zazaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zazaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2016 Salı

Bölüm XII : Varto Halkının Konuştukları Dil, Erkek, Kadın ve Soyadları






Kitabımızın yukarı bölümlerinde açıkladığımız gibi, Varto’da oturan halkın bir kısmı Yavuz Sultan Selim tarafından Anadolu’dan doğuya kaldırılan yakın çağ Türklerinden olan Cibranlı aşireti ve diğer kısmı da Harzem Türklerinden olan Hormek ve Lolan Alevileridir. Yine kitabımızın birçok yerlerinde tesbit ettiğimiz gibi bu her iki kabile de Yavuz Sultan Selim’den sonra öz Türkçe dillerini, doğudaki Kurt-baba ve Dümbeli Dağlı Türklerin o çağda konuştukları Kormançi ve Zazaca ile karıştırmış ve bugün fazlası Türkçe olan bir Zaza ve Kormançi dil halitesiyle konuşmuşlardır.


Hormekliler Horasan’dan Erzincan’a ve oradan Dersim’e sığınarak 835-1419 yılına kadar Türkçe ve ondan sonra Zazaca konuşmağa başlamış ve Dördüncü Sultan Murat devrinde H.1044 de Varto ve Kiği bölgelerine yayılmışlardır. Bu halk, bugün Varto Üstünkran bucağının, Caneseran, Kasman, Civarik, Badan, Hamu, Tatan, Danzig, Rakasan, Sofyan, Şaman, Şorik, Muskan, Haşhaş, Harik, Zengel, Mengel, Kuzi, Ameran, Büyük ve Küçük Üstükran, Çorşan köylerinde ve Karlıova’nın, Y.Şorik, Çiftlik, Kamişan köylerinde ve Kiği, Kârir bölgesinin Darahi, Hırçık, Kurdan, Maskan, Kürikân, Pircan, Sağıyan, Şirnan, Yekmal, Teymurtaş, Ağbinek, Çerne köylerinde ve Pilümer ilçesinin, Karagöl ve Tervan’ın Yukarı Ağuşen, Göller, hölenk köylerinde ve Erzincan’ın Silepür bucağının Büyükköy, Dalav, Şavşek köylerinde, Refahiye ilçesinin Gavur-yurdu, Halitler, Eski-konak köylerinde ve Nazmiye’nin Civarik, Balık, Hormek, köyleriyle Hınıs ilçesinin Koşan, Suvaran, Kolink, Harabe, Karamolla köylerinde ve Göle ilçesinin Konduk ve Gülistan köylerinde oturmaktadırlar. Bu halkın Varto ve Kiği’de bulunanları Zazaca ve Kars, Refahiye ve Kuruçay’da olanları Kormanci ile konuşurlardı.


Yukarıda geçen fasıllarda kısmen belirttiğimiz gibi, herhangi bir milletin ana dili olmayan Zaza ve Kürtçenin tetkikinde, bu dillerin aslen Türkçeden kopmuş ve sonradan Zint, Kildani, Farisi, Ermeni ve Arapçadan yığılmış bir dil ve söz yığını olduğu anlaşılmaktadır. Ari ve Midyalalı lehçelerden başlıyarak Türk ve İran dilinin karışık bir halitesi olan bu dil hakkında tarihler kati bir fikir yürütmemişlerdi. Bazıları bu dilin milattan önce İran serhatlerinde yaşıyan Turani bir kavme ait olduğunu iddia etmiş ve buna Çeçen, Çerkes, Legi dillerini misal göstermişlerdir. Fakat biz bugün bu dillerin konuşmasına bakarak ve kelimelerini tartarak bunun asılsız ve hiçbir milletin malı olmayan ve çeşit milletlerin dillerine karışarak aslından Türkçe olan bir dil olduğunu görüyor ve biliyoruz.


Bu konu üzerinde tetkikler yapan Kadri Kemal Kop, eserinde; Zazaların kaçar Türklerinden olarak İran’dan geldiklerini ve Zaza dili yüzde altmışının öz Türkçe olduğunu ve Zaza kelimesinin Türkçede dil anlamına geldiğini hülâsa ederek diyor ki:


“Kürtçe konuşanların maksatlarını ifade ederken en çok Türkçeden istiâne vehemen aynı kelimeleri tekrar ettikleri – dikkat olunmasa bile – derhal fark olunur.”


Satlık, sat, salık, kalınğ, sanık, tanık, yanık, çalık, kaşmer, kışağı, karaç, kançık, katık, kahpe, kop, koşma, kat, kab, kaz, kurnaz, kavaz, kayış, sağdiç, dal, dalda, dalav, damar, demli, dönek, maskara, üskere, tencere, tekere, çor, şor, bor, çeper, çığır, çığ, dernek, örnek, merek, tezek, ipek, kelek, pertek, terek, ölçek, çuval, çavdar, ambar, boz, koz, söz, bora, hora, pun, bum, pümpar, biçim, içim, segiç, seçim, sorgu, burgu, sürgü, suna, turna, güvercin, öredek, gerdek, melek, şepe, lape, berân, derman, yaman, sülük, şar, bar, kent, gedik, hedik, cirit, cil, çil, çimen gibi ve bunlara benzer yüzlerce söz.


Bu halk tanzimat devrinden beri okuma ve medeniyete atılmış ve milli bütünlüğe doğru ilerlemiş, Cumhuriyet devrinde Erzurum, Kiği, Muş ve Elazığ mekteplerinde yüzlerce genç okutmuş ve yetiştirmiştir. 1928 yılında bu halkın bütün köylerinde millet mekteplerine giden yüzlerce vatandaş okuyup yazmayı öğrenmiştir. Bu halkın aydın tabakası ocakları başında ana dil olarak Türkçe ile konuşur ve halkı tenvire çalışmaktadırlar. Yurtlarını ve milletlerini sevdiklerini hararetle söyliyen bu halkın, Varto ve doğu illerindeki Türk neslinin yakın bir süre içinde kendi asaletlerine ve Türk ırkına yakışmayan bu anlaşılmaz dilleri söküp atacaklarını ve ocakları başında eski dilleri olan Türkçe ile konuşarak asırlar önce yapılan bu hatayı düzelteceklerini ümit etmekteyiz.


Türk oğlunun ileride milli birlik ve bütünlükten ayrılmak acısını görmemesi, milli inanından halis kan ve ırkından şüphelenmemesi için Türkçe konuşması şarttır. Bu şart, İslam dinindeki şartlar kadar ve bir Türk için daha üstün bir farzdır.


Varto’da oturan bütün kabileler arasında pek çok eski Türk adları vardır. En çok aşiret boylarında bu adlar görülür. Mesela: Cibranlilerde, torunu, Sincar, Teymur boyları; Lolanlılarda Kaçar, Kacer, Kimsoranda, Karece, Memiş boyları; Hormeklide Karayakup, Pircan-Pircem, Alhas, Zorteymur, Baluşağı, Arslan, Gedik ve Fereşat boyları gibi.



Bugün hâlâ bu halk arasında: Bali, Muşali, Kara-Ali, Gedik, Suli, Levent, Doğan, Keleş, Memiş, Dursun, Tosun, Kurt, Yiğit, Aynal, Aslan, Tek, Koç, Durmuş, Teymur, Karaca, Çenem, Kılıç, Çolak, Çakır, Yaşar, Köçer, Seviş, Karaman gibi erkek adlariyle; Çiçek, Beyaz, Güzel, Güllü, Turna, Suna, Çeki, Sümbül, Gülsün, Gülçin, Fidan, Sevgili, Hatun, Nazlı, Gülperi, Kumru, Elmas, Şüşe, Tezgül, Akcan, Şeker, Sevdalı, Meral, Gazal gibi eski Türk kadınları adları pek çoktur. Cumhuriyet devrinden sonra doğanlar yüzde doksan öz Türkçe adlarla adlanmışlardır.












10 Mayıs 2015 Pazar

Bölüm V: Selçukiler ve İlhaniler Devrinde Doğu İlleri, Dersim'e Sığınan Türk Aşiretleri ve Hormek Kabilesi






Hazer Türklerinin doğu illerimize yaptıkları akınlardan sonra Horasan ve Nişabur'da kuvvetlenen Selçukilerin ilk hükümdarı Sultan Tuğrul, 1054 M.tarihinde doğu illerimize kuvvetli bir ordu ile gelerek Malazgirt kasabasını muhasara altına almıştır. (1)

Bu çağdan sonra, Selçukilerle Bizanslılar arasında doğu illerimizde arkası kesilmiyen savaşlar başlamış ve en son Selçuk hükümdarı Alparslan 1072 M.tarihinde Bizans ordusunu Malazgirt'te yenerek Bizans İmparatoru Romanos'u esir etmiştir. Bu tarihten sonra Selçukiler bütün doğu illerini ellerine alarak Anadolu'ya akmışlardır. Suriye ve Filistin'i istilâ etmişlerdir.

Alparslan oğlu Melikşah'ın Anadolu fethine memur ettiği akrabası Kutulmuş oğlu Serdar Süleyman Şah 1072 Milâdi tarihinde Erzincan'dan Anadolu'ya geçmiş, büyük ordusuyla Anadolu'yu Bizanslılardan temizleyerek 1093 M.tarihinde İznik şehrinde Rum Selçukileri hükümetini kurmuştur. Bu hükümet birkaç yıl sonra bütün Anadolu ve doğu illerine tamamen hâkim olmuştu.

Bu çağda doğu illerinde Danişmendiler, Menküçek oğulları, Selçuk ve Harzemilerlerden ve türlü Oğuz boylarından birçok Beylikler vardı. Selçukiler idaresinde olan bu Beyliklerin merkezleri Sivas, Erzincan, Erzurum ve diyarbakır şehirleridir. Van ve Bitlis bölgelerinde dağlı Türklerin Haltı soyuna mensup Kurt-baba, Baba-kürdiler, bağımsız birer derebeyi halinde yaşıyorlardı. Çapakçur, Motki, Sason gibi sarp dağlarda Part Türklerine mensup Dümbeli-Zaza kabileleri bulunuyordu. Bu sırada Horasan ve Nişabur'dan ve Türkistan'dan kalkan birçok Türk boyları Ak ve Karakoyunlular doğu illerimize akıp geliyorlardı.

Bu çağdan sonra, doğu illerimizde cereyan eden tarihi olayları ve Selçuk Sultanlarının o günkü durumlarını yukarıda yazdığımız Hormek kabilesi faslında kısmen açıklamıştım. Diğer kısmını da tarihi olaylar sırasiyle kovalıyacağım.

Selçuk Sultanları dini ve milli bir duygu ile batıda Ehli Salip ordulariyle yıllarca kahramanca çarpışıp Avrupa milletlerini hayret ve dehşetler içinde bırakırken, diğer taraftan Türk birliğine ve Türkün milli akide ve ânanelerine bağlı olarak, doğu illerimizdeki Türk halkına karşı iyi davranmışlardır. Doğu illerindeki Türk beylik ve aşiretleri bu devletin sayesinde yabancı saldırılardan kurtulup istiklâline kavuştukları gibi, Türkistan ve Horasan'dan bu illere gelen Alevi ve Türkmen aşiretler de Selçuk Sultanlarından ve en çok Alâettin Keykubat'tan himaye ve kabul yüzünü görmüşlerdi. Yukarıda gösterdiğimiz tarihi bir şecerenin metnine göre, Sultan Alâettin, Horasan'dan gelen bu Türk aşiretlerini bizzat teftiş ederek, bilim, tasavvuf ve tarikatçiliğe karşı büyük bir ilgi göstermiştir.

Bu tarihi şecerede adları yazılı bulunan on iki Türkün aşireti Dersim ve Erzincan civarındaki dağ eteklerine yayılmışlardı. Şecere ve Alâgöz hamailinin kaydettiklerine göre, o çağda Hormek kabilesi, Erzincan'ın Silepür bucağiyle, Nazimiye'nin Civarik, Hormek ve Balık köylerini kurmuşlardı. Hormek ilağası Cafer H.629 da Hormek köyünde ölmüştü.

Selçukiler devrinde Türkçe ve Dersim'in içine girdikten sonra da Zaza'ca konuşmağa başlıyan Türk aşiretlerinin, o çağda hangi zorlamalar altında geniş ovaları bırakarak Dersim ve doğu dağlarının sarp bölgelerine çekildiklerini araştıralım.

Tarihi incelemelerden bilindiği gibi, Selçukiler Horasan'dan doğu illerine gelen bu Türk aşiretlerine iyi yüz göstererek kendilerinden faydalanmışlardır. Moğolların doğu illerine akımları başlayınca bu aşiretler Moğolların saldırılarına uğramış onlarla çarpışarak parçalanmış ve kendilerini kurtarmak için Dersim'in sarp dağ eteklerine çıkıp burada kendilerini kurtardıkları gibi, zaman zaman Moğol ordusunun yollarını keserek öç almışlardır.

Bu sırada doğu bölgesi yayık gibi çalkanıyordu. Moğollar 628-1212 tarihinde serhatlerden Dersim ve Erzincan ve Sivas'a doğru akıyor, zaten çökmek üzere bulunan Selçuk Devletini parçalıyarak, önlerine geçen Türk aşiret ve beyliklerini yıkıp geçiyorlardı. Bu sırada Erzincan, Erzurum, Palo ve havalisinin ovalarında ve dağ eteklerinde bulunan sayısız Türk aşiretleri bu salgından kurtulmak için en çok Dersim'in kuytu meşelerle örtülü dağlarına Erzincan civarındaki dağlık araziye kaçıp sığınmışlardı. Erzincan şehrinde bulunan birçok oymaklar batı Dersim'e dolmuşlardı.

Aynı yıl içinde Moğollar tarafından saldırıya uğrayıp Diyarbakır'a doğru kaçan Celâlettini Harzemşah, Palo ilçesinin Ohi bucağında, oranın yerli halkı olan Dümbeli Zazaları tarafından öldürülmüş ve bu hâdiseyi haber alan Dersim eteklerindeki Türk kabileler, Palo'ya inerek Celâlettin'in intikamını almış ve cesedini alıp Dersim dağlarının yüce bir noktasında olan bir dağın başına defnedip bu türbeye (Sultan-baba) adını vermişlerdir.

Erzincan Tarihi; 46 ncı sahifede bu olayı şöyle anlatır:

"Celâlettin : Dersim tarafında Kürt eşkiyası eline düşüp soyulmuş ve öldürülürken, haydut Kürd'e adını söyleyip hayatına dokunmazsa, Han yapacağını vâdetmiştir. Bu vait üzerine Kürt, Celâlettin'i çadırına götürüp, karısına muhafaza etmesini söyler. Kendisi dağa at aramağa giderken, bu esnada çadıra elinde kargı, bir kürt gelip (Bu Harzemli kim? Neye öldürmüyorsun?) der. Kadın da, (Kocam aman verdi çünkü Sultandır.) cevabını verir... Kürt, (Bunlar benim kardeşlerimden birini öldürdüler ve o bundan çok kıymetli idi.) der, elindeki kargıyı vurur ve öyle bir vurur ki, ikinciye lüzum kalmaz. Celâlettin yere serilir. Sonra Dersimliler Celâlettin'e acıyıp mezarına bir türbe yapmışlar, elân orası Zazalarca ziyaretgâhtır. Ve pek mukaddestir. Ve Sultan baba namiyle tesmiye edilir. (2)

641-1225 yılında Selçuk hükümdarı Mugissüddini Keyhusrev, Sivas'ın Kösedağ mevkiinde Moğolları yenmiş ise de, ardı arkası gelmiyen Moğol akınları bir türlü durdurulamamıştır. Mügissiddini Keyhusrev, 644-1228 de vefat etmiş, doğu illerimiz ve Erzincan tamamen Moğolların eline düşmüştür.

657-1259 yılında Moğol hükümdarı Hülâgü her yandan Anadolu'ya baskınlar yapmış ve Erzincan'da oğlu Yeşmut'u vali dikerek Türk boylarına sonsuz zulümler yapmış doğu illerindeki Harzem, Selçuk ve diğer Türk aşiretlerinden canlarını kurtaranlar doğu illerimizin yüksek dağlarına, Dersim, Akçadağ, Maraş ve Sivas havalisinin sarp yerlerine sığınmışlardır. Rivayete göre, Yeşmut, Dersim Türkleri üzerine bir ordu göndermiş, bu ordu iki ay Nazimiye civarında, buradaki Türk aşiretlerle çarpışarak başarı elde edemeden geri dönmüştür.

Moğolların korkusundan doğu illerinin yüksek dağlarına ve Dersim bölgesine Türk halkının sığındığı o çağlarda idi ki, tarikatını Türk boyları arasında sağlamak için Nişabur'dan çıkıp gelen Hacı Bektaşi Veli 680-1264 de Erzincan'dan geçerken bir halifesini Dersim'e göndermiş buradaki kabileler, ta Horasan'da iken Aleviliği kabul ettikleri için bu tarikatın bütün bir özü olan Bektaşiliği sevgi ile karşılamış, Hacı Bektaş'a mürit olup çırak hakkını kabul etmişlerdir.

Bu çağda Dersim dağlarında bulunan bütün Türk aşiretleri Türkçe konuşuyorlardı. Bunun içindir ki, Alevilik ve Bektaşilikteki türkçe, gülbank, nefes ve âyini cem kaidelerini çabuk bellemiş ve onlara kutsal bir mevki vermişlerdi. Bu halk Yavuz Sultan Selim'in devrine kadar ana dilleri olan türkçeyi aile ocaklarında konuşmuş ve bu çağdan sonra Osmanlı padişahlarından gördükleri kötülük ve yoketme karşısında kendilerini yabancı sanarak ve Palo bölgesindeki Dümbeli Zaza aşiretlerle temasa gelerek bunlardan Zaza dilini öğrenmişlerdi. Dersimliler bu dil halitesine sayısız miktarda eski türkçelerini karıştırıp konuşmuşlardı.

Doğu illerinin Moğollar, İlhaniler, Ak ve Karakoyunlu Beyler tarafından elden ele geçtiği, Hicretin 7 nci yüzyılının sonlarında, Anadolu'da oldukça kuvvetli olan bir Osmanlı Devleti kurulmuş, Osmanlılar ülkelerini genişleterek doğu illerimize doğru geliyorlardı.









(1) Ahmet Refik Tarihi.Cilt 6, sahife 270.
(2) Bu tarihi yazan vali Ali Kemali, o çağlarda bile Dersim'de sığınan Türkleri Kürt göstermeğe çalışmaktadır. Bu halkın o çağda türkçe konuştukları Celâlettine taktıkları Sultan-baba adiyle sabittir. Celâlettini mukaddes bilmeleri ve ona tapmaları bu gerçekliği aydınlatmıştır.
























23 Nisan 2015 Perşembe

Bölüm I: Yakın Çağda Kürt Adını Alan Dağlı Türklerimiz








Bölüm I: Yakın Çağda Kürt Adını Alan Dağlı Türklerimiz


Doğu illerimizin çeşitli bölgelerinde ve en çok dağ eteklerinde, sarp ve arızalı arazide ve yüce dağların çevirdikleri ova ve zengin yaylalarda yaşıyan ve bu gün çiftçilik ve koyunculukla geçinen eski Türk ve Türkmen aşiretler, bu gün Kormancı ve Zaza dilleriyle söyleştikleri için bunlara Kürt denilmektedir. Gerçekten Türk soyundan olan bu dağlı Türkler hakkında ilk önce genel tarihlerin ve bilginlerimizin görüşlerini inceledikten sonra, uzak ve yakın çağ Türkleri bakımından bunları çeşit şubelere ayıracağız.

Türk en az yedi bin yıldanberi Otokton ahali olarak iç ve doğu Anadoluda yerleşip buraları kendilerine yurt edindikleri ve bu halka ait medeniyetin İsa'nın doğuşundan 4000 yıl önce başladığını (Türk tarihi ana hatlar) adlı gerçek tarihimiz, çok kuvvetli olarak ispat etmiş, tarafsız ecnebi tarihleri ve doğu Anadolu-Kafkas ilmi heyeti; doğu illerimizin ve Kafkas sakinlerinin yedi bin yıl önceden Türk ve Turani olduklarını belirtmişlerdir.

Gerçekten Yavuz Sultan Selim çağında Kürt diye vasıflanan bu dağlı Türk kardeşlerimiz ayrı ayrı şubelere mensup uzak ve yakın çağ Türkleridir. Doğu illerimizdeki bu dağlı Türkler, boy bakımından üç şubeye ayrılmışlardır. Baba - kürdiler, Kormancolar, Zazalar.



Biz, bu şubelerden ilk önce Baba-kürdilerin tarihlerini ele alalım.

Ahmet Refik umumi tarihi, Baba-kürdilerin iki bin yıl milattan önce Van gölü, İran, Irak hududundaki dağlarda yaşıyan Kussilerin ahfadından olduklarını ve bunların Asurilerle çarpışarak birkaç muharebe kayıt ettiklerini yazmakta ise de, Ahmet Refik'in "Kussi" dediği bu halkın Hatti-Hitit Türklerinden kopan Halti'ler olduğunu ve milattan binlerce yıl önce Orarto havalisine yerleşip, Toşpa-Van şehrinde büyük bir Türk hükümeti kuran bu halkın Asurilerle 17 büyük muharebe yaptıkları, bu gün açılıp okunan Asur kitabelerinden anlaşılmıştır. Bu hükümetin ülkesi olan Ororto, bildiğimiz gibi Milattan altı yüz yıl önce doğuya gelen Ermeniler tarafından istila edilmiş. Ermeniler bu Türk halkıyla birlik olarak bir hükümet kurmuşlardı. Ermeni hükümetinin Romalılar tarafından sona erdirilmesiyle, İran hakimiyeti altına giren Halti Türklerinin Lohorto-Kurtbaba şubesi İran dilini öz Türkçelerine karıştırıp serhatlerin sert ikliminde Türk, Acem ve çeşitli dillerden topladıkları bir Kormanci dilini meydana getirmiş ve Kurtbaba şubesi, sornadan Baba-kürdi namını almıştır. Bu şubeye mensup halkın bir kısmı; bugün İran'ın güney hududiyle Kerkük ve Süleymaniye'nin dağlarında, ve doğu illerimizin Pervari, Gavaş, Şemdinan, Cizre, Hizan, Beşiri, Garzan, Sason ve Muş dağlarının bir çok kesimlerinde oturmaktadır.

Kitabımınızın dokuzuncu bölümündeki tarihi olaylar arasında, yerlerinden ve ayrıldıkları kabile ve boyları; bu günkü mezhep ve tarikatları hakkında bilgi verdiğim bu şubeye mensup bütün aşiretlerin ecdadı olan Halti Türkleri, ilk önce milattan binlerce yıl evvel Çin'in şimalinden, Hatay'dan gelip, iki Zap nehriyle Van Gölü, Ağrı - Kafkas dağları eteklerine kadar yayılan Orarta havalisine yerleşmiş, yukarıda yazdığımız gibi Toşpa şehrini hükümet merkezi yaparak asırlarca Asurilerle çarpışmışlardı.

Haltiler bir aralık, Anadolu'da ; Boğazköy, Kargamış, Ankuva-Ankara da büyük bir imparatorluk kuran Hitit-Eti, hükümetiyle müşterek bir idare kurup Kafkas dağlarından Sakarya'ya kadar geniş bir ülkeye hüküm etmişlerdir.

Haltiler; sonradan Ermenilerin idareleri altında sıkışarak milli birlik ve dillerinden pek çok şey kayıp etmiş, Ermeni kırallığının çökmesiyle bir müddet Orarto bölgesinde ve doğu illerimizin dağlarında toplu bir varlık gösterip durumlarını düzeltmişlerse de, Partlarla İranilerin savaşlarında İran'ın hakimiyeti altına girip yüz yıllarca Acemlerin hırs ve dili içinde ezilerek, öz Türkçe dillerini Acem ve sair dillerle doldurup milli benliklerinden uzaklaştırılımışlardı.

Halife Ömer çağında, İranilerle Araplar arasında yapılan meşhur Kadisiye savaşından sonra Arap orduları İran ülkesini baştan başa istila ederek, Halti Lohorta dağlı Türkleri Acemlerin idaresinden kurtarmış, bu halk yıllarca doğunun sarp dağlarında Arap ordularına karşı savunmaya başlıyarak en son Araplara teslim olup, bu dağlarda çeşitli beylikler ve ağalıklar halinde yaşamıştı.

Doğunun ıssız dağlarında İslamiyeti kabul eden bu halk, haydutluk hayatına pek fazla bağlanıp din ve İslamiyetten pek az bilgiler edinmiş, ve bu az bilgileri ve İslam dinindeki Arapça kelimeleri, bir ziynet olarak kendi dillerine almış, Türkçe, Acemce, Arapça ile karışık bir Kormanci dilini konuşmuşlardı.

Haltiler, Abbasiler ve Selçukiler devirlerinde bazan kendi hudutlarını geçmemek üzere bu devletlerin ordularına karışmış ve fakat daima yerlerinin sarplığından faydalanarak, ve kendi kabuğuna çekilerek haşin bir aşiret sistemi altında ve bazan bir birleriyle kanlı boğuşmalar yaparak yüz yıllarca yaşamışlardır.

Osmanlı Padişahları doğu illerine el uzatırken, Halti-Lohorto dağlı Türklerin o gün konuştukları Kormanci dilini ve onların hayat ve haydutluklarını ve bu aşiretlerin birer derebeyi kuvvetlerini gözönünde tutarak bunları Şah İsmail'e ve Alevi Türk kabilelerine karşı bir silah gibi kullanmışlardı.

Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında Şah İsmail ordusunu Çaldıran ovasında yenip doğu illerimize dönerken, İdris-i Bitlisi'nin (1) delâletiyle Halti-Lohorto, dağlı Türk aşiretlerinin resilerini huzuruna kabul ederek, bunların başları olan "Kurtbaba" aşiretine Baba-kürdi adını takmış. Bunları çeşitli derebeyliklerine ayırıp "Kürt" namı altında teşçi ederek Şah İsmail ve Şiiliğe cephe almalarını sağlamıştı. Doğu illerinin yüce dağlarında bu şekil imtiyaz aytında bağımsız bir hlade istediğini yapan bu aşiretler, tamamen milli birlik ve Türklük duygusundan uzaklaştırılarak, kendilerini gerçekten Kürt ve Baba-kürdi sanmışlardı.

Yavuz Sultan Selim devrinden önce yazılmış tarih ve haritalarda; doğu illerimizin yukarı kısımlarına "Orarto" denilmekte iken, Yavuz'dan sonra yazılan tarihlerde bu Türk yurduna; Kürdüstan, buradaki Türk halkına da Kürt diye aslı astarı olmayan bu hayali adlar takılmıştı. Bu sahte adlar altında inleyen doğu illerimiz bütün Osmanlı padişahları devrince, yabancılığa sürüklenmiş, Türk milli birliğinden uzaklaştırılmış, bu illerdeki Türk halkı felâketten felâkete sürüklenmiştir.

Yavuz Sultan Selim doğu seferinden Anadolu'ya dönerken Baba-kürdilerini takviye etmek için ve onları Şah İsmail'e ve Şiiliğe karşı koyacak bir üstünlüğe çıkarmak için, iç Anadolu'dan bir çok Türk aşiretlerini kaldırıp doğu illerimize göndermişti. bu yakın çağ Türk aşiretleri doğu illerinde yerleştikten sonra Baba-kürdilerle kaynaşıp öz Türkçe dillerini ve milli varlıklarını aşiret ve Kürdüstan ünvanına feda edip "Kormanco"lar adını almışlardı.

Kormancolar, yukarıda açıkladığım gibi, Çaldıran zaferinden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından iç Anadolu'dan kaldırılıp doğu illerimize gönderilen yakın çağ Türk ve Türkmen aşiretleridir.

Yavuz Selim, İdrisi-Bitlisi'nin önderliğiyle Halti-Lohorto, Kurt-baba dağlı Türklerine Baba-kürdi ve doğu illerimize de Kürdüstan adını taktıktan sonra, Anadolu'ya dönmüş, Konya, Karaman, Teke, Ankara, Kayseri bölgelerinde göçebe bir halde dolaşan Millan, Berazan, Karakeçi, Cibran, Hasenan, Sipkan, Hayderan, Zİlan, Celali aşiretlerini Viranşehir, Varto, Muş, Hunıs, Eleşkirt, Patnos, Ağrı, Erçiş, Van oylumlarına göndermiştir. Bu yakın çağ Türk aşiretleri Baba-kürdi şubesiyle birleşip Şah İsmail'e ve doğu illerindeki Alevi aşiretlere karşı kuvvetli bir cephe kurmuşlardı. Yavuz, bunlardan başka o çağda Sason, Motki, Çapakçür gibi sarp dağlarda yaşıayn Part Türklerinin Zaza-dümbeli şubesine mensup kabileleri de bu kuvvetlere kattırmıştı.

Anadolu'dan doğu illerine kaldırılan bu Türk ve Türkmen aşiretler; yarım asır sonra, Kürdüstan adının ve derebeylik ünvanının verdiği gurur içinde Kürtlük ve aşiret beyliğinin şöhret ve hevesine dalarak, aşiret resileri kendilerine Arap ve eratına Kürt demiş ve Baba-kürdi şubesiyle kaynaşıp öz Türkçe dillerini bunların Kormanci dilleriyle karıştırıp, bunların dilinden daha sade ve yarısından fazlası Türkçe olan bir Kormanci diliyle konuşup kendilerine de "Kormanco" ünvanını takmışlardı.

Kormanco şubesine dahil olan bu yakın çağ Türk aşiretleri de , Baba-kürdilerden Şafii mezhebini almış ve bir asır sonra da bunların bir kısmı Nakşi tarikatın Zaza - dümbeli şubesinin şeyhi olan Palolu Şeyh Ali'den almışlardı. Bu şubeye mensup bütün aşiret ağaları Zaza ve Baba-kürdiler şubelerinde olduğu gibi, kendilerini Halidi Seyyit, Abbasi sülalesinden sanmış ve bu suretle aşiret eratından daha yukarı bir mevki elde etmeye çalışmışlardı. Bu aşiretler bütün Osmanlı Devleti çağında birer derebeylik halinde yaşamış, tanzimat devrinde bunların dizginleri ele alınıp kanuna itaat ettirilmiş, istibdat devrinde iç bütün çığrından çıkmış, Sultan Hamit, tanzimat Türklerine ve ittihatçılara karşı koyabilmek için yalnız "Kormanco" şubesinden 36 Hamidiye aşiret alayını kurmuş, bin ikişer yüz atlı mevcutlu olan bu alaylar ve bu yakın çağ türk aşiretleri ikinci bir defa Sultan Hamit tarafından Kürtlük fikriyle zehirlenmiş, bu tarihten sonra bunların Türklük hakkındaki duyguları tamamen silinmiş, onlar kendilerine Sultan Hamid'in Kürtleri diye övünmüşlerdi.

Doğu illerinde 36 bağımsız derebeylik halinde kurulan bu Hamidiye Alayları Sultan Hamid'in amasız siyaset ve istibdadiyle sarhoş olarak diğer şubelerdeki aşiretlere ve doğu illerindeki Alevilere, şehirli ve çiftçi halka ve hatta birbirlerine saldırıp, yıllarca aşiret kavgalarında yüzlerce Türkün kanını akıtmışlardı.

Kitabımın dokuzuncu bölümünde gelecek tarihi olaylar arasında açıkladığım gibi Mil ve Zil Partilerine ayrılan bu şubedeki aşiretlerin Mil partisi, şeyhleri olan Şeyh Sait'le 1925 irtica hadisesini vücuda getirmiş ve Zil partisi de Zilan ve Ağrı'da isyan etmişlerdi. Bu şubeye mensup aşiretler, Viran-şehir, Ergani, Suruç, Varto, Bulanık, hınış, Karayazi, Tatoş, Karhova, Muş, Patnos, Eleşkirt, Ağrı, Eriç, Malazgirt il ve ilçelerinin birçok kesimlerinde oturmaktadırlar.



Zazalar

Milattan yarım asır önce Bahteriyan ve Belh havalisinden İran'a Part Türkleri, bugün Zaza-Dümbeli dediğimiz dağlı Türklerin atalarıdır. Zazaların bir kısmı da "Eti" Türklerinden İran hudutlarına çıkan boylara mensuptur.

Part Türkleri ilk önce İran, Midya, Babil'i almış hatta Ermeni veliahtı ikinci Dikran'ı esir götürmüşlerdi. Bunlar bir müddet sonra yerlerine çekilip giderken, bunlardan birkaç kabile Halti Türkleriyle İran arasındaki bölgede kalmış ve İran toprağına yerleşmişlerdi. Bu Türkler, bir taraftan kendi ırkdaşları olan Halti-Lohorto dağlı Türklerle işbirliği yapmışken diğer taraftan İranilerin içtimai hayatına katılmış. Acemlerin dil ve kültür çokluğu karşısında sarsılarak kendi dillerini Acemce ile doldurmuşlardır.

Bugün yüzde altmışı Acemce ve arta kalanı Türkçe ve diğer dillerle kurulmuş bir Zazaca ile konuşan ve Zaza, Dümbeli, Yezidi adlariyle adlanan bu eski Türk halkı, tarihin her devrinde çok yiğitçe davranmış yıllarca Acemlerle savaşmış ve Kadisiye savaşından sonra İran'a giren Arap ordularıyle şiddetli çarpışmalar yaparak İrani serhatlerinden doğu illerimizin Sason, Motki, Çapakçür gibi sık meşeli sarp ve yalçın dağlı arazisine sığınarak burada barınmışlardı.

Zaza şubesi son zamana kadar Arap hars ve dilinden uzak yaşamış ve İslam dininden pek az şey bilmiş, bu korkunç dağlarda kendi başlarına yaşamışlardı. Yavuz, Çaldıran zaferinden sonra bu şubeye mensup aşiretleri de Baba-kürdi şubesi ağaları vasıtasiyle elde etmişti. Bu halk bu tarihten sonra civarındaki Baba-kürdi ve Kormanco şubeleriyle temasa gelerek Şafii mezhebini kabul etmiş, bu sarp dağlardan kopan birçok Zaza kabileler, Ergani, Maden, Siverek, Palo, Mardin, Hazzo, Loce, Genç, Diyarbakır bölgelerine yayılmışlardır. Bütün Zazalar; H.II-inci yüzyılında asi Şeyh Said'in dedesi olan Palolu Şeyh Ali elinden Nakşi tarikatını kabul ederek bu aileye mürit olmuşlardı. Şeyh Ali bunlarla beraber tarikatını Kormanco şubesinin Mil partisine de aşılamıştır.

Arap orduları önünden dağılan Part Türkleri (Zazalar) şubesinden ayrılan Yezidiler; o çağlarda doğu illerinin serhatlarından güney doğuya geçerek, cenupta Sincar dağlarına , Alagöz dağlarıyla, Karabağ ve Şengâl ovalarına yayılmış ve bunlar son zamana kadar Arap ordularına ve İslamiyete karşı koydukları için bir türlü İslam dinini kabul etmeyip Yezidi namını almışlardı.

Doğu illerindeki aşiretlerin birçoğuna Zaza ve Dümbeli şubesine, Şafii ve Nakşiliği aşılayan Palolu Şeyh Ali, Melekan ve Çan şeyhleri, Zaza oldukları için bu şubenin şeyh ve ağaları bu manevi üstünlüğe kapılarak kendilerini diğer iki şubedeki aşiretlerden daha kutsal bilmiş, bunlar kendilerini "Halidi" ve "Abbasi" diye vasıflandırmış ve en son bu zehirli fikirler altında birleşip şeyhleri olan Şeyh Sait'le Milli Hükümete karşı isyan edip büyük zarara uğramışlardı.

Gerçekte Türk ve Türk soyundan olan ve ancak yukarılarda açıkladığım gibi Osmanlı Padişahları tarafından Kürt diye vasıflandırılan ve yabancılığa sürüklenen bu üç şubeye mensup dağlı Türk aşiretler; yüzyıllarca kalıp kalıba girmiş ve çeşit zorlamalar altında ezilerek doğunun ıssız dağlarında dillerini ve milli varlıklarını bozduktan sonra milliyetlerini tâyin etmekte büyük güçlük çekmiş, umumi görünüşte Kürt diye anıldıkları halde, onlar her şeyden önce din, şeriat, hilafet ve Nakşilik akidesinin tesiri altında kalarak en fazla Arap Halidi ve Seyyidi olmağa heveslenmişlerdir.

Biz, şimdi bu gerçekliği daha fazla aydınlatan iki tarihçimizin, bu üç şubedeki dağlı Türkler hakkındaki genel görüşlerini inceleyelim.

Doğu illerimizde araştırmalar yapan bilginlerimizden Kadri Kemal Kop (Düşünce ve Araştırmalarım) adlı eserinde : Kürtlerin, kurt unvanını taşıyan Part Türklerinden ayrıldıklarını ve bunların ikinci dikran hükümeti çağında ermenilerin hâkimiyetleri altında zorlanarak milli duygularını ve öz Türkçe dillerini bozduklarını ve bu halkın ilk önce Gildani ve Ermeni ve Zint dillerinden ve daha sonra Acem ve Arapçadan öz Türkçe dillerini doldurup bu yabancı lisanlardan Zaza ve Kormanco adlı dil halitalarını meydana getirdiklerini, ve zaman zaman Oğuz boylarına mensup birçok kabilelerin bu dağlı Türklere karışarak bunlardan Zaza ve Kormanci dillerini öğrendiklerini, ve Osmanlı İmparatorluğunda din siyaseti güdüldüğü için bu halkın tarihi menşelerini, ırk ve kültürlerini aramayı hatırlarına bile getirmediklerini ve tabiatın bu haşin ikliminde bu halkın, huylarına uygun gelen aşiret sistemine ısınıp kaldıklarını, ve bunların Osmanlı padişahlarından gördükleri ayrılık yüzünden her şeyden önce kendilerini islam olarak tanıdıklarını, hülasa ettikten sonra bu eserinin 65-inci sahifesinde diyor ki:

(- Bir zamanlar Kızılırmak kıyılarından Dersim'in bir dağına, veya Hakkari'nin bir vadisine göçüp yerleşen bir Türkmen aşireti, Sakarya'dan kalkarak Mardin'in bir çölüne kapağı atan bir Türkmen oymağı, can ve başını daha sağlam koruyabilmek için adını ve dilini de itirmekten çekinmemiştir. Bunun için buradaki sözümün gerçekliğini kuvvetlendirecek bir iki örnek daha yazayım : Ne ibretle karşılancak bir gerçektir ki; vaktiyle Konya, Karaman yaylalarından Ağrı dağı eteklerine gelip yerleşen Türkmen Celâli aşireti denilen aşiretin bugünkü çehresi göz önünde duruyor...Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim çağlarında XVI.yüzyılının başlarında Orta Anadolu'nun Ankara taraflarından birçok Türk oymakları kaldırılarak Gaziantep ve Urfa oylumlarına götürülüp yerleştirilmişlerdi. "Türk Yurdu.Sayı:202 Sahife 27" (Bunlar o çağda doğudan esen Şiilik ve Kızılbaşlık akınına karşı bir tampon vazifesini görsün diye gönderilmişlerdi.)

Yine bu konu üzerinde birçok Alman ve İngiliz eserlerini inceleyen ve Van tarihinden parçalar okuyan Emekl Miralaylarımızdan M.Rıza (Benlik ve Dilbirliğimiz) adlı eserinde ; hülâsa olarak: 

(-Milâttan on üç asır önce "Orarto"da oturan ve Hatti-Lohorta adıyla anılan Goto-Hitit Türklerinin asırlarca Asurilerle savaşarak 17 büyük muharebe kaydettiklerini ve bunların Orarto'da büyük bir hükümet kurduklarını Asur tabletlerinden anlaşıldığını, ve İngiliz eserlerinin verdikleri bilgiye göre: Orarto'da oturan bu kavmin ilk önce Gotto, yani kavgacı adıyla tanınmış olduğunu ve Gotto adının, Asuriler tarafından Gerdo'ya çevrildiğini ve Gerdo sözünün de döne dolaşa Kürdo şeklinde konuşulduğunu ve tarihçilerin en çoğunun da , kürdo sözünün (Lohorto) dan alındığını, kabul ettiklerini anlatıyor ve diyor ki: - Lohorto Türkleri, Cengiz'in bey anlamında kullandığı kürt sözünü, kendi ağalarına takmışlardır. Ve doktor sipi çişe Kürt kelimesinin Lohorto'dan çıktığını kabul etmiştir. Hort, bugünkü Türkçede (yiğit) demektir. Bu halk eskiden milli adları olan Lohorto'nun başından (lo) hecesini alarak, kürtçenin bütün ismi haslarında ve edat nidası yerinde kullanmışlardır. Kürtler hâlâ birbirlerine - lohordo, Lohorto yani ey yiğit diye çağırırlar...)

Sayın M.Rıza bu konuşmasını şöylece bitiriyor:
(-Lo sözü, dağlı Türkün milli teranesi, sevimli ve tatlı hitabesidir. Ve lo kürdo, milli adının kısa bir ifadesi her söze yapışık irade ve kuvvet nişanesidir. Lo sözü dağlı Türkün acı, tatlı sevinç, sevgi gibi bütün duygularını ifade eder. Mâniler, gazeller, destanlar ve şarkılar hep lo,lo ile başlar, lo,lo ile biter. Bu dağlı Türkler, Lohorto'nun baş hecesi lo yu alarak milli bir işaret yapmış, kalan kürdiyi, bir addan ziyade, dağlı mânâsına bir sıfat olarak bırakmıştır. Bu kürdo sıfatı zamanla kısaltılarak kürt olmuştur.)

Sayın M.Rıza eserinin diğer bölümlerinde : Kürt adının kurt kelimesinden çıktığını ve aynı zamanda lohorto dağlı Türklerinden ayrılan ve Hatay'dan gelerek Anadolu'da merkezi Boğazköy-Hatuzası, şehrinde Ankuva-Ankara, Kargamış - Cerablüs'de kuvvetli bir imparatorluk kuran "Eti" Türklerinden birçok aşiret ve boyların o çağda ayrılarak doğu illerinde Lohorto Türklerine karıştıklarını ve Lohorto Türklerinin, Hitit-Halti soy adlarını binlerce yıl mukaddes bir ülkü halinde sakladıklarını ve bunların İslamiyeti kabul ettikten sonra, kendilerine dini bir şeref vermek için Halti adını, Ardap kumandanı Halit-bini-Velit adıyla değiştirip soylarına (Halidi) nesebini yapıştırdıklarını ve gerçekte ise bu halkın "Halidi" değil "Halti" olduklarını ve hattâ bu halktan bugün Çal, Hoşap, Zernak beyleriyle Bidirhanilerin, Kirvari, Guyan ve Cizre beylerinin ve Hasmanlı ağalarının kendilerini Halidi olarak bildiklerini ve halbuki bunların Arap kumandanı Halit-bini-Velidle hiçbir ilgileri olmadığını ve şimdi Ahlat ile Siir arasında bulunan (Halti) dağının bu eski Türk kavminin ataları adını taşıdığını, geniş olarak anlatmaktadır.

Halti ve Halidi adları üzerinde ben de görüşlerimi ve bildiklerimi açıklamak için bu konuyu biraz daha genişletmeyi faydalı buldum. Şöyle ki:

Yavuz Sultan Selim devrinden Şeyh Sait isyanına gelinceye kadar muhitimizde ve bütün doğu illerimizde toplu bir aşiret sistemi altında çeşit derebeylik ve aşiret ağalıklarına ayrılan Babakürdi, Kormanco ve Zaza şubelerinin bütün ağa ve şeyhleri, kendilerini en çok Halidi ve daha sonra Abbasi, Seyyit ve birkaç aşirette Emevi neslinden bilmişlerdi. Bu ağa, bey ve şeyhler kendilerine taktıkları bu nesep adlarıyla öğünür ve bu suretle aşiret eratından üstünlüklerini korurlardı.

Sayın M.Rıza'nın yukarıda saydığı aşiret ağalarından başka , mürteci şeyh Said'in mensup bulunduğu Palolu Şeyh Ali ailesi ve Solhan Zazalarının en büyük şeyhleri olan Melekânli şeyh Abdullah ailesi ve Çapakçür'ün Çan şeyhleri, Hazzo ve Farkın beyleri, Diyarbakırlı Cemil Paşa ailesi, Zazaların bütün ileri gelenleri, Kormanço şubesinin bütün ağaları ve Kormanço şubesinin Zırkan, Hasenan ağaları kendilerini Halidi ve kısmen de Abbasi ve Seyyit diye vasıflandırırlardı. Zazaların Zikii ve Girnos ağaları Emevilerden, Kormançoların ocak başları olan Milan Aşireti de Seyyitlerden olduklarını iddia ederlerdi. Babakürdilerin yalnız Bedirhanileri, Cizre ve Bohtan beyleri, Abbasi ve bu şubeye ait diğer aşiret ağaları tamamen Halidi olduklarını söylemişlerdi.

Bu dağlı Türk kardeşlerimizin, tamamen Arap nesline doğru kaymış olan bu iddialarında Arap saçı gibi karmakarışık olduğunu söylemek zorundayım. Yukarıda saydığımız bu aşiret ağa ve şeyleri, söyledikleri gibi Halidi, Abbasi, emevi ve Arap iseler, doğu illerine ve bu dağlı Türklere takılan kürt ve Kürdüstan adı nereden çıkıyor?.... Bu durum karşısında doğu illerinden ben kürdüm diyecek tek bir aşiretten nişan kalmamış olur. Esasen tarihin gerçek sahifelerinde; Türk soyundan kopan bu halktan başka Kürt adıyla tanınmış bir millet yoktur. Ve bu millet tip, çehre, ırk, kan, örf, âdet itibariyle hiçbir vakit Arap olamaz.

Görülüyor ki, bu asil kanlı Türk milleti, Türk halkı, olan dağlı aşiretlerimiz yüzyıllarca çeşit milletlerin idareleri altında ezilerek milli varlıklarını zayıflattıktan sonra, Osmanlıların idareleri altına geçmiş ve Osmanlı idaresinde her şeyden önce din ve İslamiyet siyaseti yürüdüğü için, bunlar da kendilerini İslamiyetin ve Arapların tanınmış simalarına bağlıyarak, kendilerinin Halti olan soy adlarını Hâlidi'ye çevirmiş ve diğer aşiret ağa ve beyleri de bunlardan geri kalmamak için kimisi Abbasi, kimisi Emevi ve hatta Seyyit olmağa yeltenerek, güya emsallerinden geri kalmamışlardır. Bu sahte adlar o çağlarda aşiret, ağa ve şeyhlerinin işlerine yaramış, bunlar aşiret etrafında üstün bir mevki elde ederek dini bir telkin ve saygı ile halkı kendilerine sımsıkı bağlamışlardır. Zamanımızda yalnız biz Halidiyiz diyen aşiretlerin sayısı doğu illerimizin yarısını dolduracak çokluktadır. Eğer Halid'in bu kadar zürriyeti de Arabistan'da varsa, bu adamın ikinci adının Nuh Peygamber olduğuna iman etmek gerekir.

Bu gerçek örnekler de gösteriyor ki, dağlı Türk kardeşlerimiz vaktiyle pek çok aldanmışlar ve Osmanlı padişahlarının kurdukları tuzağa düşerek acı bir sui-kasta uğramışlardır. Ve bu zorlama iledir ki, milliyetlerini yabancı ırklara kadar sürüklemişlerdir. Bunlar yüzyıllarca ancak islamlık ve din için yaşamış, milli duygulara hiç önem vermemişlerdi. Çünkü, bu halk Emevi ve Abbasiler devrinde yazılıp İslamların arasında yer alan sahte kitapların tılsımlı ve büyülü yazılarına kanarak gerçekten dine, ve insanlığa bile hayırları dokunmayan ve saltanatları için peygamberin ailesini ve kendi milletlerini yok eden ve asırlarca yüzbinlerce Türkün kanını akıtıp Türkistan'ı ve İslamiyeti talan eden zalim ve dinsiz Emevilerle, soyguncu ve müstebit Abbasilerin ve Peygamberin vefatından sonra onun çocuklarına ve ehli beytine muhalefet eden Halid bini Velid'e kadar neseplerini götürmekle bir şeref kazanacaklarını ummuşlardır.

Bu dağlı Türklerimiz, muhakkak ki Arap olmadıklarını ve Haltilerin de Halidi olmadığını bilmişlerdi. Yine onlar doğu illerinin Kürdüstan ve kendilerinin de Kürt olmadığını bilmişlerdir. Fakat bu iki lâkap ve ünvan, bu aşiretin ağa ve şeyhlerinin işlerine pek çok yaramış, onlara bağımsız beylikler verilmiş, aşiret eratı kendilerine kul gibi el pençe divân durmuş, onlar bu şahsi  şöhret ve menfaat mukabilinde bu yabancı duyguları seve, seve kabul etmişlerdir.

Bugün ortada güneş gibi gizlenmiyecek bir hakikat vardır. Bu gerçek görüş: Dağlı Türk kardeşlerimizin hiçbir aşiret veyahut ailesinin ne Halidi, ne Abbasi ve nede Emevi değil, Türk oğlu Türk olduklarıdır. Koskoca cihanı titreten Gök Hakan Türkün şanlı adı dururken, Türk halkının yabancı milletlerin büyüklerinin adlarından şeref ve paye beklemeleri bütün dünya huzurunda gülünç olur sanırım.



Kürtçe ve Zazaca

Bugün Babakürdilerle Kormanço şubeleri adını alan dağlı Türklerimizin konuştukları dile (kürtçe) Kormanci ve Zazaların konuştukları dile Zazaca denilmektedir. Konrmaci dili ilk önce Kurt-baba-Babakürdiler arasında konuşulmuş, Yavuz Sultan Selim tarafından doğuya kaldırılan Türk aşiretleri yani Kormanço şubesi bu dili Babakürdilerden öğrenmişlerdir.

Kormançi-kürtçe dili aslında tarihte var olan ve herhangi bir millete mahsus olan tarihi bir dil değildir. Yukarı bölümlerde anlattığımız gibi bu dil aslında Türkçeden ve sonrası birçok milletlerin dillerinden toplanmış özel bir lisandır. Dağlı Türklerimizin ecdatları olan Halti-Lohorto Türklerinin Asuriler çağında Türk dili ile konuştuklarını yirminci asrın bilginleri ispat etmişlerdir.

Halti-Lohordolar; milattan bir asır önce Ermenilerin idareleri altında sıkışmış Ermeni dilinden bazı kelimeler almış ve Ermenilerin çökmesinden sonra İranilerin idaresinde ve komşuluğunda kalarak, konuşması kolay olan Acem diline özenerek ve hattâ zorlanarak bu dili öz Türkçelerine pek fazla karıştırmışlardır. Bu şekilde kurulan Kormançi dili, Osmanlılar çağında Babakürdilerin özel lisanları kabul edilmiştir.

Acemler, Halti-Lohordo Türklerini İranileştirmeye çalıştıkları sırada Part Türklerinden olan Zaza-Dümbeli aşiretleri de İran toprağına gelip yerleşmişlerdi. Bu halk hem Acem, hem de Babakürdilerle kaynaşıp her iki dilden ve en çok farisiden aldıkları sayısız kelimelerle öz Türkçe dillerini doldurmuş ve bu suretle Zaza dilini vücude getirmişlerdi.

Zazalar; Arapların istilasından ötürü İran'ı terk edip doğunun sarp dağlarına gelip yerleştikten sonra, Türk kültüründen ve hatta bütün medeniyetten uzak kalan bu ıssız yerlerde kendi keyiflerine göre kelimelere ayrı mânalar vererek, ve  sert lehçeler icat ederek çoğu farisice olan Zaza dilini karmakarışık bir hale sokmuş ve her mıntıka halkı bu dili başka şekillerde konuşmaya başlamışlardır.

Zazalar Orarto'dan ayrılıp doğu illerimizin Morti, Çapakçür havalisinin sarp dağlarına gelip yerleşirken, Babakürdiler; Van ve Musul havalisinde Araplarla kaynaşıp İslam dini ve Arap dilinden aldığı yeni kelimeleri Kormanci diline dizmiş, bu dili; yukarıda yazdığımız şekilde Anadolu'dan gelen Türk aşiretlerine, yani Kormanço şubesine aşılamışlardır. Bu şubeye mensup aşiretler yakın çağda Anadolu'dan geldikleri için öz Türkçe dillerinin bir kısmını koruyabilmiş ve bu suretle Babakürdilerden daha açık bir Kormanci ile konuşmuşlardı. Kormanço şubesine mensup aşiretlerin bugün konuştukları Kormanci dilinin yüzde altmışı eski Asya ve İç Anadolu Türkçesidir. bu dilin yüzde kırkı Acem ve Arapçadır.

Babakürdilerin konuştukları Kormanci dilinin yüzde kırkı eski Asya Türkçesi, yüzde otuzu Farisice ve yüzde otuzu da Arapçadır. Yurdumuzun Van ili güney bölgesinde Hakkari, Şernak, Hizan, kısmen Bitlis ve Muş, Cizre, Garzan, Beşiri, Midyat, Şedmdinan, Van'ın hudut boyunda olan aşiretler tamamen bu dille konuşurlar, yukarıda dlarını yazdığımız bu aşiretlere Babakürdiler denir. Bu şubenin Irak ve Suriye hududuna olan aşiretleri ya tamamen Arapça veyahut yarısından fazlası Arapça olan Kormanci dili ile konuşurlar.

Van ilinin Muradiye, Patnos, Seray ilçelerinde Ağrı- Karaköse, Eleşkirt, Ercis, Malazgirt havalisinde Bulanık, Hınıs, Karlıova, Karayazı, Viranşehir, Urfa, Suruç bölgelerinde oturan ve Yavuz Sultan Selim tarafından buralara kaldırılan Türkmen aşiretlerinden olup, yukarıda yazdığımız gibi sonradan Kormanço adını alan aşiretlerde, yüzde altmışı Türkçe olan Kormançi dili ile konuşurlar. Bu şubenin de Suriye'ye yakın aşiretleri dillerini arapçadan doldurmuşlardır.

Zazacaya gelince: Bu dilin yüzde ellisi Acemce, yüzde kırkı, eski Türkçe, yüzde onu Arapçadır. Zazacada olan Acemce kelimelerin çoğu Türk heceleriyle karışıktır. Sason, motki kısmen Muş ve Bitlis dağlarında oturan aşiretler ile Lice, Farkın, Hazzo, Diyarbakır havalisinin sarp dağlarında Genç, Solhan, Çapakçür, Palo il ve ilçelerinin bütün köylerinde oturan Zazalar ve Ergani, Maden, Elâzığ, Mardin havalisinin birçok köyleri Zazaca konuşurlar.

Biz Kormançi ve Zaza dillerinin şimdiki durumunu yoklarken, bunlardaki eski Türkçe kelimelerin şiveye göre pek çok değiştirildiğini ve bu dillerin kökünden Türkçe olduklarını ve bazan bir kelimenin ilk hecesinin Türkçe ve son hecesinin Acemce veya Arapça olduğunu görüyoruz.

Mesela: eski Türkçede yiğit, Kormancida ağit, Zazacada igit -ve Türkçede köpek, Kormançide kücik, Zazacada kütik, - eski Türkçede od, Kormancide agir, Zazacada odır, - eski Türkçede eski bir hastalığın adı olan kuru-dert, Kormancide kurreder-kurredert, Zazacada kurredert-karnakısı, - türkçede bir illet anlamına gelen yanıkara, Kormancide anıkara, Zazacada ankara...gibi.

Türkçe kelimelere bağlanan Arabi ve Farisi hecelere gelince; Zazaca ve Kormancide sık sık konuşulan kuru - iftira, deştü - gedik, ardu - asman, gülü - çimen, espi - boz, sorgu - sual, tanazu - şepal, levendü - firar...gibi.

Daha başka meselâ : Türkçede ay, Kormancide hiy - meh, Zazacada ayma, asma, aşme şeklinde konuşulur.

Görülüyor ki aslında Türkçe olan bu kelimelerin hepsi de gelişigüzel bir konuşma şekliyle değiştirilmiştir. Yalnız eski Türkçede sonu R.T.P.K. gibi sert ve NA gibi yükseğe kaldırılmış harflerle biten kelimeler, hem Kormançi hem de Zazacada bir türlü değişmemiştir. Çor, kor, şor, tor, bor, çir, çeper, çığır, ayğır, zencir, çadır, bakır, nahır, ahır...gibi....sepet, şerbet, merek, tezek, kepek, petek, kelek, gerek, ördek, emek, insan, derman, duman, yaman, tufan, aslan, ceylan, can, zozan...gibi.

Kormançi ve Zaza dillerinde gösterdiğimiz bu Türkçe kelimelere benzer yüzlerce örnek gösterebiliriz. Bunlardan başka bu dillerde ev ve aile eşyası çift koşumu hayvanları ehlileştirme için kullanılan malzeme, kuşlar ve yabani hayvanların ve eski hastalık ve ilaçların, otların yüzde doksan adları Türkçedir. Bu dillerde en fazla zerdüşt dinini kutsal türelerinden olan Farisice kelimelerle ve daha sonradan Arapçadan alınan dini tâbirler vardır. Fakat bu dağlı Türkler bu kelimeleri de yine kendi şivelerine göre değiştirip konuşmuşlardır. Mesela; Farisice asuman, Kormançoda azman, Zazacada asmın, ve Arapçada ard - arz, Kormançoda erd, Zazacada hard, Arapçada ciran (komşu) Kormançoda cinar, Zazacada cirani, Farsice hüda, Kormancide hudi, Zazacada homa - hakko ... gibi.

Kürt dili bahsinde : M.Rıza, Benlik ve Dil Birliğimiz adlı eserinde : Kürt diye anılan bu dağlı Türklerin Zaza ve Kormanca diye ikiye ayrıldıklarını ve bu her iki dilde, ayrı ve çeşitli lehçelerin mevcut bulunduğunu, ve Kürtçenin başlı başına bir dil olmayıp, çeşitli dillerden yığılan bir dil yığını olduğunu, Rus ve Alman dillerince bastırılan lügat kitabında yazılı olan 8730 sözden 3080 kelimesinin eski Türk ve Türkmence ve geri kalanın Rabi ve Farisi dillerinden alındığını ve bu dağlı Türklerin dillerinin çok değişmesi dolayısiyle bu eski Asya Türkçesini bugün çok geç ve yanlış olarak konuştuklarını ve iklimin sertliği dolayısiyle bu halkın daima kelimeleri boğazlarından sert ve karışık çıkardıklarını ve misal olarak Kürtçenin "Kunt" dedikleri köy, adının aslının Kent olduğunu ve doktor Firiç ile Profesör Veber'in, "Kürt dili bir dil hamuru değil, bir söz yığınıdır." dediklerini ve Kürt dilinin hiçbir tarihi veya herhangi bir milletin bellibaşlı varlığını gösteren bir dil olamdığını ve bu dilin ancak bazı aşiret kavgaları öven destanlardan ibaret kaldığını, ve aslında Türkçe olan bu dilin, Acem komşuluğunda Fars dili ile dolduğunu ve hükümetin zoruyla yüz benzetişlerini ve dillerini fazlaca değiştirmek ve kendilerine Kürt demek zorunda kaldıklarını ve sornadan bu dilin Lohordo Türkleri (Kürtler) vasıtasiyle doğu ve orta Anadolu'daki yakın çağ Türk ve Türkmenleri (Kormançolar) arasında yayıldığını ve bugün bu Türklerden İran hududunda olanların fazlası Farisice ve Arap hududunda bulunanların Arapça konuştuklarını, uzun uzadıya anlatıyor.

Bugün yakından konuşup incelediğimiz Kormanci ve Zaza dilleri yukarıda açıkladığımız gibi, o kadar karışık ve anlaşılmaz bir hale gelmiştir ki, onu herhangi bir milletin dili olarak vasıflandırmakta büyük bir yanlışlık vardır. Bu dili konuşan Babakürdi ve Kormanço ve Zaza şubelerine mensup aşiretlerin her biri ayrı ayrı şivelerle konuşur, bunlardan pek çokları birbirlerinin konuşmalarını anlamakta büyük bir zorluk çekiyorlar. Her aşiret ve bölge bu dilleri çeşit çeşit şekillere sokmuşlar, bu karışık şekiller hiçbir suretle tesbit edilemez. Her boy ve oymak kendi keyfine göre konuşmuştur. Bazan bir aşiret ağasının kendisine has olarak çıkardığı edâlar ve gelişigüzel süslü kelimeler, aşiretin içinde halk dili makamına girmiş, bir hocanın konuştuğu yarım Arabi ibareli bir üslup derhal halk tarafından ezberlenmiş bu dillere karışmıştır.

Hattâ Cumhuriyet devrinde büyüklerimizin dile verdikleri önemin tesirleri, hemen bu dillerde kendini göstermiştir. Şimdi doğu illerimizin çoğu ve aydın aileler; aile ocaklarında öz Türkçe konuşmakta ve Büyük Dil Kurultayı'nın onardığı birçok Türkçe kelimeler Kormanço ve Zaza dillerine karışmış bulunmaktadır.

Hiçbir milleet bu dağlı Türk kardeşlerimiz kadar milli birliğin ana duygularından ayrılmak akibetine bu kadar uğramamıştır. Araplar; Arabice , Acemler; Farsice ve her millet kendi dilince konuşmakta iken, nasıl olur da, dünyanın en asil ve ulusoylu bir milleti olan Türk, yabancı dillerle konuşmaya tenezzül etmiştir. Bu acı ve ibret verici kusur, bugün düzeltmelidir. Buna milli bir gayret ve aşk ister. Bizi artık milli vicdan ve sağduğudan ayıracak hiçbir engel yoktur. Bütün dünyada herkes milliyetçidir. Biz bugün herkesten daha çok milliyetçi ve halkçıyız. Bu milli gayret ortada varken en iyisi bu dağlı Türk kardeşlerimiz kendilerinin ulusoylarına yakışmıyan ve bugün hiçbir kıymet ve mâna ifade etmeyen bu söz yığını dilleri söküp atmalıdırlar. Ben bunu bir ırkdaş ve yurttaş sıfatiyle, doğunun bütün genç ve asil Türk neslinden rica ederim.


                                              


                                                                                                                                                                                                                                                                            





(1) İdrisi-Bitlisi Halti-Lohorto Türklerinin kurt - baba şubesine mensuptur. Bu adam o çağda ilim tahsili için Bağdat'a gitmiş, oradan Şafii ve Nakşi tarikatını alıp doğu illerimize dönerken bu mezhep ve tarikatı bütün "Lohorto" kurt-baba şubesine mensup aşiretlere aşılayıp büyük bir manevi nüfuz kazanmış ve dolayısiyle o çağda doğuda esen Alevilik ve Şiiliğe karşı kıskanç bir hasım olarak harekete geçmiş, bu fikir uğrunda padişahla görüşerek kendisine bağlı olan bütün aşiret ağalarını padişaha götürüp hemen onların beyliklerini ve hem de Şiiliğe karşı koymalarını temin etmişti.