilirdi ve sevdiği bir kadınla buluşur, bunlar için hiçbir makam veya mahkeme, reisin hakkında tahkikat yapamazdı.


Sultan Hamid’in bu kara siyaseti, Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyeti altında bulunan doğu illerinde 36 derebeylikten ibaret olan bir Kürdistan yaratmıştı, bu siyaset, Türkleri Kürt diye vasıflandıran, onlara bu adla mensub bir iftihar takındıran, Türkün, malını, canını, adını, ırkını, milli varlığını hiçe satan, iğrenç bir siyasetti. Bu siyaset, doğuda çok feci kötülükler yaratmış, saymakla bitmiyen bu kötülükler ve Türk düşmanlığı Meşrutiyet devrine ve Şeyh Sait isyanına kadar, babadan evlâda, irsi bir hastalık gibi geçmişti.


Bu tehlikeli fikir hastalığı, mevzuumuz olan doğu illeri ve bilhassa Varto tarihinde bin türlü kanlı olaylar ve çeşit kötülükler doğurmuş, önceden yalnız Sünnilik ve Alevilik gayretiyle birkaç kere dövüşen Cibran ve Hormek aşiretleri, bu son Hamidiye teşkilâtının siyaseti karşısında birbirlerini yoketmek için yıllarca çarpışmışlardır.


Bu iki aşiretin salâhiyeti, hayatı ve kuvvetleri arasında büyük bir fark vardı. Cibranlılar : Sultan Hamid’in müstebit alayları ve Kürdistan’ın kudretli bir aşireti,  Hormekliler, mülkiye, reâya ve ahali, aşiret ve kürt sayılmayan, bayağı bir Türkmen oymağı bilinirdi.


Cibran alayı, kumandanları ve aşiret ağaları, hükümlerini Muş ve Varto idare makamlarına yürüten ümera ve zabitan, Hormek ağaları, hükümet kapısından koğulmuş, malı, canı, helâl, kâfir kızılbaşlardı.


İşte birisi asalet, salâhiyet, kudret ve zorunu göstermek için köylere ve talanlara saldıran ve öbürüsü, malını, canını, namusunu ve hakkını, istibdadın kanlı pençesinden kurtarmak için çarpışan, iki aşiret çarpışıyordu.


Cibran Aşireti, Hamidiye teşkilâtında bin ikişer yüz atlı mevcutlu dört Hamidiye alayına ayrılmıştı. Bu alayların merkezi Varto olmak üzere, Şerafettin ve Bingöl dağları arasındaki geniş alanın köylerinden kurulan ve Varto merkezinde oturan Cibranlı Mahmut Bey’in emrinde bir alay, ve Şerafettin’in kuzey eteklerindeki köylerden kurulup, merkezi Bağlı köyü olmak üzere Cibranlı kaymakam Cincer İbrahim’in emrinde ikinci bir Cibran aşiret alayı ve merkezi Karlıova’nın Tokliyan köyünde Göynük ovası köylerinde kurulmuş Cibranlı Maksut Halit Bey’in emrinde üçüncü bir Cibran aşiret alayı, ve merkezi Bulanık ilçesinde olmak üzere Cibranlı Fezzo oğlu kaymakam Selim Bey’in emrinde kurulmuş dördüncü bir Cibranlı aşiret alayı teşkil edilmişti.


Sultan Hamid’in para, rütbe, silâh ve kuvvetiyle teçhiz edilen bu dört alay, kendi bölgelerindeki halka, kasabalara ve Hamidiye olmayan diğer aşiretlere saldırarak onları kendi çiftlikleri haline getirmişlerdi. Bilhassa eskiden düşman ve kızılbaş bildikleri ve kendisinden çekindikleri Hormek aşiretini yoketmiye yeltenerek, onların Varto’daki bölgelerine, köylerine saldırmışlardı. Bu üstün kuvvetler karşısında şaşıran Hormekliler, başkanları olan Fereşat-Fero ailesinden İbrahim Talu’nun etrafında  toplanmışlardı. İbrahim Talu ve akrabaları, ilahi bir tevekkülle, canlarını ve namuslarını kurtarmak için, bu sayısız aşiret akınlarına karşı durmaya ve hiçbir kuvvete boyun eğmemeğe karar vermiş, bunlar bin zorlukla ele geçirdikleri basit silahlarla köylerinin mevzilerinde gece gündüz beklemişlerdi.


1309-1893 yılının mayıs ayında Cibranlılar, İbrahim Talu’nun oturduğu Kasman köyünü basmış, İbrahim Talu ve oğlu Zeynel ve kardeşleri Veli ve Memil ve Zengel’deki amcası Aga oğlu Selim ve kardeşleri, Kür tepesinde kuşatılmış, Cibranlı Velibilik, Memil tarafından katledilmiş ve alay kumandanı Mahmut Beyin amcası oğlu Talha, İbrahim Talu tarafından yaralanmış, beş Cibranlı öldürülmüş, Cibran süvarileri Ameran köyü üzerinden ricate mecbur edilmişti. Bu sırada Göynük’ten gelen bir tabur nizamiye askeri savaşa karışınca, İbrahim Talu ve akrabaları devlet nüfusuna saygı göstererek geri çekilmiş, bu durumdan faydalanan Cibranlılar, askerin himayesinde geri geri dönüp, dokuz Hormekli öldürmüşler ve Ameran köyünü talanlamışlardı.


Aynı tarihte Göynük – Karlıova bölgesinde bulunan Cibranlı Halit Bey’in üçüncü Hamidiye alayı, Kârir’deki Hormek aşiretine akına başlamış, bu sırada bu aşiretin reisi ve Hösnek nahiyesi müdürü bulunan ikinci Zeynel’in torunu Küçük Aga, hükümetten aldığı bir kuvvet ve bölgesinde topladığı aşiret eratiyle Kârir dağlarının sarp geçitlerinde Cibran aşiret alayını durdurarak onların Kârir bölgesine girmelerine engel olmuştur.


Yine bu yılda, Palah göl mevkiinde İbrahim Talu ile Cibranlı “Amer” aralarında şiddetli bir çarpışma olmuş, arada hayli can telef olmuş, İbrahim Talu ile kardeşi Veli’nin harikulâde cesaretleri sayesinde, götürülen talan sürüleri, Cibranlılardan geri alınmıştı.


1310-1894 yılında İbrahim Talu ve Hormek köyleri Bingöl yaylarına çıkmışlardı. Cibranlılar bütün kuvvetleriyle her yandan Hormek aşiretine yüklenmişlerdi. Bu yılın temmuz ayında Karlıova’daki Cibranlı Hatto oğullariyle Cibranlı Mahmut Bey’in sekiz yüz seçkin atlısı, İbrahim Talu’nun Bingöl’deki Hasman yaylasını çevirerek müsademeye başlamışlardı. İbrahim Talu, kardeşleri ve oğlu Zeynel ve Zeynel yaylasındaki amcası oğlu Selim ve kardeşleri birleşerek kendilerini ve yaylalarını kurtarmış, Cibranlı Alo-reşik ile birkaç Cibranlı ve Hormekli katledilmiş ve fakat Cibranlılar İbrahim Talu yaylasının bütün sığırlarını talanlayıp götürmüşlerdi.


İbrahim Talu ardı arkası gelmiyen bu Cibran akınlarından ve saldırışlarından ötürü, hükümetten yardım dilemek üzere oğlu Zeyneli Varto kaymakamının yanına göndermişti. Cibranlı Mahmut Bey, kaymakamın yanıbaşındaki sedirde oturmuş, Zeynel şikayetini kaymakama yaparken, Mahmut Bey ona sıra vermeden Zeynel’e hitaben: “ Ne yapalım sizin fermanınız padişahtan çıktı” demiş ve kapıdaki zabıta memuru, (Zeynel, Mahmut Bey’e karşı geldiği için) onu hükümet kapısından kovmuştu. Bu hadiseden sonra İbrahim Talu ve Hormekliler artık canlarından, hürriyetlerinden ve hükümetten ümitlerini keserek, bütün varlıklariyle hem Cibranlılara, hem de hükümete karşı koymaya yemin etmişlerdir.


Bir müddet sonra Üstükran nahiyesine Hormeklilerin tedibi için askeri bir kuvvet gelmiş ve Cibran aşireti bu askeri kuvvetlerden faydalanarak Hormek köylerini basmış ve eskisinden fazla karşı koyma ile karşılanarak zayiata uğramış ve geri dönmüşlerdi. Hormekliler artık hiçbir kuvvetten çekinmiyor, ve kendileri için mukadder olan ölümü bekliyorlardı. İbrahim Talu’nun meşhur olan sürmeli tüfeğinin sesi iki günde bir Hormek dağ eteğinde yükseliyordu.


İbrahim Talu’nun bu haksızlık ve zulme karşı koyması, nahiyeye gelen yüzbaşı ve mülkiye kaymakam gözünde bir isyan şeklinde görünmüş ve bu hal Cibranlı Mahmut Beyin işine yaramış, Varto merkezinden Erzincan Müşirliğine ve Sadarete yağdırdığı tellerde : İbrahim Talu ve Hormek aşiretlerinin isyan ettiğini ihbar etmiş, Varto kaymakamı bu şikâyeti tasdik ettiği için, İbrahim Talu Hormek aşiretinin tedibi için Varto merkezine bir alay nizamiye askeri gelmişti.


Bu askerle birlikte Cibran alayı Hormek köylerini tarıyacaktı. Fakat kânun ayları gelmiş, karlar yağmayağ başlamış olduğu için askeri kuvvet Varto’da yerleşmekle meşgul bulunuyordu. Tam bu sırada İbrahim Talu’nun amcası oğlu Zengel köylü Selim, Caneseran köyüne gidip, halka zulüm yapan Üstükran müdürünü dövmüş, Selim’i ele geçirmek için Varto merkezinde oturan alaydan bir tabur nizamiye askeri, binbaşı Ziya Bey’in emrinde olarak Üstükran nahiyesine gelmiş, burada Cibranlı binbaşı Ömer Ağa, iki yüz aşiret atlısiyle bu kuvvete katılarak Zengel köyüne doğru hareket etmişlerdi.


10/12/1310-1894 günü karlı yolları aşarak Zengel’e giden bu kuvvetler, Selim ve kardeşleriyle maiyetinin ateşleriyle karşılaşmış ve akşam Caneseran köyüne dönmeye mecbur olmuşlardı. Selim aynı gece de İbrahim Talu’ya haber vererek bütün arkadaşlarıyle ailelerinin alıp Bingöl dağlarının eteklerinde saklanmışlardı. İbrahim Talu, bu kar ve kış içinde aşiretinin başına bir felaket gelmemek için, onların çeşit yerlerde saklanmalarını ve nizamiye askerine karşı gelmemelerini tenbih ederek, kendisi de o gece Bingöl eteklerinde bulunan Kürte-gül mezresindeki bir küçük eve gidip saklanmıştı.


Caneseran köyüne dönen tabur, ertesi günü tekrar Zengel’e doğru hareket ederken, Civarik deresinde silahlı bir adamın Küte-gül’e gittiğini görerek, bu piyadenin izine düşerek ansızın İbrahim Talu’nun saklandığı küçük evi kuşatmış ve ateşle karşılaşınca ilk iş olarak evin kapısına doldurduğu bir yığın ota ateş vererek İbrahim Talu’yu ateş ve dumana boğmuşlardı.


İbrahim Talu’nun yanında üç oğlu ve silahlı on hizmetçi vardı. Bunlar ateşte yanacaklarını görünce İbrahim Talu göğsüyle ateş ve alevleri yararak hasımlarının üzerine atılmış, fakat kapıdaki kar şepelerinde ve seviklerde mevzi alan binden fazla asker ve Hamidiyelilerin birden açılan silahlarının kurşunları arasında yere serilmiş, onu takip eden bütün arkadaşları birbirinin üzerine cansız olarak yığılmışlardı. (2)


Hürriyet şehidi kahraman İbrahim Talu’nun ölümü , aşiret arasında yıldırım hızıyla yayılmış, halk kendilerini toplayıncaya kadar asker ve Hamidiye alayı Varto’ya yetişerek zaferlerini telle Sultan Hamid’e bildirmişlerdi.


Bu feci hâdiseden ötürü Varto ve Kârir’de bulunan bütün Hormek halkı, derin bir mateme bürünmüş, o sırada Kârir’de bulunan İbrahim Talu oğlu Zeynel, babasının intikamını almağa and içmiş, ve 1311-1895 yılı baharında Varto’ya dönerek amcası oğlu Zeynel köylü Selim’i aşiretin başında bırakmış, kendisi ve 17 yaşındaki kardeşi Veli ve on beş fedai atlısiyle dağlara çıkmıştı. (3)


Zeynel, ilk müsademesini Cibranlı Kör Ahmet ağanın adamlariyle Karaboğa tepesinde verdi. Bu müsademeye Tatan köyündeki bir bölük asker de karıştı. Zeynel’in atı vuruldu ve iki Cibranlı katledildi. Zeynel ve Veli, küçük çeteleriyle durmadan Cibran köylerine saldırıyor, ele geçirdikleri düşmanları öldürüyor ve bu çeteleriyle ortalığı velveleye veriyorlardı. Cibranlılar, Hormeklilerin topluluğuna saldırmıya vakit bulamıyor, hep Zeynel’in peşinde dolaşıyorlardı.


1311-1895 yılı sonbaharında, yurdumuzdaki Ermeniler, Van, Muş, Çapakçur, Kiği dağlarında komiteler teşkil ederek şekavet ve fedailiğe başlamışlardı. Askeri birlikler ve Hamidiye alayları bazı yerlerde bu isyanları yatıştırmak için harekete geçmişlerdi. Kiği’de bir Ermeni köyü üzerinde Çapakçur Zazalariyle, üçüncü Cibran aşiret alayı komutanı Halit Bey’in kuvvetleri arasında kavga çıkmış, Zazalar kendilerini toplayıncaya kadar kırk kişi ölü vererek Zermak köyü üzerinden Çapakçur’a dönmüşlerdi. Kış gelmiş, karlar ortalığı beyaza bürümüş, yollar kapanmış, Zeynel Kârir bölgesine çekilmişti. Zeynel’in takibi için gelen bir bölük asker, Tatan köyünde bekliyordu.


1312-1896 yılında Zeynel, yine akınlarına devam etmiş, defalarca hasımlariyle çarpışmıştı. Zeynel aynı zamanda okumuş bir genç ve bir milliyetçiydi. Onun tazminat Türklerine muharebesi ve ilgisi vardı. Varto’daki kaymakam ve Hamidiye kumandanları bu ciheti bildikleri için çok fazla kendisiyle uğraşıyor ve fakat bir türlü ele geçiremiyorlardı.


1313-1897 yılında, Cibran Hamidiye kaymakamlarının araları açılmış ve bunlar yer yer kavgaya tutuşmuşlardı. Zeynel bu durumdan faydalanarak Göynük’teki Cibranlı kaymakamı Halit Bey’le birleşip, kaymakam Cicar İbrahim Bey ve onun amcası oğlu Kör Ahmet ağanın köylerine baskın verip, birçok adamın ölümüne sebebiyet vermişti. Bu yılın sonbaharında Zeynel hastalanarak Caneseran köyüne gelip Seyit Ali’nin evinde yatmış, Tatan’da bulunan yüzbaşı Süleyman Efendi ve Hamidiye süvarileri bu haberi alarak, Zeynel’i burada kuşatmış ve ilk çarpışmada bir zaptiye vurulmuş, İbrahim Talu’nun âkibetinden ibret alan Hormekliler Caneseran’a akarak, muhasarayı kaldırmışlar, Zeynel yalnız atına binerek çetesinin başına geçmişti.


1314-1898 yılı yazında : Varto’daki Cibranlı Mahmut Bey’le, Cibranlı kaymakam Sincar İbrahim2in araları bozulmuş, Mahmut Bey’in atlıları Tatan köyünü talanlamış, her iki alay arasında Leylek dağında yapılan savaşta, Cibranlı Mahmut Bey katledilmişti.


Bu sırada Varto’da bulunan bir alay nizamiye taburu, Zeynel’in derdestin bahane ederek bir alay Hamidiye ile Hormek köylerine saldıracaklardı. Zeynel aşiretin başından ayrılmış, çetesiyle dağlarda dolaşıyordu. Aşiretin idaresi amcası oğlu Selim’in elindeydi. Selim cesur, yiğit ve zeki bir başkandı. Başına gelecek felâketi anlamış, hiç olmazsa hükümetin takibinden aşiretini kurtarmak maksadiyle, Hormek köylerinin yirmi bir muhtariyle Erzincan Müşiri Ahmet Zeki Paşa’nın yanına giderek Zeynel’den başka, bütün Hormeklilerin affını çıkarmış ve dönerken Hormek köylerinden dört yüz atlı seçmiş, bunlarla kendi köylerini muhafaza etmeyi ve karşılıklı olarak Cibranlılara saldırmayı kararlıştırmıştı.


Zeynel’in affına imkân yoktu. O bütün jurnallarda, jöntürk çetesi, stibdadın düşmanı eşkıyayı meşhure olarak tanınmış, desdesti için her vakit Varto, Hınıs, Tercan, Göynük ova ve dağlarında kuvvetli askeri müfrezeler ve Hamidiye alayları dolaşmıştı. Zeynel bu sırada Bingöl dağlarında idi.


1316-1900 yılının bir yaz günü maktulCibranlı Mahmut Bey’in kardeşi binbaşı İsmail, Zeynel’in Halitan çayırında bulunan tüccar Kota’nın çadırına gideceğini haber almış, Varto’da seçtiği seksen atlıya asker elbisesini giydirerek Zeynel’in yolunda pusu kurmuştu. Zeynel bu pusuyu farkederek savunmağa başlamış ve ilk önce bu atlıları asker sandığı için, Caneseran köyü yaylasına kadar dövüşerek geri çekilmiş, burada atlıların talana saldırdıklarını görünce, bunların Hamidiye olduğunu anlamış ve şiddetle hücuma başlayıp bu atlıları “Ger” yaylasına kadar kovalamış, dört Cibran atlısını öldürmüştü.


Selim, Erzincan’da affa uğradıktan sonra, kardeşi Mustafa Üstükran nahiyesi müdürü olmuş ve Hormek köylerinin muhafazası için nahiye, merkezine bir bölük asker gelmişti. 1317-1901 yılının mayıs ayında Sincar İbrahim Bey’in oğlu Mehmet ve akrabası Hasan Ali kumandasındaki dört yüz atlı, Üstükran bucağına hücum ederek bu köyün malını götürmüş, köydeki bölük kumandanı yüzbaşı, talanı almak için Hamidiyelilerin önlerine geçerken Cibranlı Hasan Ali tarafından kamçı ile dövülerek geri dönmüş, tam bu sırada Selim yıldırım gibi yetişerek emrindeki kuvvetin başında bizzat ileri atılarak, Cibran atlılarını önlerine katıp, Tatan boğazına kadar sürmüş, bütün talanı geri aldığı gibi, Cibranlılardan öldürdüğü yedi süvarinin de at ve silahlarını ganimet olarak getirmişti.


Zeynel bu haberi Kiği’de duymuş, o da akrabalariyle beraber çalışmak üzere affa uğramyı arzu etmiş ve Kiği köylerinde çetesini kardeşi Veli’ye teslim ederek, Ulaş oğlu Mustafa ağanın nüfus tezkesini alıp İstanbul’a gitmiş ve fakat burada Cibranlı işçilerinin ihbarına uğrayarak Harbiye Nazırının huzuruna götürülmüş, nüfus kağıdını ibraz edip Mustafa olduğunu iddia etmiş, tam bu sırada Varto’dan gelen bir telde Zeynel’in çetesiyle Bingöl’deki yaylalara saldırdığı bildirilmiş, bu muamma karşısında Harbiye Nazırı, Zeynel’i bir tabur askerle Erzurum’a teşhis için göndermiş. Zeynel, Erzincan yolunda firar ederek az bir müddet sonra kardeşi Veli ve çetesiyle birleşip dağlara çıkmıştı.


Bu hâdiseden sonra Zeynel şiddetle aranmağa başlanarak gıyaben idama mahkum edilmiş ve küçük çetesiyle Yavi bucağından gelirken üçüncü Cibranlı aşireti alayı, binbaşı Derviş Bey’in atlılariyle karşılaşmış, yapılan müsademede Derviş Bey’in iki amcası oğlu Zeynel ile Veli’nin elinde katlolmuş, Zeynel Çivreş dağlarına çıkarken, burada misafir kaldığı Sileper köylü Sâdi ağanın evinde 1318-1902 yılının haziran ayında üçüncü Cibranlı alay kumandanı Halit Bey’in atlıları tarafından çevrilmiş, burada bir atlı Cibranlıyı öldürüp kurtulmuştur.


Yine 1318-1902 yılının temmuz ayında, İstanbul aşiret mektebinden mezun olan maktul Cibranlı Mahmut beyin oğlu Halit Bey, babası yerine ikinci Cibranlı aşiret alayı kaymakamı olarak aşiretinin başına geçmiş, bu adam, üçüncü Cibranlı alayı kaymakamı olan diğer Halit beyle görüşerek Zeynel’in takibi için Bingöl dağlarına askeri kuvvetler tahrik ettikten sonra, bütün aşiretleriyle Varto ve Hormek köylerine ve Selim’e saldırmışlardı.


Zeynel artık dağlarda, Selim yirmi kadar cesur akrabası ve Hormek atlılariyle birlikte Cibranlıların çok üstün kuvvetlerine karşı bir saffıharp halinde dövüşüyordu. İlk akın 1318 yılın ikinciteşrin ayında başlamış, her iki aşiret Mengel gediğinde dövüşmüş, bu savaşta Selim’in amcası oğlu Hüseyin öldürülmüştü. Fakat Selim, Cibran kuvvetlerini Kargapazar köyü istikametine kadar püskürtmüştü.


1319-1903 yılı baharında, ikinci Cibran aşiret alayı, Varto’dan Hormek köylerine saldırmıştı. Leylek dağında yapılan müsademede her iki taraftan birkaç kişi ile Selim’in yeğeni genç İbil vurulmuştu. Bu savaşlar 1321-1905 yılına kadar durmadan devam etmiş, her iki taraftan iki yüzden fazla yiğit öldürülmüştü. Ölenlerin iki katı Cibranlı idi. Cibran ağalarından Hatto oğlu Şerif ve Mustafa’dan başkası savaşa gelmediği için, bunlardan bellibaşlı kimse ölmemiş, buna karşılık Selim’in akrabasından Hüseyin ve İbil gibi iki sayılı yiğit vurulmuştu.


Selim bunların intikamlarına karşılık alay kaymakamlarından birisini öldürmek istiyordu. Fakat bu Beyler, Selim’in silahından çekinerek savaşa gelmiyor, sayısız atlılarını gönderiyorlardı. Selim bunu bildiği için bunların köylerine kadar hücum etmeyi düşünmüş, akrabalarından Talu oğulları, Memil, Veli ve Gülâbi oğulları Aga ve Mustafa’yı üç yüz seçkin atlı ile arkasına takarak Kargapazar köyüne defalarca hücum etmişti.


Cibran ikinci ve üçüncü alay kuvvetleri, Kargapazar’da toplanmış, Selim’in akınlarına karşı durmuşlardı. Selim her savaşta iki yüz metre atlılarından ileri gidiyor, atından inmeden Cibran süvarilerine saldırıp elindeki dokuzlu tüfeğini makine gibi işletiyordu. Selim, 1321-1905 haziran ayında üç yüz kişilik kuvvetiyle Mengel gediğinde, Cibranlıların yedi yüz atlısiyle karşılaşmış, ilk çarpışmada bunları yerinden oynatarak önüne katmış ve büyük bir asabiyetle süvarilerinden ayrılarak üç yüz metre ileri atılıp Cibran atlı kollarının içine düşmüş ve yan ateşine tutulup atı üzerinden yere yuvarlanmıştı. Hormekliler yetişinceye kadar Cibran atlıları Selim’in cesedini alıp Kargapazar köyüne savuşmuşlardı.


Selim’in ölüm haberi, süratle bölgeye yayılmıştı. O gün askeri müfrezeler tarafından takip edilerek Tercan dağlarından Bingöllere gelen Zeynel, bu acı haberi duyunca ertesi günü Mengel gediğinde olan Hormek kuvvetlerinin başına geçerek Kargapazar köyünü kuşatmıştı.


Selim’in cesedini almak için köyün, Hormekliler tarafından kuşatılacağını bilen Cibranlılar, o gece Kargapazar’a iki binden artık kuvvet yığmışlardı.


Zeynel üç koldan köye hücum ederek bizzat köy camiinin kapısına kadar ilerlemiş, bu sırada arkadaşlarından İbrahim Mitti’nin orada ve Selim’in kardeşi nahiye müdürü Mustafa’nın köy arkasında vuruluşu yüzünden, Hormek kuvvetleri geri çekildiği için, Zeynel müşkül duruma girmiş ve fakat yerinde sebat ederek köyü kurşun yağmuruna tutmuş, bu son vaziyetin hesap aşırı çıkacağını anlayan her iki aşiretin şeyh ve hocaları araya girerek Selim’in cesedini Zeynel’e teslim edip muhasarayı kaldırmışlardı. (4)


Selim’in katli, doğu illerindeki alevileri, Hınıs’taki Çarek aşireti, Varto ve Kiği’deki Lolan ve Hormek aşiretleri üzerinde dehşetli tesirini göstermişti. Bu sırada Varto’da meclis âzası olan Lolanlı Mehmet ağa ve aşireti savaşa karışmış, Mehmet ağanın kardeşleri Selim ve Hasan, Cibranlılar tarafından öldürülmüştü.


Kiği’deki Hormek aşireti reisi Küçük Ağa, akrabasından Kürikânlı Kamer ağa, büyük bir kuvvetle üçüncü Cibran alayının Sağnıs köyüne inerek bu köyde birkaç kişi öldürmüş, köyü talanlamış ve kendisinin de Veli adlı yiğit bir kardeşi vurulmuştu.


Zeynel artık askeri kuvvetlerden çekinmiyor, Hormek aşiretinin başına geçerek Selim’in intikamını almağa çalışıyordu. Selim’in katlinden iki gün sonra, ikinci alay komutanı Halit Beyin amcası İsmail ve Hasan yedi yüz kişilik bir kuvvetle hudutta olan Rakasan köyünü ansızın basmış, Hormekli Musa Gedik’le üç adam öldürmüş, bu köyü talanlamıştı.


Bu müsademenin ikinci günü Zeynel ve kardeşi Veli, iki yüz elli atlı ile Gedik Mezarı mevkiinde Cibranlıların dört yüz atlısiyle karşılaşmış, Veli büyük bir heyecanla dört yüz metre ileriye atılarak düşman kolları arasına girerek, Zeynel ve atlıları yetişinceye kadar üç yiğit Cibranlıyı öldürüp silahlarını almış. Zeynel ve süvarileri Cibranlıları Leylek köyüne kadar sürerek yedi adam öldürmüştü. Zeynel o günün gecesinde Muzuran köyünü basmış, dört Cibranlı daha öldürmüştü. Zeynel ölümle kucaklaşacak ve fakat Selim’in intikamını alacaktı. Çarek ve Lolan aşiretleri de Zeynelle harekete geçecek ve sayısız kanlar dökülecekti.


İkinci Cibran aşiret alay kaymakamı Halit Bey (5) bu tehlikeyi tamamen idrak etmiş, Zeynel’in aşireti başından ayrılarak tekrar dağlara çıkması için Varto merkezinden sedarete teller yağdırmış, bütün bu şikayetlerinde İttihat Terakki Cemiyetinin bir çetesi olan Zeynel’in aşireti başına geçerek Padişah kuvvetlerine ve Hamidiye alaylarına saldırdığını ve önü alınmazsa bunun bir isyan halini alacağını bildirmişti.


Esasen Zeynel bu suçla suçlandırıldığı için gıyaben idama mahkum edilmiş ve iradei senniye ile (ahzu-giriftine) yakalanmasına emir verilmiş, yıllarca askeri müfrezeler tarafından takip edilmekte idi. Halit Bey’in bu telleri bir hatırlatma olmuş, mütesarrıfı bir alay nizamiye askeri ile Varto ve Üstünkran nahiyesine gelerek işe el koymuş, Zeynel çetesini alarak Bingöl dağlarına çıkmış, Selim’in kardeşi Veli ile Zeynel’in kardeşi Ali ve Hormek ağaları paşa tarafından nahiyede toplattırılıp bunlar zoraki bir barışla Cibran ağalariyle barıştırılmış ve bu suretle bu kanlı savaşlara bir son verilmişti.


Zeynel askeri kuvvetler tarafından takip edilerek Bingöllerde izini kaybedip kışı Kiği ve Tercan köylerinde geçirmiş, 1322-1906 yılı baharında bir kere Palandöken dağlarında kendisini gösterdikten sonra atlılarını dağıtmış, kendisi, kardeşi Veli ve karısı Fatma ve oğlu küçük Haydar ve hizmetçisi Hasan’la izini kaybedip Varto’nun Caneseran köyü mezresinde Seyit İbrahim’in evine gelip saklanmıştı. Tam bu sırada yine Bitlis valisi ile mutasarrıf ve nizamiye alay komutanı Zeyenl’in derdesti için Varto merkezine ve Üstünkran nahiyesine gelmiş, Zeynel’in izini bulamadıkları için Varto’da bir piyade taburunu bırakarak geri gitmişlerdi.


Bu yılın mayıs ayında Zeynel’in Seyit İbrahim mezresinde saklı olduğu, birisi tarafından tabur komutanına ihbar edilmiş, tabur komutano ve Cibranlı binbaşı Kör Ahmet ağa kuvvetleriyle şafakta Seyit İbrahim’in düzlükte olan tek bir evini kuşatmış, birden içeriye otuz silahlı girmişti. Bir dakika içinde bunlarla Zeynel ve kardeşi Veli arasında korkunç ve kanlı bir müsademeden sonra; asker ve Hamidiyeliler içerde on iki ölü bırakarak dışarı kaçmış, ev sahibi Seyit İbrahim’in oğlu Hüseyin de bu meyanda öldürülmüş, dışarı kaçan neferler bir çığlık kopararak evleri kuşatan kuvvetlerin dağılmasına sebebolmuş, Zeynel ve kardeşi Veli ile hizmetçileri Hasan dışarı atılarak asker ve Hamidiye kuvvetlerinin bu şaşkın durumundan yol açarak süratle ilerlemiş, Veli koluna taktığı beş mavzerle küçük Haydar’ı omuzlayıp evlerden uzaklaşmışlardı. Zeynel’in gebe olan karısı Fatma gidemediği için öldürülmesini kocasından rica etmiş. Veli kadının alnından kurşunlayarak yere yuvarlamış, yollarına devam etmişlerdi.


Binbaşı Cibranlı Kör Ahmet ağanın talihi bu sefer Kürte-gül’de olduğu gibi işlememiş, o son bir gayret olarak birçok atlı ile Zeynel’in yolunu kesmiş ise de, dört nefer maiyetini ölü bırakarak geri kaçmış. Zeynel ve kardeşi ile hizmetçisi süratle gözlerden kaybolup Bingöllere tırmanmışlardı.


Bu kanlı hâdiseden sonra Bitlis valisi ve alay komutanı sayısız kuvvetle Üstünkran nahiyesi köylerine gelerek bölgenin meşelerinde ve dağlarında aylarca Zeynel’i aramış, bu meyanda Hormeklilerden yüzlerce kişiyi kızgın şişlerle dağlıyarak eziyet etmiş ve Hormek köylerinin bütün mallarını ve erzakını asker ve Hamidiye atlılarına yedirmiş. Hamidiye atlıları köyleri talanlamıştı. Vali ve alay komutanı 1322-1906 yılının sonteşrin ayında Muş’a çekilirken, Üstünkran nahiyesinin bütün köylerini çıplak, aç, sefalet içinde terketmişlerdi.


Zeynel artık bütün civar ilçelerde asker ve Hamidiye alayları tarafından aranılıyordu. Kış gelmiş, dağlar kapanmıştı. Barınacak hiçbir yer yoktu. O son bir çare olarak Viranşehir’de bulunan Milanlı İbrahim Paşanın yanına gitmişti. Paşa, Zeynel’i kapısında görünce sevinmiş bir gün sonra Karakeçi aşiretine misafir giderken Hamidiye ve Cibranlıların düşmanı olan Zeynel’i tutmalarını oğullarına ısmarlamıştı. Bu sırada çok acayip bir hâdise zuhur etmiş, Arapların “Şamar” aşireti yüzlerce süvari ile paşanın çadırları kapısında olan at ve deve ılgılarını önlerine katıp sürmüşler, bütün Milan aşireti, Zeynel kardeşi Veli ve on beş atlısı bu talancılarla dövüşmüş, Zeynel ve  atlıları burada da akla sığmaz bir cesaret göstererek Arapların önlerini kesmiş, beş kişi öldürerek onların at ve silahlarıyla birlikte paşanın talanını geri almışlardı. Paşa bu kavgayı işitip eve dönünce Zeynel ve kardeşi Veli’yi kucaklıyarak gözlerinden öpmüş, ağır hediyeler vermiş, bunlar için ayrı bir çadır kurarak istirahatlerini temin etmişti.


Paşa candan Zeynel’e hayran olmuştu. Ona büyük bir iyilik olsun diye İstanbul’a Sultan Hamid’in yanına gidip affa uğratmasını düşünmüş ve 1323-1907 yılı baharında İstanbul’a gitmişti. Paşanın Sultan Hamit’le arası çok iyi idi. Padişah ona oğlum diye hitabederdi. Fakat jöntürk tanıdığı Zeynel’i asla affedemezdi. Hatta onun teslimini İbrahim Paşa’ya irade buyurmuş, paşa süratle eve dönerken Diyarbakır’dan Zeynel’e gizli bir haber gönderip onun hemen Viranşehir’den ayrılmasını bildirmişti.


Zeynel bu haberin mânasını biliyordu. O gece atlılarını alarak Viranşehir’den çıkmış ve hiçbir yerde saklanmaya lüzum görmeden bir hafta sonra Bingöl dağlarına çıkmıştı. Bu yıl Zeynel pek az takip edildi. Dağlarda verdiği birkaç müsademeden sonra Dersim’e gitti. 1324-1908 yılında Dersim’den dönerken, Sultan Hamit tahttan indirilmiş, meşrutiyet devri başlamış, ittihatçılar herkesten önce Zeynel ve akrabalarının affını telle Varto kaymakamlığına bildirmişlerdi. Zeynel ve bütün Hormek mahkumları beş yüz atlılık bir düğün alayı gibi destelerce davul ve zurnaların sesleri arasında Varto hükümet konağı önünde saygı ile eğilip aflarını almışlardı.









(1) Bu savaşta, meşhur Hayderanlı Tahir Han öldürülmüştü.
(2) Bu cesetlerin altında yalnız İbrahim Talu’nun oğlu Ali sağ çıkmıştı.
(3) İbrahim Talu, “Bir gün ölürsem, silahımı Veli’ye, evlerimi Ali’ye, aşiretin idaresini Zeynel’e veriniz!” demişti.
(4) Cibranlılar, Selim’in cesedini yıkayarak bir kat ipekli yatak içinde saklamış, onu bir arabaya yükletip ölüsüne saygı gösterip, uğurlamak şartiyle büyük bir âlicenaplık yapmış, arabayı köyün başında olan Zeynel’e göndermişlerdi.
(5) Halit bey Tatan müsademesinde öldürülen kaymakam Mahmut Beyin oğludur. Büyük harpte miralay olan bu adam Şeyh Sait isyanında Bitlis’de asılmıştır.










EK:




Doğu 1310

işte solhan ve işte kocaman
dağlarıyla akraba
ve gülleriyle hısım
olduğumuz palu
gözleri korkunç bir deprem
hem aslı, hem kerem
gibi yanan süvari:
ibrahim talu

işte akşam ve işte çapakçur
ve çapakçur’da akşam
bir divânıharp gibi kurulur
ağır giden bulut müfrezeleri
hem bulanık, hem firarî
yağmur
ve bir vur emri gibi ansızın
bir akar suya doğrulur
hınıs’tan kopan süvari:
ibrahim talu

işte caneseran köyü ve kar
kar, palandöken dağlarında
bir isyan bastırır gibidir
işte hormek köyleri çevrilmiş
duvar
bir kurt yüzüdür, ince
sivrilmiş
cibran ovası
sanki mevzi almış
gibi kar
hem başıbozuk, hem seferî
hormek’ten inmiş iniş
ölümü savuran süvari:
ibrahim talu. (Yavuz 2006: 107) 



Bu yazıda, Hilmi Yavuz’un “doğu 1310” adlı şirinin I. bölümünün, metaforik yapısının ortaya konulmasına ve bu metaforik yapının gönderimde bulunduğu anlamın çözümlenmesine çalışılacaktır. Sözü edilen metaforik yapı konusuna geçmeden önce şiirin başlığında kullanılan 1310 yılı üzerinde durulmalıdır.


1310 yılı, şiirde adı sık sık geçen İbrahim Talu ile ilişkilidir. M. Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında belirttiği gibi, Fereşat-Fero ailesinden olan ve Sultan Hamid döneminde yaşayan İbrahim Talu, Hormek aşiretinin reisidir (1961: 94-99). Fırat, Abdülhamid’in o dönemde güç bulan milliyetçi hareketin önüne geçmek için bozguncu Kürt çetelerine destek verdiğini ve destek alan bu bozguncu çetelerden olan Karlıova ve Cibran aşiretlerinin, Türkmen İbrahim Talu ve aşiretine saldırdığını belirtir (Fırat 94-5)


Yaşadığı dönemde, yiğitliği, cesurluğu ve mertliği ile ün salan İbrahim Talu ise, bozguncu çeteleri “püskürtmeyi” başarır (Fırat 1961: 94), fakat Sultan Hamid’in para ve silah yardımında bulunduğu Cibran aşiretinin oluşturduğu Hamidiye alayları, gittikçe daha fazla güçlenip kendilerinden olmayan aşiretlere saldırmaya başlarlar. En büyük hedefleri ise, Kızılbaş bildikleri ve eskiden beri çekindikleri Hormek aşiretidir. Hamidiye alayları, Hormeklilerin Varto’daki köylerine onları yok etmek için saldırırlar. Öte yandan, İbrahim Talu, bu saldırılara karşı koymak için adamlarıyla birlikte tetikte bekler (Fırat 1961: 99)


İbrahim Talu ve aşireti, Hamidiye alaylarının yanı sıra, dönemin kaymakamına ve nizamiye askerine de karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Çünkü kaymakamın dediğine göre, ferman padişahtan gelmiştir. Nizamiye askeriyle Cibranlılar, Hormek köylerini kuşatırlar, fakat Ocak ayında olunması nedeniyle kuşatmada zorlanırlar. Bu sırada, İbrahim Talu’nun amcasının oğlu Selim, halka zulüm yapan Üstükran müdürünü döver. Bunun üzerine nizamiye askerleri ve Cibranlılar, Selim’in peşine düşerler (Fırat 1961: 100)


Şiirin başlığı olan hicri 1310, miladi 1894 yılında Selim, İbrahim Talu’ya da haber vererek, bütün arkadaşlarıyla ailelerini alıp Bingöl dağlarının eteklerinde konuşlanmıştır. Daha sonra, İbrahim Talu, Kürte-gül “mezresi”ndeki küçük bir eve gidip saklanır. Düşman taburu, silahlı bir adamın Kürte-gül’e gittiğini görür ve onun peşine düşerek İbrahim Talu’nun evini kuşatır. Tabur, evi ateşe verir, bunun üzerine İbrahim Talu ateş ve alevleri yararak düşmanın üzerine gider; ama açılan ateş sonucu İbrahim Talu ve onunla birlikte üç oğlu hayatını kaybeder (Fırat 1961: 101)


Fırat’tan hareketle özetlenmeye çalışılan bu öykü, şiirde doğrudan anlatılmaz, bunun yerine metaforlar ve çeşitli yer isimlerinden hareket edilerek okura sezdirilmeye çalışılır. Solhan, Palu, Çapakçur, Cibran gibi isimler, 1310 tarihiyle birlikte, sözü edilen olaya işaret ederler; fakat bu kertede asıl söylenilmesi gereken, Yavuz’un başarısının, bahsedilen öyküyü anlatırken, inşa ettiği metaforik düzlemler olduğudur. Şimdi, öne sürülen düşüncenin görünür kılınmasına çalışılabilir. 


Geleneksel edebiyatta, gülle gönderme yapılan padişah, “Doğu 1310” şiirinde “hısım” olarak nitelenmiştir. Padişahın hısım olması düşüncesi, İbrahim Talu’nun bahsedilen öyküsüyle paralellik gösterir. Daha önce sözü edildiği gibi, Sultan Abdülhamid, fermanında İbrahim Talu’nun öldürülmesini istemiştir. Böylelikle, gül ve onun Osmanlı şiirinde işaret ettiği padişah, hısımdır. Yavuz, bu şekilde, Osmanlı şiirinde her türlü denetimin merkezi olan hükümdara ilişkin gül mazmununu, mutlak itaat edilen ve sevgili bağlamlarında değil de, hısım olarak kullanarak geleneksel mazmunu dönüşüme uğratır. 


Bahçeye ait bir unsur olan gül, aynı zamanda merkezi yapıyı da işaret eder. Bir başka ifadeyle, bahçenin Osmanlı şiirinde saraya işaret etmesi, bu mazmunun merkeze gönderimde bulunduğunu ortaya koyar. Öte yandan, periferinin simgesi olan dağın akraba olması, söz konusu merkez-periferi (çevre) çatışmasını güçlendirir. Hatırlanacağı gibi, bir başka bağlamda başkaldırıyı ve periferiyi temsil eden Pir Sultan Abdal, çoğunlukla dağla birlikte anılır. Ayrıca, Dadaloğlu’nun “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” mısrası da, sözü edilen doğa ve periferi ilişkisini destekler.


Gülün hısım, dağın akraba olması, İbrahim Talu’nun merkeze (padişaha) karşı oluşuyla birlikte daha anlamlı kılınmış olur. Doğaya ait gül ve dağ sözcüklerinin hısım ve akraba olarak nitelendirilmesi, aynı zamanda doğu toplumlarının yapılanmasıyla ilgili bir başka unsuru ortaya koyar:

Gül ↔ Hısım
Dağ ↔ Akraba

Doğaya ait bu metaforlar, doğu toplumlarının yerel bağlamda aşiret, evrensel bağlamda yaban toplumlar olarak akrabalık ilişkilerine dayalı bir yapılanma içinde olduklarına gönderimde bulunur. 


Doğaya ait ikinci metaforik düzlemse, askerliğe ilişkin sözcüklerdir. “Doğu 1310”da, doğaya ait unsurlarla, askerliğe ait unsurlar arasında metaforik düzlemde bir ilişki kurulmuştur. Bu metaforik düzlemi şöyle sıralayabiliriz:

Doğa ↔ Askerliğe Ait Unsurlar
Akşam ↔ Divânıharp
Bulut ↔ Müfreze
Yağmur ↔ Firarî
Kar ↔ İsyan bastırmak
Kar ↔ Mevzi almak
Kar ↔ Başı bozuk
Kar ↔ Seferî

Daha önce bahsedildiği gibi, Osmanlı şiirinde de, doğaya ait unsurlarla askerliğe ait unsurlar arasında metaforik bir ilişki kurulmuştur. 


Hilmi Yavuz’un şiirinde, temel olarak doğaya ait unsurlarla akrabalık ilişkileri ve askerlikle ilgili terimler metaforik bir ilişki içinde olduğu söylenebilir. Söz konusu iki metaforik dizge, aynı zamanda doğu toplumlarında akrabalık ilişkilerinin ve askerlik olgusunun başat olmasıyla ilişkilidir. İlk metaforik dizge olan akrabalık ilişkileri, geleneksel mazmun sisteminin tersine çevrilmesiyle gerçekleşir: “Doğu 1310” şiirinde sultan, geleneksel Osmanlı şiirindeki gibi sevgili değil, aksine düşmandır; ama doğanın askerlik terimleriyle ilişkilendirilmesi, Osmanlı şiirlerinin yeniden üretilmesi sonucundadır. Öte yandan, “doğu” sözcüğüyle “doğa” arasında sessel bir metaforik ilişkiden de bahsedilebilmesi, doğa-kültür karşıtlığından söz edilebilme imkânını verir. Şiirde konuşan anlatıcı kültüre karşı doğanın içinden seslenir okura. 



HİLMİ YAVUZ’UN “DOĞU 1310” ADLI ŞİİRİNİN METAFORİK YAPISI
Gökhan TUNÇ, Araş.Gör.2010, 
Bozok Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü; PDF